Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2014 Pazar

Mancini'nin Ayakkabıları



Samuel Eto'o, Anzhi'den 2 sene boyunca yıllık 60 milyon lira para kazandı. Chelsea'den yıllık 21 milyon lira kazanıyor. İtalya ve İspanya'da, bir futbolcunun kazanacağı bütün kupaları kazandı. 

Jose Mourinho, telefonla görüştüğü bir gazeteciye, "elimde hiç golcü yok" diyor. Ortaya yayılıyor.

Ardından, "Eto'o'nun gerçek yaşı 39" iddialarına, Mourinho; "bu doğru olabilir, haklısınız" diyor.

Eto'o, Tottenham Hotspur'a gol attıktan sonra, korner direğine gidip, eli belinde yaşlı adam taklidi yapıyor.

Mourinho, "aslına bakarsanız, çok da eğlendim, hiç bir tepkim olmayacak" diyor.

Eto'o, Galatasaray maçının 3.dakikasında, Arsenal maçının 5.dakikasında takımının ilk golünü atıyor.

Ne hocası, ne de Eto'o birbirlerine saha içerisinde küsmüyor, bozulmuyor. Çıkıp, oyunlarını oynuyorlar.

Selçuk İnan, Galatasaray'dan yıllık 10 milyon lira para kazanıyor.
Burak Yılmaz, Galatasaray'dan yıllık 10 milyon lira para kazanıyor.
Wesley Sneijder, Galatasaray'dan yıllık 12 milyon lira para kazanıyor.
Didier Drogba, Galatasaray'dan yıllık 15 milyon lira para kazanıyor.

4'ünün kazandıkları kupaların toplamı, neredeyse Eto'o'nun kupa sayısına denk geliyor. Bu 4'lü zorda kalmadıkça birbirlerine pas atmıyorlar. Birbirlerine trip atıyorlar. Aynı ortamda bulunmak dahi istemiyorlar. Aynı duran topa dahi gelmiyorlar. En ufak bir laf söylenince, sevgilisine trip yapan regl dönemindeki kızlar gibi tavır yapıyorlar.

Evet, Mancini'nin ayakkabıları yüzünden herşey. 

26 Ekim 2011 Çarşamba

Galatasaray 2 - 4 Gaziantepspor


Bunlar babadan oğula nesil heralde...

16 Ekim 2011 Pazar

Galatasaray 2 - 1 Bursaspor || Çok Güzel


Resimdeki isimden en sonda bahsedeceğim. Önce maç. Fatih Terim'in Galatasaray'a oynatmak istediği ve herkesin beklediği futbol nedir ? Arsenal finali öncesi söylediği gibi, "çıkıcaz ve bam bam bam ileri gideceğiz ve oynayacağız." Oynuyor mu Galatasaray? 45 ila 60 dakika oynuyor. Çünkü, bu kadara yetiyor gücü. Engin Baytar orta sahada var olduğu sürece diyelim aslında bu 45 - 60 dakika dediğimiz süreye. Engin çıktıktan sonrası da Galatasaray adına sadece maçı idare etmek olarak kalıyor.

Selçuk - Melo - Engin orta sahası defansif anlamda evet, gayet iyi. Özellikle Melo'nun oyunu rahatlatmak adına sahanın karambol olan alanına değil, boş olan alanına Galatasaray lehine toplar atması oyun açısından gayet olumlu. Defansta da Tomas Ujfalusi'nin varlığı önde Melo ile beraber geride bir rahatlık sağlıyor. Ama işte ama kısmı şu, hücumda Galatasaray aynı ölçüde yok. Top rakipteyken mükemmel derecede top etrafında çoğalan Galatasaray, top kendisindeyken rakip kalede çoğalamıyor. Orta saha yuvarlağı ile rakip ceza sahası ön çizgisi arasında 6-7 Galatasaraylı kalıyor. Ceza sahası içerisinde de, o da hemen bir adım içeride, Elmander var oluyor. Galatasaray hücumda daha doğrusu ceza sahası içerisinde çoğalma sıkıntısı yaşıyor. Bu felaket derecede bariz.

Atılan golleri hatırlatayım.

- Melo, Selçuk, Baros penaltı.

- Rajnoch kendi kalesine. Melo'nun Es-Es maçındaki 2.golü kornerin hemen ardından gelen bir top. Gökhan Zan duran top. Bunlar duran top.

- Melo'nun 35m'den attığı gol (Aslında bu da duran top sayılır). Elmander'in ceza sahası dışından şutu. Bunlar ceza sahası dışı.

- Kazım'ın kontraatak golü. Elmander'in ve Baros'un Bursaspor maçında attığı goller. Bu gollerde de Galatasaray'ın ceza sahası içerisinde gol vuruşu yapan adamından başka bir tane daha adam maalesef yok. Kazım'ın golünde zaten olmasa da olur. Malum kontraatak.

Hücumda çoğalamıyor. Neden ? Dikine ceza sahasına inen adamı yok. Alanını kapatmış ve yerleşmiş savunmanın arkasına geçecek adamı yok Galatasaray'ın. Bunu kim yapar mesela ? Ujfalusi sağ bekten yardıra yardıra gelir. Hakan Balta ise sadece bindirme yapsa kafi. Ara ara yapıyor da onda da ortaları şut gibi kesiyor Hakan. Riera. Çok zor. Kazım ve Sabri kanadından da bu daha olamadı.

İyi yönü ne peki ? Galatasaray 2 maçta yenik duruma düştü. 2 maçta rakipleri beraberliği yakaladı. 1 maçı 10 kişiyken beraberliğe çevirdi. 2 maçta da beraberlikten galibiyete geldi. Geri dönüş olarak mükemmel ama dönmeye gerek duymak kısmı can sıkıcı. Oturmaya çalışan bir takım diyelim.

Peki Markus sana soruyorum, sen Almanya'dan geliyorsun, Almanya'da da felaket yağmur olur, nasıl oluyor da orada zeminler pırıl pırıl da burada böyle, bir açıkla ya, farklı ne var ?

Ben açıklayayım, Markus'un memleketinde Belçika ile oynanan maç Esprit Stadion'da oynandı. Kimin kullandığı stat biliyor musunuz ? Bundesliga'da bile maç yapmıyor orijinal adı LTU, sponsor gelince adı Esprit olan stadyumu kullanan takım. Fortuna Düsseldorf. En son maçını bu statta 24 Eylül'de yapmış. Peki Almanya - Belçika maçından sonra ne zaman kullanacak ? 21 Ekim'de. Sen bir stadyumda 7 günde üç üst düzey maç oynatırsan, hele bunu hava şartları kötüleşirken yaparsan, ortaya Nisan ayında çamur deryasına dönen Ankara 19 Mayıs Stadyumu çıkartırsın.

Gelelim resime. Maç öncesi, tünelde Sabri'nin yanında bir adam duruyordu. Adı Murat Demirok. Koluna girmişti. Sabri ile konuşuyordu, Sabri de arkadaşlarıyla tanıştırıyor, bir şeyler anlatıyordu. Daha sonra Fatih Terim geldi. Sabri hocasını tanıttı. Eli ayağına dolaştı heyecandan. Normaldir, Terim ile karşılaşıp heyecanlanmamak mümkün mü ? Neyse Sabri'nin kolunda sahaya çıktı. Alkışlar, destekler. Ağzından 2 kelime döküldü. O kadar netti ki... "Çok Güzel" dedi sadece. Dahası bunu derken görmüyordu. Görme engelliydi. Altı nokta körler derneği İstanbul Şube Başkanıydı. Bizim hayranlık duyduğumuz, sevdiğimiz, bakmalara doyamadığımız stadı görmüyordu ama "Çok Güzel" olduğunu görüyordu aslında orada.

Şöyle de bir kampanyaya öncülük ediyor Murat Demirok. Girin, bakın, görün.

http://www.renklerherkesicindir.com/

Bu da Aslanlar da var tabii. Avrupa Şampiyonu, gururumuz olan Engelsiz Aslanlar;

http://www.galatasaray.org/basketbol/tekerleklisandalye/haber/11379.php

12 Haziran 2011 Pazar

Ersan Gülüm iyi ki gelmedi

-Galatasaray’ın yaptığı hiç etik değil.
-Adam Beşiktaşlı!
-Profesyonel olmak lazım.
-Adana Başkanı da piyasayı yükseltmeye çalışıyor!

Türkiye liginin çirkinleşmesiyle, futbolla ilgilenmeyi bıraktığım şu son aylarda, gözüme bazı “transferde etik hareket” görünmez başlıklı durumlar çarptı. Aziz Yıldırım Trabzonla rekabet ettikleri için bu takımdan transfer düşünmemiş, Ersan Gülüm esasen Beşiktaşlıymış da neden Galatasaray bunu bile bile adamı istiyormuş…

Beşiktaş’ta kiralıkken yaşadığı talihsizlik sakatlıktan sonra sezonu kapatan Ersan, bu sezon Galatasaray’ın da transfer listesine girdi. (Yani galiba.) Hatta malumunuz, kulüplerin anlaştığı haberleri de ortada dolanmaktaydı. Beşiktaş ve Adanaspor arasında yapılan sözleşmede her ne kadar Ersan’ın öncelikli satın alma opsiyonu Beşiktaş’ta olsa da, siyah-beyazlı arkadaşlar Ersan’ın Galatasaraylı olma ihtimalinden bir hayli korkmuştu.

