2 Aralık 2011 Cuma

Tutarlılık


Dk.90 Hakem sadece 3 dakika verdi. Şaka gibi. Kaleci 3 defa yere yattı, oyuncu değişiklikleri, sakatlıklar oldu ama sadece 3 dakika.

Dk.93 Sonunda hakem maçı bitirebildi.


Güntekin'in Beşiktaş'lılığı, oooovv, gol be lafları felan benim ilgi alanımda değil. 2003 - 2004 sezonunda Sergen'in Ronaldo'nun ağzının içine asist yaptığı Sparta Prag maçında, golden sonraki tepkilerini hatırlayanlar bu goldeki tepkiyi benim gibi umursamayabilirler. Ama "tutarlılık" denilen şey "en azından" benim için önemli. Maccabi'li oyuncunun koluna çarpan pozisyona bilinen evren sınırları içerisinde yönetilen herhangi bir futbol maçında penaltı vermek, penaltıyı çalan adamın idam fermanından, aleyhine penaltı çalınan takıma "haksızlık", lehine çalınan takıma da "kıyak"tan başka hiç bir şey değildir. O pozisyona "penaltı" demek ve insanları "penaltı" olarak yönlendirmeye çalışmak da "ayıp"tan da daha hafif değildir.

Bu "vay anam vay neler dönmüş Serhat" cümlesindeki ismi geçen kişinin zihniyeti ile yetişmiş bir üründen farksız değildir aslında. Olanın değil, olmayanın üzerinden vurmak kolaydır çünkü.

Sezon başında "Ernst neden yok"
2 hafta sonra "Hilbert nerede"
2 hafta sonra "Pektemek nerede"
2 hafta sonra "Guti nerede"
2 hafta sonra "Fernandes neden yok" şeklinde sürekli olmayanlardan giden bir yol Beşiktaş'ın eleştiri yolu. 2 hafta sonra Sidnei nerede olacak. 2 hafta sonra Julio Alves nerede olacak. 2 hafta sonra da Tanju, Mehmet, Necip, Aurelio nerede olacak. Hep olacak. Penaltı olacak. Ofsayt olacak. Kendine çalınsa maçı değil, hakemi 90 dakika konuşacağın bir el pozisyonu için sadece kendi lehine olduğu için penaltı isteyeceksin. Önce biraz tutarlılık. Yoksa golden sonra sahaya inip oyuncularla omuz omuza yapmak felan, normal bile sayılır. Tutarlılık kaydıyla...

26 Kasım 2011 Cumartesi

"Biliyor musun Platini'den Daha İyisin"


Sergen Yalçın'ın muhtemelen sahada adım attığı her an bir hikaye olacak derecede enteresan. Üşenmeyip kitap yazsa, bu ülkede her futbolu seven veya sevmeyen her insanın elinin altında olacak derecede hikayelere sahip. Neyse, uzatmayayım geçeyim bir Sergen anısına.

Ceyhun Yılmaz: Lucescu ile ilk tanışmanızı bir anlatır mısın bize Sergen ?

Sergen Yalçın: Ben Galatasaray'a 2.kez geldiğimde 2001-2002 sezonuydu ve liglerin başlamasına çok yakın bir zamanda geldim, yani sezon öncesi kampı kaçırdım.

CY: Sen de çok üzülmüşsündür zaten "kaçırdım" diye.

S: Beni sıkıyor o kamplar. Gidiyorsun sabah akşam antreman. Zaten antremandan turşun çıkmış oluyor, yatıyorsun. Başka bir şey yok. Antreman, yemek, uyku. Bana göre değil yani.

CY: Eee sonra ?

S: Neyse Galatasaray'a transfer oldum. Tabii kilo fazlalığım var. Lucescu beni antremandan önce görmüş ve demiş ki; "bu adamın bu takımda oynayabilecek duruma gelmesi için 1.5-2 ay gerekli."

CY: 2 ay demek. Peki sonra ne oldu da "değişmez"i oldun ?

S: Antremana çıktım, çift kalede oynadım, sonra bir baktım, ilk maçta ilk 11'deyim.

CY: Peki en sevmediğin hoca kimdi ? Söylemek zorunda değilsin tabii, ayıp olur diyorsan.

S: Yok canım dobrayım ben o konuda. Tigana. Hiç sevmezdim.

CY: Aranızda bir Platini muhabbeti olmuş hatta.