Haklılar da. İkinci bir Mehmet Topuz vakasının yaşanması hayli abes olurdu. Fakat #dayanveefsaneolersan nedir? Galatasaray'a hakarettir. Adam sürgüne gitmiyor, silah zoruyla oynatılmayacak, parasını kazanmaya devam edecek. Belki gönlünün geçtiği takımda değil, ama o takıma bir adım daha yaklaşmış olarak.

Beşiktaşlı arkadaşların “efsane” mantığını tartışmak bana düşmez tabii. Sadece yarım dönem forma giyen bi’ adam, sırf Twitter’a Beşiktaş formalı bir fotoğrafını koydu diye birden, Metinler, Feyyazlar, Aliler, Mehmetler gibi efsane olmuş olabilir. Üstelik Adana başkanı da dahil herkes Galatasaray’dan resmi teklif gelmediğini açıklarken, yine Twitter’a “Sizin için direndim ve kazandım” yazıp taraftarın gözbebeği olmuş da olabilir. -Neye direndin, kime direndin, bu da ayrı bi' tartışma konusu.

Üstelik durum şu ki, Galatasaray kulübü Adana’ya resmi olarak bir teklif götürmedi, oyuncuyla görüşmedi. Beşiktaş’ın durumunun netleşmesini bekledi. Ünal Başkan kesinlikle fiyat yükseltmedi. (Adana’nın bu beklentisinin olmasına rağmen.)

Fakat ilginç bi’ şekilde, başta Ersan da olmak üzere herkes Galatasaray’ın her yerde ben Beşiktaşlıyım diyen bir futbolcuyu renklerine bağlayacağını düşündü. Ersan, yaklaşık 'on maç izleyebildiğimiz kadarıyla' iyi stoper, transfer zamanı geldi, Galatasaray'ın stoper (sanırım tek eksiğimiz stoperdi) eksiği olan bi' takım olduğu ortada. Hal böyle olunca transfer dedikodularının dönmesi normal. Sonuç olarak Ersan dört stoperi olan takıma gitmeyi tercih etti, çünkü o renklere bağlıydı, bu da tamam. Peki ama ortada fol yok yumurta yokken bu kadar piyasayı karıştırmak, taraftarları birbirine düşürmek ne kadar doğru, ya da taraftarın bu konudaki tavrı ne kadar akıllıca?

Ben kendi adıma ve çevremdeki insanlara bakarak şunu söyleyebilirim ki, birçok Galatasaraylı, Ersan'ın gönlünün Beşiktaş'ta olduğunu bildiği için Galatasaray'a gelmesini istemedi, siyah-beyazlı kulüp anlaşmanın yapılığı haberini duyurunca da iki taraf da mutlu oldu.

Demem o ki sevgili arkadaşlarım, fanatizm kimliğimizi bir kenara bırakıp sadece yaşananları görsek ve "Biz aldık işte adamı 'koyduk mu?'" tavrından hızla uzaklaşsak, süper ligimiz gelecek sene daha izlenir olabilir. Umarız Ersan da kendi takımında, Beşiktaş'ta mutlu ve başarılı olur, bize de sadece güzel futbolunu izlemek kalır. Ben de bir Galatasaraylı olarak "İyi ki bize gelmedi" diyip, derin bi' nefes alırım.

12 Ocak 2011 Çarşamba

"Seni yıkacak dozerin.."


Tribünlerdeki küfürden nefret ediyorum bu bi gerçek, ama söz konusu Ali Sami Yen olunca, Veda Gecesi'nde en çok haykırdığım tezahürat bu oldu sanırım.
Stada doğru son kez yola çıktığımızda, önce "sokak"ta zaman geçirelim dedik. Şelale'de takılır, Orjin Köfte'de bir şeyler yeriz, milletle muhabbet ederek içeriz. Öyle de oluyor zaten, başlangıçta beş kişiyken sayımız birden 15'e falan çıkıyor. "İşte bunu seviyorum" diye düşünüyorum sonra. Aramızdan kimse de hemen stada girmek istemiyor.Yolu bile yavaş yavaş yürüyoruz, tadını çıkara çıkara. "Son kez mi bu kapıdan geçiyoruz şimdi?" diyoruz sonra. Sonra ben stada dışarıdan bakıyorum: "çok büyük ama, nasıl yıkacaklar ki?"
Gösteri maçı bitince giriyoruz içeri. Adnan Polat ve Selahattin Beyazıt çıkıp bir şeyler anlatıyor ama duymuyorum bile. Keşke o yuhalamalar olmasaydı!
Sonrası havai fişekler, göğe balon uçurmalar.. Eğlenmeli miyiz ki, bilmiyoruz o anda. Cehennem'de izleyeceğimiz son maçı bekliyoruz sadece.
Aniden bi hareketlenme oluyor sonra yan tarafımızda. Bi bakıyoruz Haldun Üstünel! Kapalı üste gelmiş, taraftarlarının yanına. Sonra tezahüratlar başlıyor tabi "içimizden biri Haldun Üstünel" diye. Yanına gidiyoruz, kimseyi kırmıyor, fotoğrafımızı çekiyoruz biz de. "Siz gittiğinizden beri takımın haline bakın, lütfen dönün artık" sitemlerine, "farkındayım, takımı bir yerden başlayıp kurtarmak gerek ama zamanı değil şimdi" diyor gülümseyerek. Sonra tribünü dolaşmaya başlıyor..
İlk yarının ortalarında 1-0 geriye düşünce dünyanın belki de en gereksiz kaygısını yaşıyorum: "Sami Yen'e yenilgiyle mi veda edicez?" Sonra Gökhan Zan sakatlanıyor zaten, bütün stadla birlikte ben de "ufak" bir sinir krizi geçiyorum. Ama olmaz ki bu kadar da!
İlk yarıyı böyle bitirdikten sonra ikinci yarıya "Sami Yen için oyna" tezahüratıyla devam ediyoruz. Derken Kazım'ım mükemmel kafa pasıyla Servet'in rövaşatası geliyor! (Goldeki organizasyona geliniz) Çok samimi söylüyorum, "Servet atmasa iyiydi, hem de rövaşata olmasa daha da iyiydi" diye geçiyorum içimden. Bu golden yaklaşık on dakika sonra da Arda'nın golü geliyor. Dakika 83 olunca seviniyorum buradaki son golümüzü Kaptan'ımız Arda atıyor, ne anlamlı oldu diye ama ironiye gelin ki uzatmalarda Kazım da gol atıyor! -Olsun, bu da bize bi mesaj belki?
Neyse maç 3-1 bitiyor, işte şimdi birazcık da olsa layığıyla veda edebiliyoruz Sami Yen'e. Sonrasında da Ali Kırca'nın mektubu ve konuşması başlıyor: 
"Yen!" dedi, yendin yenilecek ne varsa, çünkü sen Ali Sami Yen'din...

5 Ocak 2011 Çarşamba

Kazım Galatasaray' da.


Volkan Yaman transferinden beri Gökhan Zan ile dozunu yükselten ve en son da Serdar Özkan' ın geldiği gün gerçekten çok kötü, çok feci bir şey yaptığımızın farkındaydım. Gerçekten çok kötü bir şey... Düşünün ki, hüviyetimiz hamaset içerisinde, kötü de olsa sürekli koşan bir Galatasaray' dı 10 yıllık külliyatımıza bakarsak. Daha da mühimi Galatasaray bir kimlikti, bir aşıydı; daha evvel başka bir aşı iziniz varsa zordu burda tutunmak...


Ama şimdi, Fenerbahçe' nin, Beşiktaş' ın yıllardır kronik sorunu olan, kağıt üzerinde potansiyelli oyuncuyu "boşta durmasın" gibisinden bir mentaliteyle ya da yetiştirememe yoksunluğundan ötürü almak...


Şöyle geriye dönün ve bakın, Galatasaray asla milyondolara Mehmet Topuz' u, parasız gelse dahi Ceyhun Eriş' i, Yusuf Şimşek' i ya da sırf bir sezon Anadolu' da iyi iş yaptı diye Uğur Boral, Veysel Cihan, Serkan Balcı yı; en kötüsü de, daha evvel büyük transferini yapıp fakat hiç mi hiç bekleneni oynamamış ama, sırf potansiyelli diye Ali Güneş' i, Burak Yılmaz' ı ya da (yine, nedense) Yusuf' u almamıştı...


Yine bu Galatasaray, yeri geldiğinde takımının orta sahasını gelecek vaad eden Mehmet Topal gibi, yine alt yapısından; kalibresiz, kötü ama en azından orta saha transferini gerektirmeyecek Mehmet Güven gibi ya da Aydın Yılmaz gibi; en olmadı ülkenin en fazla gelecek vaad "etmiş" sağ ve sol bekini yeri geldiğinde kadrosunda cüretkar bir tavırla yer verebildi... Hatta Alparslan, Barış veya Serkan Çalık transferleri dahi Galatasaray için farklı bir durum değildi. Genç oyuncuyu kendi kültürüyle geliştirip, Türk Futboluna katmak...


Ki bunları geçtim, yine bu zaman diliminde Galatasaray, yabancı transferindeki Inamoto'larını, Heinz' lerini, Lukunku'larını Kewell'lara Baros' lara, Ribery'lere döndürebilmişti...



Şimdi bakıyorumda, gün geçtikçe Galatasaray' dan kopuyoruz. Ve söylememe gerek dahi yok sanırım, en güzel örneği de Kolin Kazım'lı Serdar Özkan' lı kadromuzdur. Kim aldırıyor lan bunları?

4 Ocak 2011 Salı

Kazım Kazım? Galatasaray? Wtf?


Evet ben de bu bloga yazdığım ilk yazının çok eğlenceli olmasını dilerdim. Adnan amcalar sağolsun son zamanlarda hayatı oldukça zindan ettikleri gibi buna da el attılar.
Resmi açıklama da yapıldı ve Colin Kazım Richards Galatasaray'a transfer oldu. Hem de 3.5 yıl. Baya bildiğin 3.5 yıl yani. Gerçi şimdi Adnan Sezgin çıkıp, "Bakın biz bu sezon için 625.000 Euro'ya anlaştık, Fenerbahçe ona 1.5 Milyon Euro veriyodu, o yüzden kardayız yani" gibilerinden bir açıklama yapabilir, ben onu da bekliyorum şahsen.
Aslında Kazım'ı Fenerbahçe'ye ilk geldiği zamanlarda izlemeyi en çok seven insanların başında geliyorumdur heralde. Yetenekli bir oyuncu olduğu aşikar, fakat Misimovic'i ortada fol yok yumurta yokken disiplinsiz diye suçlayıp gönderen bir takım Kazım gibi sürekli komşularıyla kavga ettiği haberi çıkan, yedek kulübesinde sakız çiğneyip müzik dinleyen ve gece hayatına düşkün olduğu bilinen bir oyuncuyu ne yapacak, onu nasıl idare edecek? Sanırım Adnan amcalar yeni bir tez konusu vermek üzereler, tebrikler.
Neyse, umarım yanılırız, umarız Kazım sadece Fenerbahçe'deki ortamdan mutsuz olduğu için böyle arızadır vs. Umut dünyası, bedava nasıl olsa di mi?
P.s. Burdan diğer kulüplere de çağrı yapalım madem, sorunlu futbolcunuz, taraftarın gitmesini istediği, böyle yok yere para verdiğiniz futbolcunuz falan varsa gönderin bize, sizin değil bizim başımız ağrısın. Teşekkürler şimdiden.

28 Aralık 2010 Salı

Afiyet Olsun!





Daha yakın zamanda Beşiktaş - Bursa maçı öncesi yaşanan spor terörü(?) hakkında kısaca "eh, adamlar layığını buldu" demiş biri olarak (o yazı burada) şimdi "spor dostluk kardeşlik, niye böyle oluyor yea" demem oldukça saçma olurdu değil mi? Zaten ortada apayrı bir sıkıntı var. Yaşananlar, tribün raconunun bir parçası değil. Abuk subuk bir ortamın olağan sonuçlarından biridir.

İnsanları tahrik edip gaza getiren, insanları gazladıkça kazanç sağlayan yavşak medya; şimdilerde "sporda şiddet yasası çok önemli" diye yaygarayı koparsın. Her şeyin iki yasa madde ile çözüleceğine inansın. Zerre samimiyeti yok çoğunun. Kendileri böylesine bir boktan derbi geleneği yarattılar. Biz bu derbi overrated dediğimizde, "siz Beşiktaşlılar kıskanıyorsunuz" gibi gerzek bir argümanla gelen Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarına da güzel bir hediye olsun bakalım. Daha çok tüketmek adına yaratılan bu tuzağa düşen nefret dolmuş insanlar... Aynı şehrin takımları arasında elbet çekişme olacaktır. Daha çok kupa kazanan 2 takım, rekabetlerini daha önemli de görebilir. Ama aradaki tek farkın lacivert - kırmızı farkının olması komediyi açıklar.

Celtic ve Rangers. Katolik ve Protestan ayrımı var. Boca Juniors ve River Plate. Kökenleri, yaşam tarzları falan. Her şeyleri farklı. Ölümüne ayrımcılık var. Lazio ve Roma takımları. Biri faşist kökenli, öbürü demokrat geçiniyor. İdeolojik ayrım var. Milan - Inter, Steau - Dinamo... böyle gider.

Bizde ne var. Fenerbahçe - Galatasaray. Din, ideoloji, sosyal sınıf, zengin - fakir... Hiçbir fark yok. Ne var? Pompalanmış nefret. Ama sorsak dünyanın sayılı derbisi. Çok önemli kılıyor böylece. Gazla babam gazla.

Bazı duyumlar var. Fenerbahçeli bir topçu, Galatasaraylı bir topçuya "orospu çocuğu" demiş. Tribünde de genelde sporcuların aileleri olur alt kategorilerde. İşte orada annesi babası varmış çocuğun. Oradan kopmuş olaylar. Bu sefer bambaşka bir pencere açılıyor. 17 Yaş Altı kategorisinde bir sporcu hangi eğitimle rakibine bunu der, hadi onu geçtim. Rakibi ne yapar ki annesinin önünde ona bu lafı diyecek kadar nefret edebilir. Bu çocuklara, camiaları temsil ettikleri de öğretilmiyor mu arkadaş? Alayınızdan nefret ediyorum.

Bu boku siz yaratıp yıllarca kısık ateşte pişirdiniz, hadi afiyet olsun!

14 Aralık 2010 Salı

Ali Sami Yen'in Unutulmaz Günleri #2 || 100 Milyon Liralık Bilet


Sene 99. Lisede bile değilim. Ortaokul yılları. Galatasaray'lılık benim için Cine 5'te her hafta maçları izleyip, galibiyetlere sevinmek gibi bir rutine binmiş durumda. Ama Avrupa dersen, Hagi'nin Athletic Bilbao'ya attığı golden sonra amcamın koluna o sevinçle vurmam, Rosenborg maçında Arif'in golünden sonra elimdeki kalemi sevinçle duvara fırlatıp kırmam, Rapid Wien maçında Hagi'nin golüne tepki olarak sadece ayakta alkışlamam gibi şeyler. Daha eskisi olarak da Kubilay Türkyılmaz'ın Manchester United'a attığı gol gibi nerede ağları olan bir file görürsem o kısma kaymak gibi absürtlüklerim de vardır. Hoş, o zaman o maçın 3-2 bittiğini sanmıştım ama Hayro vardı kalede. O'nu sadece "kova Hayrettin, yapma Hayrettin" olarak tanıyordum. Her neyse. Rakip Milan'dı.

Bir maç önce oynadığımız Hertha deplasmanında durum 1-0 olunca, yine evimize döneceğimizi sanmıştık ama Hakan Şükür effect, pijamalı kaleci Kiraly ve efsanevi orta saha sayesinde "çok güzel, harika, şahane, süper" kelimeleri eşliğinde 4-1'i görmüş, üstüne Terim'in "Berlin'liler üzülmesinler, biz haftaya Milan'ı da yeneceğiz ve sizi gruplardan çıkartacağız" sözlerini duymuş birisi olarak "Milan'ı yenmek" gibi bir düşünceye bürünmüştük taraftarlar olarak. Her neyse, evdeki milletten dolayı bana maç izlemek için verilen televizyon sadece 37 ekran olunca, babaannem ve dedemin yanına çıkmıştım. 55 ekrandı o neticede. Onlar da benim yüzümden Galatasaray'lı idi. Hele babaannemin Galatasaray'lılığı Tanju, Simovic ve Denizli'ye kadar gider ki, efsanedir. Favori argümanı da; "Avrupa'ya ülkeyi biz tanıttık, Simovic elinde bayrağı ile dolanırken siz kapının önünde dolanamıyordunuz. Tanju altın ayakkabıyı Galatasaray ile aldı" gibi tarihi şeylerdir ve muhteşemdir. Dedemin de Mustafa Denizli'nin "Allahım sana şükürler olsun" cümlesini yaşsız gözlerle izlediğini ben görmedim.

Çıktım yanlarına. Galatasaray kadrosunu ezbere biliyorum. Milan desen, nereden bileyim George Weah'ı, Roberto Ayala'yı. Şimdi isimlerini rakip olarak yazarken bile aha 2 tane yedik diyorum ki daha Sheva, Gattuso, Albertini, Helveg gibileri de var. Neyse tribünler tıklım tıklımdı. Maç öncesi haberlerde şöyle bir cümle gelmişti muhabirden; "Ali Sami Yen'de maç biletleri için stat çevresinde 100 Milyon Lira bile verenler oldu". 11 sene önce 100 milyon lira ile bir ay ev geçindirenler vardı. Babaannemin "manyak mı bu adamlar o kadar para veriyorlar, bir de yenilirsek ne olacak" realizmini duysalardı evlerine dönerlerdi muhtemelen. Neyse ki ilk düdük geldi.