S: Evet oldu. Geldi bir gün yanıma. Dedi ki; "Biliyor musun sen Platini'den daha iyisin, daha yeteneklisin."

CY: Peki sen ne cevap verdin ?

S: "Biliyorum" dedim. Başka da bir şey demedim, gittim.

15 Kasım 2011 Salı

Cevad Prekazi


Ceyhun Yılmaz; Tarık Hodzic (Hoçiç) Saraybosna'da köfteci dükkanı işletiyor biliyorsunuz ve "Ben Türküm ve Galatasaray'lıyım" diyen herkese köfte bedava. Dükkanın adı da Galatasaray bu arada. Sizin böyle Galatasaray'lı taraftarlara özel yapmak istediğiniz bir şey var mı Prekazi ?

Prekazi; Ben taraftarla beraber maç izlemek isterim.

CY; Götürelim seni Aslantepe'ye. Beraber izleyelim.

Prekazi; Yok. Gitmem. Sevmiyorum ben orayı.

CY; Aaa söylemeyecektin ama bunu.

Prekazi; Ben Ali Sami Yen'i isterim. Orası olsa neyse.

CY; Abi orayı yıktılar. Stat bile kalmadı götürdüler. Toprak kaldı orada sadece. Toprak var o kadar.

Prekazi; Benim babam da öldü, toprak oldu ama ben O'nu hala çok seviyorum...

7 Kasım 2011 Pazartesi

SSL'de 10. Haftanın Görünümü


* 2010-2011 sezonunun, yani geçen sezonun, 1.haftası bile başlamadan önce tartışılan konu Fenerbahçe adına "Alex'siz Fenerbahçe olur mu ?" sorusuydu. Aykut Kocaman bunun için denemelere giriştiyse de tabii ki olmadı. Çünkü; Ronaldo varsa Ronaldo'ya göre oynarsın. Messi varsa Messi'ye göre oynarsın. Ronaldinho varsa Ronaldinho'ya göre oynarsın. Hagi varsa Hagi'ye göre oynarsın. Alex varsa Alex'e göre oynarsın. Çünkü, bu adamlar bir takımı gayet rahatlıkla taşıyabilecek adamlardır ve bu adamlara göre oynamazsan 10 kişi oynarsın. Senin kilitlenen maçını açacak adamlardır. Alex de bu "oynama-oynamama" diyaloğunu geçtiğimiz sezon 28 gol ve sayısız asistle noktalamıştı. Gel gelelim şimdi ne oldu ? Bu kez Alex'sizlik planı olmadı Fenerbahçe'nin. Alex yok, yerine Sezer var ama yok, olmuyor yani. Sezer yok orada. 3 tane Sezer Öztürk oynatsan orada, üstüne Mehmet Topuz ve Emre Belözoğlu eklesen o karışıma neticede bir Alex değil Güntekin. Alex yokken başkasını koyup Alex varmış gibi oynayamazsın.

* Şu açısı da önemli tabii. Şimdi Ziegler sakatlanıyor. Caner sol bek oluyor. Stoch sol açık. Birincisi formda bir sol açık kaybediyorsun. İkincisi iyi bir sol bek kaybediyorsun. Üçüncüsü kötü bir sol bek ekliyorsun. Dördüncüsü arkasındaki bek ve takım ile uyumu olmayan bir sol açıkla da noktalıyorsun. Ama tabelada Ziegler - Stoch görünüyor. Öyle görünmüyor. Dahası yüksek konsantrasyondan düşük konsantrasyona gelmek de var. Karabük maçı, Beşiktaş maçı her saniye yaşanan bir maçtı. Sivas maçını sahada yaşayan kimse yoktu Fenerbahçe'de. Sivasspor yaşıyordu maçı.

* Bu yok ama varmış gibi davranma meselesi aklıma One Day filmini getirdi. Filmin konusu değil, filmin içerisinde bir sahne bu. Güzel filmdir. Dvd'si felan çıkarsa alın.