Sheva, 7 sene sonra Servet'i nasıl peşine takacağını cümle aleme gösterir gibi Ahmet Yıldırım'ı 10 metrede geçip, George Weah'a golü attırınca, yine aynı nakarat herhalde dedik sadece. Weah'ta forma altından forma çıkartmıştı nedensizce. Sonrasında da sessizliği bozan o gol geldi. Hasan hep sağ kanattan gölgesine çalım atardı, Okan hep pres yapardı ve Capone arka direkte hep boş kalırdı. Bu yazısız kural yine gerçekleşti. Spiker bile evet durum 1-0 demişti içinden. 1-1 girilen bir devre. 1 gol ve gerisi onu savunmak. Bu kadar. Olabilir miydi ? Galatasaray, bir yerlere devam edebilir miydi ? Giunti, düşünceleri bitirdi. 1-2 oldu. Ardından Terim, 5 dakikada 3 efsane değişikliğe imza attı. Hiç unutmam Popescu - Arif ve Hagi. Hagi'nin çıkmasına o kadar homurdandı ki taraftar, sanki o an bitmişti her şey. Ama hiç bir şey bitmemişti. Milan, savunmasını kurmuş, duvarını yapmıştı ama orada bir kadife ayak ve bir kule vardı. Ergün Penbe ve Hakan Şükür.

Ergün'den sonra Galatasaray'da kanattan muz orta kesen olmamıştı. Öncesinde de Cevad Başkan dışında da sanmıyorum birisi olsun. Her dakika binbir olasılık düşünüyordum sadece. Şimdi bir tane atsak, son dakikada bir tane daha 3-2. 80'de atsak, son dakika 3-2. Hep son dakika golünü aklımdan geçiriyordum da o ilk golü bulamıyordum işte. Ergün öyle bir orta kesmişti ki, o top Hakan Şükür'ün kafasına gidene kadar ne görse onu geçip o kafaya gidecekti. Öyle bir ortaydı işte. Hakan vurdu, Abbiati kımıldayamadı. O ilk gol gelmişti. Gerisi son gole. Ama nasıl. Yine bir orta. Hakan sıçradı. Çırpındı havada. Düştü. Bir düdük. Dedim ki attı diye kart. Çünkü, görmemiştim böyle bir penaltı Türkiye'de. Hem de böyle bir rakibe. Hakemin eli penaltıyı gösterdi. 17 Mayıs 2000 günü jöleli saçlarını geriye yatırmış olarak gördüğümüz o İspanyol hakem Lopez Nieto, penaltıyı çalmıştı. Hakan Şükür koştu ve bıraktı kendini sevinçten.



Aklımda tek şey vardı. Kaçırırız herhalde. Nedensizce kendimi olumsuza hazırladım sadece. Ümit geldi topa da. Hakan Şükür varken neden Ümit ? Bu niye vuruyor ? Kaleci kurtaracak vs. vs. Vurdu. Topun gol olduğunu, Suat'ın eşini neredeyse tribünden düşüreceğini ve oturduğum yerden sevindiğimi hatırlıyorum. Büyük bir şaşkınlık ile. Milan'ı yeniyorduk. 86.dakikada 2-1 yeniktik. Maç biterken 3-2 idi. Aradan 5 dakika geçmemişti. Tribündekiler de artık o kadar sinirleri boşalmış bir taraftar topluluğu olmuştu ki, o besteler felan gitmiş, bu skor yüzünden akla gelecek tek marş olan "re re re ra ra ra Galatasaray Galatasaray Cim Bom Bom"dan başka bir şey söylemiyorlardı. Evde benim bile golden sonra aklıma sadece bunu söylemek gelmişti. Son düdük geldi. Suat tribünde, biz koltuklarda, magandalar ellerinde silahlar ile galibiyete inanmaya çalışıyordu sadece. Babaanne realizmi ile farkına varmam kısa sürdü zaten.

"Verdikleri para boşa gitmedi en azından"

Ali Sami Yen, o gün tarihinde göreceği 2 Avrupa Kupası'ndan birisine giden yola tanıklık etmişti sadece. Dahası, 1 sene sonra o Milan, Galatasaray'ın şamaroğlanı haline gelecek, keşke hep Milan ile oynasak durumuna kadar gelecekti...

11 Aralık 2010 Cumartesi

Sonu Hep Acı Hüsran


Artemio Franchi Blog'dan, efsanenin son maçına bilet kazanıp, gittim. O stada gitmemin yegâne sebebi, Ali Sami Yen'de olmak'tı. Yoksa bu soğukta deli meli dürtmedi beni. Ama, hani bir ilişkide hep aynı şey olur ya; "bir insanı kaybetmek istiyorsanız, onu çok sevin" temelinde ilerler her şey, işte o durum bizimkisi. Bu soğukta futbolcuların kara kaşına kara gözünün hatrına gitmedik. Kimse de gitmemiştir zaten. Götümüz dondu. Ne için ? Ali Sami Yen'e veda edelim. O yüzden.

Maç ile ilgili 2-3 cümle yazacağım. Gerisi zaten eski yazılarda ne yazdıysam o.

Kalede Ufuk Ceylan yok. Boş. Aykut Erçetin'i bile arıyor takım. Antrenörü Nezihi. Galatasaray'a "kaleci" ünvanına sahip olup da gelen herkes kalede iyi iken, "bir şeyler olabilecek bir kaleci" ünvanı ile gelenler, mal mal gollerle yakıyor takımı. Nedeni bu antrenördür...

Barış Özbek, futbol zekâsı olmayan bir arkadaş. Ronaldo hareketi diye bir şey var bilirsiniz (ben öyle diyorum), gerçek Ronaldo'dan bahsediyorum tabii ki, bacakları topun etrafında çevirmek hareketi, işte bomboşken bu arkadaş bu hareketi yapıyor ve bu hareketi yapıcak diye beyefendi, pas atmakta gecikiyor ve rakip hamlesini yapıyor. Durum 2-0 iken "no look pass" atıyor. Ceza sahasına gelen ortaya topukla vurmaya gayret ediyor. Barış da bu !

Batdal, zaten santrafor değil.

Adnan Sezgin ve her şey bir ekibin işi diye ortalarda gezinen ve Galatasaray'ın helvasını yememize sebep olan ismi lazım değil kişilerin Galatasaray'ı düşürdüğü durum ise 6+2+2 kontenjanı için kadroda 3 yabancı.

Yenilmek mesele değil. Sevdiğimiz için hastalanmak pahasına bir şeyler yapıyoruz, sıkıntılar çekiyoruz, üşüyoruz, titriyoruz, üşümemek için çay satan adamların yanında duruyoruz ama böyle sevdiğimiz dönüp dolaşıp bizim ağzımıza ediyor. Sevgi bu mu bilemem. Belki de budur. Evet evet bu.

Son olarak; siz hiç bir stadın ağlamasını duydunuz mu ? O kırılan koltukların çıkarttığı sesler, o stadın ağlamasıydı. Duyana...

1- Galatasaray Kalesi
2- Bir Kere de Rakip Atsın İlk golü
3- Hagi ve Galatasaray

9 Aralık 2010 Perşembe

Birlikte Öğle Yemeği Yemek







Galatasaray Futbol Takımı'nın bu sabah gerçekleştirdiği antrenman sonrasında; teknik heyet, A takım oyuncuları, A2 takımı oyuncuları ve teknik heyetiyle düzenlenen barbekü partisine katıldılar ve birlikte öğle yemeği yediler.
Benim bildiğim kadarı ile birlikte yemek yemek demek, herkesin bir masada oturduğu, herkesin herkes ile sohbet ettiği bir ortam demektir. Böyle 2'şer 3'er 4'er kişilik masalar ile restaurant düzeni olmaz bir takımda. Birleştirirsin masaları, oturursun hep beraber. Koyarsın A2 takımının futbolcularını da Cana'nın, Kewell'ın, Baros'un, Neill'in hatta Hagi ve Tugay'ın masasına onlarla sohbet etmelerini sağlarsın. Onlar da eşşek değilse Premier Lig günlerinden bir şeyler anlatır, kendilerinden bir şeyler aktarır o çocuklara. Kaynaştırırsın, iyice tanıştırırsın. "Beyler, hadi öğle yemeğinde mangal var, alın kafanıza göre yiyin" demek değildir, birlikte öğle yemeği yemek.

Yerlilerle yabancıların da 2-3 senedir beraber yemek yerken görüntülenememesi konusundan, kaptanların yabancılarla muhabbet etmek için dahi olsa masalarda olmamasından bahsetmiyorum .

Birlikte öğle yemeği dedik madem, sıra bekleyen, futbolcuları ile aynı masada yemek yiyen, yemek isteyen adama da selamlar olsun...

4 Aralık 2010 Cumartesi

Kasımpaşa 0 - 3 Galatasaray || Aydın'ın Sol Ayağı, Barış'ın Sol Ayağı


Ligin dengeleri Bursaspor'un şampiyonluğu ve ligin yayın ihalesinin 4'e, 5'e katlanmasının ardından o kadar değişti ki, kimin ne olacağı artık tahmin edilemez boyutlara ulaştı. Ligde yer alan takımlardan 11-12 tanesi artık bir dengenin tarafı halinde. Bu 11-12'nin gerisinde kalan 6-7 takım da bu takımların altında ezilmek durumunda. Arada kalan ise ligin en kötü teknik direktörüne sahip Ankaragücü. İyi bir teknik adam ile çok daha tehlikeli olabilirler. Ezilenler de malum. Son 5 sıranın takımları. Kadroları, muhtemelen bu ligi idare eder mantığı ile kurulmuş ama hesapları uymamış takımlar. Bu takımlardan en barizi Kasımpaşa.

Galatasaray, Kasımpaşa ile ligin başında bu kadrolarla 100 maç yapsa, 298'ini de Galatasaray kazanır. Macera aramak isteyen Bungee-Jumping yapsın, diyeyim. Ama işte "ama"sı var. Her gün muz kabuğuna basarak düşen Temel gibi, 10 metre ilerde muz kabuğu görünce "ula yine kabuğa basıp düşeceğuz" durumu işlemiş artık takıma. Her neyse. Hagi artık Türkiye Kupası hedefi ile hareket etmeye karar vermiş. Çünkü, O'na 1 sene kredi verebilecek yegâne şey belki de bu. Yeni stat ile 1 kupa. Kafasındaki plan ise öncelikle 2.yarıda oynayacakları görmek, uzun vadede de gelecek sezon için isimlere bakmak. Uzun vade için, kupa malum şart. Neyse, maça gelelim.

Ezilen tanımını yaptığım bir rakibe karşı alınan bir galibiyetin içerisinde bulunan kadroda oynayan bir isim hakkında olumlu görüş bildirmek, biraz sakıncalı. Mesela Gökhan Zan'ın sağlam durması, Ayhan'ın orda burada olması gibi şeyler. Ama rakip çok kötü olunca, bir şey dememeli. Aydın'ın sol ayağı ise dikkatimi çekti. Aslında sol ayaklı da farkında mı değil bilemiyorum. Çünkü, solu ile kestiği nadir ortaların hepsi de asiste dönüşüveriyor. Sağı ise karşı karşıya kaldığında atamayacak durumda. Sağ demişken kalalım orada. Barış var. Beşiktaş maçında 10 m yakınında kimse yokken sol ayağı ile topu taca atmasını da geliştirip, altıpas çizgisinden bomboş durumda sol ayağı ile topu auta vurdu. Bir futbolcunun ters ayağını kullanmasına karşı değilim. Pozisyonu gereği kullansın. Ama boş iken, sadece yürümekte kullandığı ayağını kullanmasına ise deliriyorum. Çünkü kullanamıyor. Yeteneği yok. Üstüne de çalışmadığı bir ayağını kullanıyor. Yine bomboş iken. Hem de altıpas çizgisinin üzerinden.

Her neyse. Galatasaray, normal şartlar altında rahat kazanabileceği bir maçı, anormal şartların baskısı ile kazandı. Sonraki 2 rakip de dediğim ezilen takımlar olan Gençlerbirliği ve Konyaspor. 6 puan daha alınması normal olması gerekendir. Ama şartlar anormal malum.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Galatasaray Yönetimi Tarzı Kâr Etme Yöntemleri


Galatasaray, Elano Blumer'i yine mükemmel bir Adnan Sezgin yöneticiliği tarzı ile satınca, bu kez bize sadece örnek almak düştü. İşin aslında yatan sebeplerden önce bir kaç tane daha bu tarzdan kâr etme yöntemi sayayım da, siz de kâra geçin.

Mesela, Messi'yi alıyorsunuz, 5 senelik sözleşme yapıyorsunuz, senelik 13 milyondan. 1.senesinin sonunda da sözleşmesini iptal ediyorsunuz, cebinizde 52 milyon Euro kalıyor. Pardon. 52 milyon Euro + 12000 Dolar.

Kendimden örnek vereyim. Kavgalı, tartışmalı olduğum sevgilime Swatch yüzüklerden almayı planlıyorum. Ama durumumuz kötü olduğu için, 2 yüzük parası cebimde kalıyor. Muhteşem kâr ettim. Dahası, düğün, ev eşyası vs. vs. ooooo enfes kâr. Benim düşüncem değil, GS yönetiminin fikriyatı bu.

Fıkra ile örnek vereyim. Temel'in oğlu, Temel'in yanına gelmiş ve demiş ki, "baba bugün 2 lira kâr ettim, otobüse binmedim, okula kadar arkasından koştum". Temel de cevap vermiş; "oğlum, madem kâr edecektin, taksinin arkasından koşsaydın da 20 lira kâr etseydin".

Böyle onlarca örnek var. Kendinizden de yazabilirsiniz. Her neyse. Asıl mevzuu, Haldun Üstünel'in yapılandırması sonunda el birliği ile bitirildi. Haldun Üstünel'in düşüncesi neydi, biliyorsunuz. Ama yılların Galatasaray geleneğinin bir anda yıkılması, hele bu geleneğin Hakan Şükür gibi bir ismi silerek yıkılmaya başlanması, aslında durumu kötü temeller üzerine inşaa etti.

Lincoln, Meira, Dos Santos, Keita, Elano, Misimovic, Rijkaard-Neeskens vs. vs. hepsinin karşısına bir sürü eleştiri konuldu. Hepsinin eleştirilerine cevap vermesi gereken Galatasaray'lı basın mensuplarının temeli de Hıncal Uluç ve Hakan Ünsal temelli olunca, yangına körükle gidilmesi kaçınılmaz oldu. Bülent Korkmaz ve Hagi gelir gelmez de Hakan Ünsal temelli isimlerin sesi bir anda kesildi. Hıncal Uluç temeli hep konuşuyor zaten. Bu Hakan Ünsal temelli basın olayının düşüncesi belli aslında. Kendi kafa yapılarını görmek istiyorlar sadece.

Sürekli Hakan Ünsal demeyeyim. 2000 kadrosu diyelim. Anlaşılsın o topluluk. 2000 kadrosunun mentalitesi belli. Sabaha kadar koşan adamlar olacak, az para alacak, nereye koyarsan oynayacak ve ses etmeyecek vs. vs. Gelen yabancıların bittiği nokta burası zaten. Bu yüzden de takımın iskeleti Arda Turan temelli olup, Ayhan-Barış-Mustafa Sarp gibilerden oluşan birbiri arasında kalite farkı olmayan, düz adamlardan oluşan, ekstra yeteneklerden oluşmayan 9-10 kişi ve ses edilemeyecek bir tane üstün tek yetenek sistemine dönüyor. Döndürülüyor. Bunun üstüne de bu kadrolaşmayı yapan takım içi elemanlar belli olmasına rağmen, 2000 kadrosunun köşe yazarlığı sıfatına sahip isimleri tarafından eleştirilmiyor. Direkt olarak yönetim eleştiriliyor. Çünkü, bu isimleri eleştirmek demek, kendilerini eleştirmek demek. Kendi bindikleri dalı kesmek demek.

Kalli'nin 2007-2008 kadrosu, muhteşem bir toplama takım olmuştu Kalli sayesinde. Her birisi küme düşmeye aday veya küme düşen takımlardan gelmişti. Ama bu takımı bir araya getirip, bağlayan o bağlayıcılar, yine 2000 takımı ve bu takımın yeni versiyonları, yeni nesilleri olunca, sadece görünüşler değişmiş oldu. Kafa yapısı değişmedi. Değişemez de maalesef. 6 hafta kala hoca gönderecek kadar büyük bir güç olunca takımda, değiştiremezsin. Ya onlardansındır ya da düşmanısındır. O zaman da barınamazsın. "Sen az alıyorsun, o çok alıyor ama bunu yapmıyor, ilk tribüne o çağırılıyor" düşüncesi bir isme yerleştirilince, üstüne "senin ondan bir farkın yok, hatta artı yönlerin var" cümleleri kurulunca ve bu cümleler de sağa sola yazılıp, sen-ben-o gibi sokakta yürüyen adamın kafasına yerleştirilince, yapacak bir şey kalmıyor. Hedef belirlenmiş oluyor. Gerisi ise basının magazinine kalıyor. Yok kulübeye değil, soyunma odasına gitmiş, yok kulübeden çıkmamış vs. vs.

Özetle; Elano, daha önce yenilen bir sürü isim gibi yenildi sadece. Baros'a gelecek sıra. Oynamıyor, diyerek. "Biraz da fedakarlık yapsın" cümlesini uyguladığı için oynayamıyor bu sefer de. Ama mesele oynamaması bu küçük 2000 takımı için. Kewell'a gelecek. Formu yok diyerek. Neill'a gelecek. Yaşı fazla denecek. Sözleşmesi yenilenmeyecek. Cana'ya gelecek. Gelecek de gelecek. Gelmesi gerekenlere gelemeyecek. Çünkü, onlar sadece 1 futbolcu değil. Görünüşte tek kişi gibi görünebilir ama bu 2000 takımının bir parçası artık. Bunlardan birisini göndermek demek, bu 2000 takımına ateş etmek demek. Bir dalını keserek, ağacı yok edemezsiniz. Gövdesini de kesseniz, yine kökleri bir yerlere ulaşmıştır o ağacın. O kökü kazıyabilecek isim de Galatasaray Camiasının herhangi bir yerinde yok ! Bir Aziz Yıldırım olmalı yani. Takımın içerisinde takım kurdurtmayacak. Dahası, dışarıda da kurdurtmayacak. Gerektiğinde, istediğin yere gidebilirsin dedikten sonra, kapıyı gösterecek ve formayı daha yukarıda tutacak bir isim anlayacağınız. Kulüp 1 günlüğüne kaybetse de 1 ay sonra kazanan olmalı yani. Ama, bu Galatasaray için imkânsız. Çünkü, 2000 takımı, unutuluncaya kadar Uefa Kupası ve Süper Kupa sahibi takım olacağı ve erişilemeyecek bir takım olacağı için, dokunulamayacak. Ta ki, bir başka kupaya kadar.