* Galatasaray - Mersin İdman Yurdu maçını izlemeyen birisine Mersin penaltı kaçırdı, Mersinli futbolcu altı pastan topu boş kaleye üst direğe vurdu desek, ardından Elmander'in kaçırdıklarını sıralasak "bu maçta top girmek istememiş" cümlesinden başka bir şey çıkmaz heralde ağzından. Galatasaray açısından daha önce söylemiştim. Galatasaray golleri ceza sahasında çoğalarak bulamıyor diye. Artık ceza sahası içerisinde çoğalmalar var ama bu kez de gol vuruşları yok. Galatasaray hala eksik. Takviyesiz 7 lig maçı var bu takımın devre arasına kadar. Ne kadar az kayıp olursa o kadar avantajlı. Ayrıca 10 maçtır da Galatasaray maçlarının ilk yarısı nasıl bittiyse (galibiyet, beraberlik, mağlubiyet) maç da o şekilde bitiyor. Enteresan değil mi sayın Üründül ? Çok.

* Trabzonspor'un kanat hücumcusu yok. Belki bu lig için gerek duymuyorlar evet ama 10 kişi bir takımı kanatlara inmeden açamazsınız. Dahası atak yersiniz göbekten gide gide. Ligimiz açısından ihtiyaçları yok dedik. Göbekten geldikleri her atak Burak Yılmaz için biçilmiş kaftan ligimizde. Ofsayta düşmüyor çünkü. Cska maçında da 298 kez ofsayta düşüyor ama. Neyse, göbekten savunma arkasına mükemmel koşuyor ve bomboş goller atıyor. Boş kalamazsa kendine boş alan yaratıyor, iyi vuruyor ve atıyor. Bir de Zokora depar atıyor ki Allah Allah...

* Beşiktaş... 0-2. 4-2.

*Gençlerbirliği'nin 2.yarı oynadığı futbol !


* Bursaspor'un son 7 maçta aldığı tek galibiyet Gençlerbirliği'ne karşı 4-0. Son 5 maçta 3 gol attılar. 4 beraberlik aldılar.

* Manisaspor için dönüm noktası dediğimiz yer Samsun deplasmanında kazandıkları maç. Yoksa yani, hoca değişikliği felan olurdu. O maçı kazanınca "bir zahmet gerisini getirelim" dediler.

* Es-Es'te Skibbe'nin her galibiyetten sonra sahaya girip futbolculara sarılmasını seviyorum.

* Ziya Doğan'da mümkünse bir takımla küme düşsün ve bir daha da çıkamasın. Ankaragücü'nün transfer yasağı bir kalksın, Ayman-Erdinç-Celaleddin-Tazameta-Adnan Güngör kafilesi böyle komple Ankaragücü'ne akacak.

* İBB gayet kendi standartlarında.

* Antalyaspor'da Antalya'nın takımı olamadı. Belki de stattan dolayı. Kadrosunun da değişmesi gerek artık. Inter 1, Antalyaspor 2, Milan bile 3.sırada artık yaş ortalaması olarak.

* Ordu ve Gaziantepspor maçı da... İsimlerini yazarken uykumun geldiğini hissettim. Birbirleriyle oynadıkları maçı izlerken neler oldu kim bilir ? Uyudum ondan soruyorum.

* Ali Ece'nin Futbol Ateşi programındaki "atkıya ceza" meselesine koyduğu tepki mükemmeldi. Levent Özçelik yanlış anlamasa daha güzel olacaktı ama neyse...

* İyi bayramlar.

6 Kasım 2011 Pazar

Real Madrid 7 - 1 Osasuna


Osasuna'lılar artık sahaya istedikleri kadar top atabilirler !

3 Kasım 2011 Perşembe

Sparta Prag'ı Sparta'da Yenenler


Giray: Inter'i, Inter'de yenebiliyorsak içeride de yenebiliriz.
Muhabir: Peki kalan 2 maçta kaç puan gerekli Giray ?
Giray: 8.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Burak Yılmaz'ın Trabzonspor'u vs. Cska Moskova


Burak Yılmaz, geçtiğimiz sezonun ortalarına kadar "gittiği takımlarda neredeyse hiç bir şey oynamayıp, belki bu sefer oynar" kontenjanının yılmaz ve şanslı temsilcisiydi. Çünkü, bir futbolcu Antalyaspor, Beşiktaş, Manisaspor, Fenerbahçe, Eskişehirspor, Trabzonspor gibi bir kariyere daha 26 yaşında sahip oluyorsa ve bu kariyeri daha da yukarı çekme imkanını da elinde bulunduruyorsa üzerine bir şeyler söylenmesi gereken bir futbolcudur. Burak'a ne oldu da böyle oldu peki ?

Trabzonspor öncesi kariyerinin en iyi dönemi, muhtemelen Manisaspor'a gittiği o yarım sezonluk futboldur. 2 maçta 1 gol gibi bir ortalamaya sahipti Manisaspor forması altında ama takım küme düştü. O da Fenerbahçe'ye yol aldı. Gerisi yuvarlanmak gibi bir kariyer. Sonrasında da 2010-2011 sezonunun ilk yarısının sonlarına doğru yükselen bir ivme. Yükselen ivmenin sebebi de, bana göre, mental bir değişimden başka bir şey değil. 1.88 boyunda fiziği gayet iyi bir adamın, her topta kendini yere atmayı bırakmasıyla başlayan bir değişim aslında bu.
Boyuna göre ince çalımlar atmaya başladı Burak zamanla. Aslında çalım da değil. Alıp sağından atıp solundan geçme, bacak arası atıp adamın arkasına geçme değil. İnce bir hareketle topu vuracağı yere doğru alıyor. Zamanla geliştirdiği 2.şeyi kullanıyor burada da. Şutları. Ayak içi, üstü felan gayet güzel ve isabetli şutlar çıkartıyor. Bu 2 gelişiminin yanında kendini bırakmayı bırakmasının sebebi olan fiziksel olarak güçlenme kısmı da gelince aranan gol adamı oldu bir anda. En büyük kazancı da "güven" oldu tabii ki... Güven önemli beyler ve bayanlar.

Barça takımının Pep Guardiola yönetiminde ilk sezonunu herkes efsanenin başlangıcı olarak hatırlar. Doğrudur. Ama başlardaki sonuçlar ve futbol felan, şimdiki Barça'dan 10 tane yerdi o 6-1'lik Atletico Madrid maçına kadar oynayan takım. Numancia'ya yenildiler, Santander'i yenemediler, Shakhtar'a karşı pozisyona bile giremeden kalecinin 88'deki ikramı ile dönen maç, Espanyol maçında 100.dakikada ikram olan penaltı ile gelen galibiyet felan, korkunçlardı. Lakin, Atletico'ya 28 dakikada 5 tane atınca işler değişti. Sonra uçmaya başladılar. "Uzay takımı mı bunlar" cümleleri ile tek eksik olan "güven" girdi işin içine ve hala uçuyorlar. Burak ile alakası da şu, Burak Yılmaz, Ankaragücü maçında frikikten gol attı. Düşünün, Burak'ın bir frikiğe gelmesi, Emre Belözoğlu'nun frikiğe gelmesi ile aynı. Emre'nin sıfır frikik golü vardır mesela. (Maraton jeneriğinde çatala giden topu da o kullanmıştır, dönen topa da Suat dokunarak Galatasaray'a Gaziantep deplasmanında 89'uncu dakikada 3 puanı kazandırmıştır (gereksiz bilgi)) Ama Burak geldi ve gol attı. O kadar güvene sahip ki Burak, koşuşu, topa vuruşu bile artık farklı. Ben bu takımın lideriyim dercesine alıp gidiyor. 2 sene önceki Burak olsa bu sezon attığı gol sayısı 3 bilemediniz 4 olurdu, penaltılar dahil. Ya o ince çalımları atıp, topa vuruşu yapacağı pozisyonu alamazdı ya da kendini yere atıp penaltı beklerdi. Ama şimdi uçuyor.

Peki Trabzon, Cska karşısında ne yapar ? Trabzonspor, kulüp olarak vizyonu gelişememiş bir kulüp. Şenol Güneş ismi dışında bütün Trabzonspor camiasının gerçeği bu maalesef. Şenol Güneş olmasa "yönetim istifa" sesleri arasında 20.haftadan sonra çerezine maçlar yapan, yeni sezona hazırlanan bir ekip olur Trabzonspor bu kadro yapısı ve zihniyeti ile. Şampiyonlar Ligi şansı var iken bir takımın tutup Celutska, Cech, Henrique felan gibi isimleri alması bana "kaybedersek" diye yapılan hamlelerden başka bir şey gibi gelmiyor. Dahası Selçuk İnan'ı, Engin Baytar'ı, Umut'u, Jaja'yı felan da tutamıyorsun ve bu isimleri de kulübün bulunduğu platformlarda olmayan takımlara gittiğini görüyorsun maalesef. Burak'ı da tutabileceğini sanmıyorum bu genellemeden bakarsak Trabzonspor'un. Bu vizyon ile Inter karşısında alınmış bir galibiyet, Lille karşısında Inter galibiyetinden biraz da çekinerek gelen Lille karşısında alınmış bir beraberlik mükemmel şeyler demek. Cska karşısında da bence görülmüş gerçek bir performans var ortada. Cska'nın kadrosu karşısında Uefa için kurulmuş bir kadronun şansı Şenol Güneş'in taktik dehasına kalıyor demektir ki, bu da Trabzonspor için kazanmak adına iyi bir şans demek. Trabzonspor bu maçı kazanabilir ama en fazla tek farkla. Seydou Doumbia ve Wagner Love'a arkada alan bıraktığın an Uefa Avrupa Ligi ihtimali de yatar...