Özetin özeti; yüzük alıp, zarar etmek, borca girmek istiyorum. 1 günlük veya 1 aylık zararın, 1 ömürlük mutluluğun yanında lafı bile olmaz.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Bir Kere de Rakip Atsın İlk Golü


1.hafta. Rakip Sivasspor. Hakem ikili mücadelede Lucas Neill ve Galatasaray aleyhine faul çalıyor. Duran toptan, top ağlarda. Lucas'a müdahaleyi yapan, ayağını takan Mehmet Yıldız, faulü alan da Mehmet Yıldız. Tabii "topa çıkmaya inanmıyorum ama bir top var" prensibini benimsemiş Aykut da var.

2.hafta. Rakip Bursaspor. Ufuk Ceylan, Lucas Neill'in önüne gelen topa atlıyor. Top ikisinin arasından Ergiç'in önüne düşüyor. Ergiç atıyor.

3.hafta. Rakip Es-Es. Auta giden topa Ufuk öyle bir uçuyor ki, yılların asisti oluyor. Ufuk'un Aykut'tan farkı, toplara çıkması. Lâkin, yanlış çıkıyor arkadaş.

7.hafta. Rakip Karabükspor. Gerizekalı bir hakem, göz göre göre Lucas'ın müdahalesi ile yön değiştiren topa rağmen penaltıyı çalıyor.

8.hafta. Rakip Ankaragücü. Hareketli topla serbest vuruş kullanılabileceğini de öğreniyoruz. Hoş, bu maçta bazı arkadaşların muhteşem ikramları da unutulmamalı.

10.hafta. Rakip Antalyaspor. Ufuk Ceylan, kalede kolbastı oynamaya karar veriyor. Çık, dön derken hayırlı işler.

11.hafta. Rakip Trabzonspor. Servet ve efsanevi vücut koyma sahnelerinden birisi daha.

12.hafta. Rakip Manisaspor. Servet bu kez Makukula yanında refakatçi.

14.hafta. Rakip Beşiktaş. Bıraksanız auta çıkacak olan Holosko'ya arkadan tarihin en gerizekalı müdahalesini yapan Ali Turan, bu kez ilk golü ikram ediyor.

OFK Belgrad maçlarında Aykut Erçetin'in yediği muhteşem goller, Lviv maçlarında "Kent var Marlboro var" diye gezinen Hakan Balta'nın asistleri, Ufuk Ceylan'ın kalesine gelen her topa gel geç demesi vs. vs.

Galatasaray, ilk golü yediği her maçta puan kaybetti. Hatta her maçı kaybetti. Aslında rakibin gol atmasına gerek kalmıyor. Galatasaray, zaten ikramı yapıyor. Sonra çevir çevirebilirsen Mustafa ile Ayhan ile Batdal ile... Sağ ayağını bile doğru dürüst kullanamayan Barış'ın 75.dakikada sol ayağı ile pas vermeye çalışırken topu taca attığı, Ayhan'ın tacı bile auta attığı, Balta'nın hızlı kullanacağım diye auta yolladığı topları gördükçe, kendi sahasında iyi alan savunması yapabilen her takım elbet Galatasaray'a karşı gol bulacaktır. Çünkü, Galatasaray ikramı yapacaktır.

21 Kasım 2010 Pazar

Kayserispor 0 - 0 Galatasaray


Galatasaray'ın galibiyeti kaçırdığı bir maç diyebilir miyiz? Evet. Kayserispor'un galibiyeti kaçırdığı bir maç diyebilir miyiz? Evet. Olayın ve güzel bir maçın özeti bu aslında.

Kayserispor'un karşı karşıya kaldığı ve atamadığı pozisyon dışında kaleye isabetli şutu yok. İlk yarıda da bir duran topları var ki, bu onların en büyük silahı idi, Ufuk'un ellerine geldi. Ama maçı 2 veya 3 farkla kazanabilir dememize karşı bir durum da yok. Kazanabilirlerdi. Son vuruşlarda çok etkisiz ve beceriksiz kaldılar. Duran toplarda da etkisizlerdi. Çok kötü kullandılar. Selim Teber'in Elano ile didişmesinden dolayı düşen konsantrasyonunu bağlayabiliriz buna.

Galatasaray ise beklenilenden çok pozisyona girdi. Normaldir. Anormal olan atamaması idi. Galatasaray, santraforsuz. Baros'suz. Üstüne Kewell'ın %25'i var sahada. Bu yüzden Elano'nun tek başına götürdüğü ve Pino'nun "gördüğüm yerden vururum"una dayalı oyun ile hücum aksiyonlarında yeterli son vuruş becerisi elde edemiyorsun. Bunda her sene "yedekte kimi bekletsek bozulmaz"dan, "kimi santrafor yapacağız"a dönmenin de büyük payı var. Santraforsuz da bu kadar oluyor işte. Galatasaray'ın kanat bekleri ise son 15 dakika alarm verdi. Ali Turan'ın artık maç kondüsyonu yakalamış olması ve bir bekten ziyade stoper gibi çıkmadan oynaması, idare etmesini sağladıysa da Hakan Balta'nın kanadı Allah'a emanet. Oradan gelmeyi düşünseydi Kayserispor, elbet o gol şansını yakalardı. Olmadı.

Anlayacağınız her 2 tarafın kazanabileceği, kaybetse üzüleceği bir maç idi. Elano'nun gözünün önünde yere indirilmesini vermeyen hakem de, bambaşkadır.

kişisel not: 2 hafta yokum. Mezun olmak için, alttan kalan 2-3 dersin vizesine asılmalıyım. Belki arada derbiyi yazarım. Neden Hıncal Uluç gibi "Abbas" moduna girdiysem, anlamadım...

20 Kasım 2010 Cumartesi

Merhaba, Biz Galatasaray'ın Yeni Sezon Transferleri


Öncelikle, bu fotoğraftan başlayalım. Bizim bir arada olduğumuz tek fotoğraf bu Galatasaray'a imza attığımızdan beri. Daha sonra yemek yerken bile bir araya gelemedik beşimiz. Ortak özelliğimiz ise 5 kuruş para verilmeden getirilmiş olmamız. Bunu da sağlayan kulübün maaşlı çalışanı Adnan Sezgin abi. Sağolsun. Yabancı transferde de son saate kadar çalıştı. Tabii son gün son saatten önceki güne kadar ne yapıyordu bilmiyoruz. Neyse, kısaca kendimizi tanıtalım. Fotoğrafa göre sağdan sola.

Merhaba, ben Çağlar Birinci. Çağlar Birinci takas şenlikleri kapsamında Galatasaray'a geldim. Karşılığımda bütün alt yapıyı verdiler. Ben de bana verilen güveni boşa çıkartmayıp Lig Tv'ye muhteşem açıklamalar yaptım. "Kemal Kılıçdaroğlu'nun yerine solun ilacı ben olacağım"a kadar götürdüm işi. Antremanlarda da takılıyorum işte.

Merhaba, ben Ali Turan. Galatasaray için 2.devre tek dakika top oynamadım. Ama Galatasaray'a karşı olmak üzere topu topu 2-3 maçta sağ bek oynadığım için, sağ bek mevkiini bana verdiler. Ben de yapamadım haliyle. Stoper olarak da pek forma şansı bulamadım. Kısmet.

Merhaba, ben Mehmet Batdal. Boyum 1.95. Pivot santrafor kimliğim gereği sineğe bile kafa attığımı sanıyorsanız, yanıldınız. Dahası, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın ötesinde, bu fikirle yorum yapıyorsunuz. Kafa golü atmam. Atarım ama az atarım. Sıçramak gibi bir hobim yok. Ayağımı daha iyi kullandığımdan, kafa ile çıkılacak topa ayakla çıkarım. Sıçramam.

Merhaba, ben Serdar Özkan. Galatasaray ile ligde tek maçta forma giyemedim. PFDK tarafından 4 maç ceza aldım ama. Üstüne üstlük menajerlik yapıyorum. Futbolculuk kısmını geçip, direk menajerlikte de parayı kırıyorum. Galatasaray benle anlaşırken, menajere verdiği para da doğal olarak bana geldi. Hobilerim arasında, beyaz atletimle puro içerken kız kesmek, Arda'ya çalım atmayı öğretmek, maça çıkmadan para ve ceza almak var.

Merhaba. Ben kendimi tanıtmıyorum. Beni yolda görseniz tanımazsınız. Florya'da bile, üzerimde takım eşofmanları olmadan görseniz tanımayabilirsiniz. Beni, kim niye aldı bilmiyorum. Mustafa Abi'den bir şeyler kapmaya gayret edeceğim artık. Öncelikle, topa vuramamayı öğreniyorum. Daha sonra toptan uzak kalarak defans yapmayı, hücumda her pozisyonun içerisinde yer almayı, ceza sahasının dışından vurduğum her topu direğin 20m uzağına yollamaya çalışıyorum. Yaşım müsait. Yapabilirim.

İşte böyle. Adnan Sezgin sağolsun, aç kalmadık. Florya da güzel yer. Yalnız çok uçak geçiyor. Bir de sokakların ismi hep çiçek ismi. Florya olmasından malum. Metin Oktay heykeli var. Jupp Derwall antreman sahası var. Var da var. Ohh. Aşçımız da güzel yemek yapıyor. Hayat bize güzel. Sağol Adnan abi.

18 Kasım 2010 Perşembe

Suçlu & Suçsuz


Lincoln; disiplinsiz, 4. kaptan olmayı bile haketmiyor. Canı isteyince oynuyor. SUÇLU !
De Sanctis; Kaleci felan değil. Önünde Kewell oynamış felan, geçiniz. SUÇLU !
Kewell; Canı isteyince oynuyor. Hem hasta da zaten. Dopingçi. SUÇLU !
Baros; Fedakarlık yapamıyor. Sakat sakat oynamadı, ameliyat oldu. SUÇLU !
Gio Dos Santos; 2.ligden geldi. Eski havası yok. Paraya yazık. SUÇLU !
Keita; Karaktersiz. Terbiyesiz. İlk maçında ölümden dönmüş ama kime ne. SUÇLU !
Jo; Disko kralı. SUÇLU !
Elano; Oynamıyor. Canı isteyince oynuyor. Torpille Brezilya'da oynuyor. SUÇLU !
Misimovic; Disiplinsiz. Önünde santrafor yok. Sol açık oynuyor ama kime ne. SUÇLU !
Neill; Bundan 30 tane bulurum. Yüce Milli Takım'ın stoperleri varken ne hacet. SUÇLU !
Cana; Bundan da 40 tane bulurum. Hem hangi takımda oynamış Güntekin ? SUÇLU !
Insua; Bundan bulmayanı dövüyorlar. SUÇLU !
Haldun Üstünel; Bu adamları o getirdi. SUÇLU KERE SUÇLU !
Michael Skibbe; Hoca, futbolcu arkadaş olur mu hiç. Kamp da yaptırmıyor. Lincoln ile de kanka. SUÇLU !
Frank Rijkaard; Haşa. Futbolcularımız kalitesiz olur mu? Onun kazandıklarını ben her akşam Ps3 ve PC'imde kazanıyorum. Hem orada da tekniği 20 adamları alıyorum ben. SUÇLU !

Hocasına, "beni oynatmaması daha iyi, daha rakat kulüp bulurum" diyen,
Ligde tek maç oynamadan, sahaya adımını atmadan, 4 maç ceza alabilen,
Ligde 150 dakika bile görmeden, sürekli sakatlanabilen,
Yenildikten sonra, "dışarda taraftar var mı?" diyebildiği halde kaptanlık bandını taşıyan,
1.5 senede daha doğru düzgün pas vermeyi bilmemesine rağmen "hırs abidesi" olan,
Geldikten sonra 1 haftada Lincoln'ü ve Kalli'yi itin götüne sokup, bu "hırs abidesi"ni takıma kazandıran, Hamburg faciasının mimarı olan,
"Transferler ekip işidir, Haldun Bey bu işleri tek yapmıyor" dedikten sonra Haldun Üstünel'in kuyusunu kazıp gönderenlerden birisi olan, daha dün de "Şirket Birleşmesini ben tek başına yaptım" diyen,
Galatasaray'da Futbol Şube Sorumlusu olarak görev yaptığı sürede 5 ayda 1 hoca ortalaması ile çalışan, "kulübün maaşlı personeli" olan zat-ı muhterem,

SUÇSUZ.

Söylesene hâkim bey. Şimdi "suç kimde ?"

14 Kasım 2010 Pazar

Galatasaray 0 - 2 Manisaspor || O Maçı Satanın ...


Bir efsanenin son anlarında, yanında bulunmak için Ali Sami Yen'de olmaya gayret ediyorum. Ostoros sağolsun 2'dir bu imkanı da buluyorum. 3 maç sonra bitecek gidecek. 1.köprüden çıkarken, 1.köprüye giderken yolun kenarında duran o yapının ömrü sadece 3 maç işte. Aslında Galatasaray kazansaydı bunu yazacaktım ama yazılması gereken şeyler var.

Hagi'nin Galatasaray'da hoca olarak çıktığı 2004-2005 sezonunda ilk golü yediği 10 maç var. Bu 10 maçtan ligin başında karşılaştığı 2 rakibe karşı maçı çevirmiş Galatasaray. Diğeri de Akçaabat Sebat. Onlarda da Hakan Şükür sağolsun. Gollerin en az bir tanesinin altında imzası var. Yani; sıkışınca şişir, Hakan Şükür olayı. O maçlarda da maçları, "şimdi çevirebilir" denilebilecek, rakibin golünden hemen sonra ve devreden sonraki ilk 10 dakika periyotlarında bulmuştu Galatasaray. Geri kalan 7 maçta Galatasaray'ın galibiyeti yok. Galatasaray'ın o sezon 10 maçta puan kaybettiğini düşünürsek, Galatasaray'ın Hagi sisteminde ilk golü yedikten sonra maçı çevirmesi çok zor. İlk golü attığı sadece 1 maçı kaybetti Galatasaray, o sene. 2 maç da 0-0.

Şimdi, bu rakamsal analizden varmak istediğim yer şu. Galatasaray, 2 maçtır Servet Çetin'in hataları ile geri düşüyor. Geri dönemiyor. Zaten dönmesine sebep olacak santraforu da yok. Manisaspor, Antalyaspor, Trabzonspor, Fenerbahçe 4'lüsünün hücum hattının yedekleri, hatta kadroya giremeyenleri bile Galatasaray'ın şu halinin içerisinde ilk 11'e girer. Kadroya değil. İlk 11'e girer. Galatasaray'ın santrafor kimliği olan ismi Mehmet Batdal'ın da boyuna göre farklı bir santrafor olduğunu söylemiştim. Kafası ile topa vurmuyor. Al-ver tarzı bir adam. Her neyse, zaten alan savunmasını iyi yapıp, yerleşen Manisaspor'a karşı, hücumu zayıf bir takım olan Galatasaray'ın golü yedikten sonra dönmesi belki bir gaz ile 45-60 arası olabilirdi. Olmadı.

Şimdi bu saha içi durumların dışında saha dışı durum da var. Galatasaray'da kaptanlık pazubandının sahibi 3 isim, Galatasaray otobüsünün en arka sırasındaki 4 koltuğun 3'üne sahip. Bana bu garip geliyor. Kaptan dediğin adam, önde ya da ne bileyim gelen yabancılarla oturur, muhabbet eder. En azından 3'ü birden arkayı kapatmaz.

"Sizi buraya getiren yeteneğinizdir, kalmanızı sağlayacak ise karakteriniz" diye bir cümle vardır Florya'da. Serdar Özkan gibi bir kişiliğin hala Florya'da olması, korkunç.

Lorik Cana, "Galatasaray Ruhu" diye adlandırılan o laf-ı güzaf'a değer katan nadir isimlerden. Anlayamıyor tabii ki etrafındaki durumu. 70'de bütün stad O'na bağırdı, alkışladı. Penaltı yaptırdı. Buna rağmen herkes O'na bağırdı, alkışladı. Oyundan çıktı herkes alkışladı. Orta sahada kayarak mükemmel müdahaleler yaptı. Muhtemelen, 15'e yakın top çalmıştır ki, Manisaspor'un bu kaptırdıkları daha doğrusu Cana'nın çaldıkları dışında Galatasaray kalesine geldiği atak sayısı da 2'dir. İlk atak Murat Erdoğan'ın Ayhan'ı çalımlaması ile gelmiştir.

Servet Çetin, yalvarıyorum defol git.

Emre Çolak, seni havalandıran, 90.dakikada daha kaleye bile yetiştiremeyeceğin mesafeden şut atmanı sağlayan şey ne ise onu da bir yere bırak.

Harry Kewell, artık çok güçsüz. Muhtemelen son senesi olur.

Maç öncesi ısınmalarda da enteresan bir durum vardı. Kanatlardan yapılan ortalara ceza sahasında kafa vurma çalışılıyordu. Soldan Insua ve Kewell kesiyordu doğal olarak. Sağdan da ortalayanlardan birisi Elano idi. Ceza sahasında da Sabri vardı. Evet Sabri. 2.ortacı ise Ali Turan da değildi. Tugay Kerimoğlu idi. Şüphesiz ki, burada görmek isteyenler için bir olay vardır.

Neticesinde taraftar 80.dakikada "o maçı satanın anasını ..." diye sövdü bir ara Ankaragücü maçına ithafen. Taraftar cezayı bugün farklı kesti. O gün Rijkaard yüzündendi. Bu gün Rijkaard sadece bir rol sahibi. Baş rolün yakınında bile değil. Ayhan ve Servet'e yapılan aleyhte tezahüratların ardından da Kral Hakan Şükür diye bağırmak da ironik geldi bana. Abdul Kadir Keita'ya yapılan tezahüratlara ve ardından yapılması gereken I Love You Hagi'ye kadar kalabildim.