1 Kasım 2011 Salı

Her Maça Fırat Aydınus, Her Maça Cüneyt Çakır

Güzel memleketimin güzel insanlarının bir işe başlamadan önce "kapasiteyi bilmek" temalı bir sözü vardır. Yumuşatılmış hali; "Yiyemeyeceğin muzun kabuğunu soyma"dır. Niye bu sözü yazdım. Şu Galatasaray ve Fenerbahçe'nin iç saha maçlarındaki hakem kararlarının yüzünden. Kırmızı karttan sonra şirazesi kayan hakemler yüzünden...

Aslantepe'de taksi tutsan 10 lira vereceğin bir yerden bir stoperi bariz gol şansı diyerek atıyorsun, hatalı olduğunu da kullanılan serbest vuruşta kaleye bakınca farkediyorsun. Kadıköy'ün ortasında Fenerbahçe kaptanını da aynı şekilde yani hatalı bir kararla oyundan atıyorsun. Haydi, bunların kararını verirken "kendine göre" haklısın da sonrasında niye kendini haksız çıkartmaya çalışıyorsun ? Peki, ardını neden getiremiyorsun be adam ? Bir kırmızı çıkartmaya yetecek kadar güvenin, özverin, pek fazla olmasa da tecrüben var. Hem de bunu Galatasaray'ın stadında, bunu Fenerbahçe stadında yapacak kadar da var bunlardan. Gerisi nerede ? Bir kırmızı çıkartabilecek güce sahip olan bir adam ne oluyor da aynı maçta Felipe Melo'nun, Engin Baytar'ın, Emre Belözoğlu'nun bangır bangır "beni at" diye bağıran hareketlerini, "bana sarı kart ver" diye bas bas bağırdığı pozisyonlarda sarı kartı bile veremezken, gayet nizami futbol müdahalelerinde aptalca sarı kartları gösterebiliyor arkadaş ?

Kendinizle maç içerisinde nasıl çelişebiliyorsunuz ? "Ben bir hata yaptım, bunu sizin lehinize de bir hata ile telafi edeceğim" mantığı nasıl bir mantıksızlıktır. İki eksi çarpmada artı eder, hakemlik mesleğinde iki tane eksi, eksidir. Artı etmez. Eyyamcılık asla bir futbol terimi değildir.

Mehmet Demirkol, "Analar Hep Hagi Doğursun" demişti bir yazısında. Bir ana Hagi doğurdu zamanında. Peki o Hagi'nin Galatasaray kariyerinde ki en unutulmaz 3-4 anından birisi ne ? Erol Ersoy'u sahada adeta dövmesi. Hatta dövmekten beter etmesi. Analar Hagi doğurmasa da olur, analar Cüneyt Çakır, Fırat Aydınus felan doğursun bu memlekete yeter...

Resimdeki adam da dünya futbol tarihinin en kötü hakemidir. Howard Webb'den bile kötü. Yok ondan iyi mi bak bilemedim şimdi...

27 Ekim 2011 Perşembe

Dimas'tan Amokachi'den Günümüze Beşiktaş - Fenerbahçe Derbileri


Biz erkeklerin futbol hafızası, ayrıntıları müthiş hatırlamasına rağmen ana parçayı tam olarak hatırlayamayan bir hafızadır. Mesela Cevad Prekazi'nin Monaco'ya attığı gol her sene 1m'ye geri gider. Mesela 1989'da o gol 35m'den atıldıysa, bugün o gol bence 45m'den atılmıştır. Ama 45metre yani. Youtube'a girin Prekazi yazın size "Prekazi 75m" diye sonuç önerir. Maçın 1-1 bittiğinin önemi yoktur, kimine göre o maç 1-0 bitmiş bile olabilir. Neyse konu Beşiktaş - Fenerbahçe maçları. Dağılmasın.