Sonrasında ne olur ? Kayseri deplasmanı var. Hagi alan savunmasını kurar yine. Kayseri'nin hatasını bekler. İçeride Beşiktaş maçının skoruna göre devre sonuna kadar gidilir. Beşiktaş'tan sonraki maçlar 3'er puanlarla kapatılır. Yeni stat, yeni heyecan derken, her şey idare edilir. Türkiye Kupası alınır. Ardından Fenerbahçe şu kadar sene alamadı ehehehehe denir. Mr.Delnan Polat, tek rakibine geçilmediğini böylece gösterir. Lig mi ? Fenerbahçe şampiyon olmasın da, kim olursa olsun... Benim cümlelerim değil. Yönetim stratejisi ;)

7 Kasım 2010 Pazar

Trabzonspor 2 - 0 Galatasaray || "Servet"inden Dağıtmak


Hagi'nin bir oyun planı var. Evinde oynayan her takımın, gerçekçi düşündüğünde, en kötü ilk 4 hedefi bulunan bir takımın nefret edeceği bir sistem. Oyunu kanattan, göbekten delmeniz çok zor. Bir Mamadou Niang'ınız veya Ricardo Quaresma'nız yoksa, normal şartlar altında, bu savunmayı delmeniz oyunun içerisinde mümkün değil. Ama normal şartlar altında olmayan ve anormal şartları yaratan bir adam olunca da Hagi'nin bu sistemi ile bu maçları gol yedikten sonra kazanması mümkün değil... Hatta im-kan-sız !

Bütün maç 75.dakikaya kadar Galatasaray'ın yönetiminde geçiyordu. Geride beklediğinde top Galatasaray'ın sahasında, hücuma çıktığında Trabzonspor'un sahasında. Tabii atakları da bu alan savunması yüzünden etkili olamıyordu pek. Ama Hagi ne bekliyorsa maç öncesinde, sahada o oluyordu. Şenol Güneş ve ekibinin ise hiç bir beklentisi olmuyordu. Surat ifadelerinden de anlamak hiç zor değildi aslında...

Uzun lafın kısası şu; Hagi, oyununu gol yememek üzerine kurup, sabırlı bir şekilde bulacağı tek gol ile maçı bitirmeyi bekliyordu. Atmasa da yemeyecekti. Kullandığı bir sürü duran topu da rakibin kafasına yollayınca, ancak 80 veya 85'ten sonra iyice ileri çıkan ve kopan Trabzonspor'un arkasında kontralar ile gol arayacaktı Fenerbahçe maçı gibi ama olmadı. O-la-ma-dı. Servet sağolsun.


Giray Kaçar
'ın maçta en az 5 kere karşılaştığı durumda oldukça rahat olmasına ve savunmadaki arkadaşına dönebilecek olmasına rağmen topu taca atmasının karşılığında Servet, topu rakibe ikram edince 1 sene önceki Emre Güngör gibi maçı verdi. Verdiği sadece maç olsa ona da eyvallah.

Neticede Galatasaray, Fenerbahçe ile başlayıp Beşiktaş maçı ile biten bu 6 maçlık ölüm serisinde ilk kaybını verdi. Daha
Kayserispor - Manisaspor ve Beşiktaş maçları var. Averaj -1. Sıra 9. Servet efendi, cebinden verir gibi ikramları yaptıkça, zor dostum zor...

not: kafa mafa kalmadı. 2-0 biten maçı 1-0 yazdım. kusura bakmayın.

31 Ekim 2010 Pazar

Galatasaray - Antalyaspor || İdare Etme Maçları




Ostoros sağolsun, piyango gibi bir şekilde Galatasaray - Antalyaspor maçına gitme imkanı buldum. Gitmişken, stadyum atmosferi, Store çadırı ve bir sürü diğer şeyleri inceleyeyim dedim. İyi de oldu aslında.

Store'dan başlamak gerekirse, gelen taraftarın büyük yoğunluğu, havanın da etkisi ile atkılara sarıldı. Her gelen bir atkı aldı neredeyse. Sarı ve kırmızı renklerin dışında bu sene kullanılan "mercan" renginin hakim olduğu atkı modelleri güzeldi. Ama en çok beğendiğim, gri ve siyah renklerin kullanıldığı bir atkı idi. Store'larda satılan ürünlerin, gündelik hayatta kullanışlı olması ne kadar fazla olursa benim gözümde o kadar güzel üründür. Üzerinde kocaman kocaman sloganların olduğu t-shirtler, sweatshirt'ler, kapşonlu sweat'lerin ne kadar kötü bir düşünce ürünü ile yapıldığını anlayamıyorum.

Neyse maça geleyim. Sahaya zemine bakmak için adımını attığı andan, çıkana kadar en çok baskı altında olan adam Ömer idi. Herkes istisnasız, bireysel ve toplu olarak Ömer'in dikkatini dağıtmak için elinden geleni yaptı. Maç öncesinde de Servet'i çağıranları gördüğümde içimden bir parça koptu gitti. Bağırmadım. Golünde bile sevinmedim. Taraftarın, üzerinde siviller ile Harry Kewell'ı gördüğünde birden ayağa kalkıp bağırmaya başlaması ise harikaydı. Neyse maça gelelim artık. Gelemiyorum bir türlü...

Hagi, derbinin iyi oynayan takımının düzenini bozmak istemedi. Bu yüzden de Elano ve Ayhan'ın eksikliklerini direkt olarak değişiklikler ile halletti. Yine tek başına Pino. Arkasında gezinen Misimovic. Şöyle bir durum vardı maçta. Antalyaspor, Necati - Tita ve Veysel gibi 3 orijinal santrafordan değişik hücum aksiyonları yaratabilecek bir hatta sahipti. Gel gelelim Galatasaray kadrosunda tek santrafor Mehmet Batdal'dı, o da takımın ilk ısınmaya giden adamıydı. Lâkin, 2 oyuncuyu sakatlıktan dolayı değiştirince Galatasaray, O'na sıra gelemedi.

Galatasaray'ın oyun şablonu ve oyunu her maçı 1-0 veya 2-1 şeklindeki skorlarla kazanma üzerine. İç sahada kolay görünen rakiplere karşı bile bu sistemle 2 gol civarı skorlar ile maç bitirilecektir büyük oranda. Tabii erken gol gelmesi işi değiştirir. Galatasaray da 30-40 arası bir tempo ile bir saldırma ile 3-0, 4-0'a götürebilecek şekilde oynadı. 2-0 bitirdi ilk yarıyı.

Sonrasında da, sağolsun, Ufuk Ceylan rakibi maça ortak etti. Çünkü, Antalyaspor'da Necati oyundan çıkmıştı ve baskı sebebiyle defansını oldukça ileriye çıkartıyordu. Ama 2-1 olduktan sonra da Antalyaspor hakkını verelim, oyunu çevirebilecek duruma geldi. Oyunu bir 15 dakika Galatasaray sahasında oynadı. Lâkin, son anlardaki skoru koruma olayları yüzünden verilen 2 pozisyon yüzünden, oyun o dakikalarda Galatasaray adına sıkıntılı geçtiyse de Hagi'nin beklentisi içerisinde muhtemelen bu pozisyonlarda olduğunu düşünüyorum.



Teknik Direktör değiştirmiş ve "Şampiyonluk" hedefinin olduğu bir takımda, bu skorlar ve bu oyuna laf söylemeye özellikle yönetim başta olmak üzere basının laf söylemeye hakkı olmadığına inanıyorum. Güzel oyun oynatacak adamı el birliği ile yolladık, şimdi hem güzel oynatsın, hem 3-4 atsın, hem de bunu her maç yapsın, yok öyle 3 köfte 5 liraya.

Bireysel olarak; Emre Çolak'ın pas vermesi gereken yerde şut çektiği, şut çekmesi gereken yerde pas verdiğini söylemem gerekli.

Insua'nın kat ve kat Hakan Balta'da çok daha iyi bir sol bek olduğunu da söylemeliyim. Bir bekin kanat bindirmesi yaparken yaptığı boş koşuları izlemek oldukça keyifli. Atağı kesmeleri ve atağa katılmaları bakımından oldukça faydalı bir isim. Umarım, bonservisi alınır.

Ufuk Ceylan'ın Aykut Erçetin golü yemesine anlam veremedim.

Sabri, taraftarın en çok bağırdığı isimdi. Sağ kanatta ve oyun genelinde mücadele anlamında oldukça iyiydi. Ama açık oynadığında da sanki hiç bek oynamamış gibi savunmaya dönmekte aksamasına şaşırıyorum.

Taraftarın, daha doğrusu Kapalı'nın da Beşiktaş'ın "Gücüne Güç Katmaya Geldik" sloganına yaptığı anlamsız kontraya sadece baktım. Kimse de umursamadı zaten. Gereksiz olmuş.

Neyse, skor maçları bunlar. Hagi'nin oyunu ligde 76 puan yapmıştı. Trabzon - Fenerbahçe ve Beşiktaş'a karşı ligde yaptığı ilk 4 maçta gol yememişti 100.yılda. Ama bu maçlardan birisini kazandığında gidip deplasmanda Diyarbakır'a 2-0 kaybettiği zamanlar da olmuştur. Hagi'nin oyunu böyle. 5 tane ilk 11 oyuncusu yokken, Antalyaspor gibi ters bir takımı yenmesi iyidir.