Hatırladığım dersem olmaz ama yazmazsam da olmaz. "Haydi Ferdi Zamanı Geldi" yani Les Ferdinand'ın efsanevi slalomu ile gelen 88-89 sezonunun Fenerbahçe adına tek mağlubiyeti benim görüntü anlamında aklıma yer etmiş belki de ilk görüntüsüydü. Sonra o Ferdi'nin kuzeni yıllar sonra İnönü'ye gelmiş taraftarlarla bol bol da fotoğraf çektirmişti. Tabii ki Rio Ferdinand o kuzen.

Sonra Uche'nin işaret parmağıyla yaptığı silah ve Osieck'in sevinci gelir aklıma. Sahanın ortasına kadar girip Uche'nin üzerine atlamıştı. Uche'nin o golünün asistinin Emre Aşık'tan gelmesi, hakemin Bülent Yavuz olması kadar Beşiktaş'ın yıllardır Fenerbahçe'ye yenilmemesi geleneği de bu maçla son bulmuştu. Ne acıdır ki, yine bir Beşiktaş maçında Uche'nin ayağı kırılmıştır. O maçta ayağının kırılmasına sebep olan Murat Şahin, 2006-2007 sezonunda sakat ayağı ile Beşiktaş - Antalyaspor maçına çıkmış, Beşiktaş'a hayati bir 3 puan armağan etmiş Demirören'de ona 1 sezon sözleşme uzatarak karşılık vermiştir.

Cine5 veya hiç bir kanal tarafından yayınlanmayan bir derbi de vardı. 96-97 sezonu ki yanılmıyorsam havuz sisteminin Cine 5 adına yeni günleriydi. Ali Şen, havuzdan çıkmak, daha fazla para veren Kanal D grubuna yayın hakkını satmak istemiş, bu isteğinde de Beşiktaş'ı yayına almış, bu sebeple de Cine5 maç yayını yapmamıştı. Hatta Kanal D bu sebeple bir Fenerbahçe maçını da 60 dakika yayınlamış, Tayfun Korkut'un efsanevi bir golünden sonra da yayını kesilmişti. Neyse maçtaki tek golü de Ertuğrul Sağlam atmıştı. Ama maç sonrası da golü Ertuğrul mu başkası mı attı tartışmaları olmuştu. Tabii bu maçın en enteresan detayı, Amokachi stada geldi anonsuyla ülkesinden geleli 15 dakika olan Amokachi'nin bir anda kendisini ilk 11'de bulmasıydı.

Bir de Dimas vardı. Bir zamanlar saçlarını at kuyruk yapan herkesin Dimas olarak çağırılmasına sebep olan adam. Juventus'tan gelmişti. Kariyeri Portekiz'de geçmişken bir anda Juve'de kendini bulmuş, Löw ile de Fenerbahçe'ye gelmişti. Zaten Dimas'tan sonra, hatta Dimas varken bile Fenerbahçe'nin o iflah olmaz sol kanat sorunu başladı diye hatırlarım. Tabii sol bekten bindirip, sağ dışıyla orta kesen Ümit Özat ve Sevilla maçında ayağı delinene kadar Roberto Carlos'a kadar. Neyse, bu maçta Dimas gol atmış, Toshack 75'te Şifo Mehmet'i oyuna almış, defansın arkasına atılan bir topta herkes ofsayt diye duraksamış, Rüştü tahmin edebileceğiniz gibi elini kaldırıp beklemiş, ama o kadar çok beklemiştir ki, Şifo Mehmet kafayla topu ağlara göndermiş, Rüştü ve Şifo Mehmet aynı anda aynı yere depar atmışlardı. Tabii Şifo sevinmek için, Rüştü hakeme itiraz için. Toshack ise 75'te oyuna aldığı, 88'de golü atan Şifo'yu 90'da oyundan almış ve maçı 3-2 bitirtmişti.




Turhan Sofuoğlu'nun efsanevi Fenerbahçe kariyerine son imzası olan bir 1-3'lük Beşiktaş maçı da vardır. Yav Preko bile 2 gol atmıştır öyle ki. Johnson'un Ali Sami Yen'de attığı golden sonra Preko'da 2 tane İnönü'de atmış, Galatasaray'ın 1999-2000 yılı şapiyonluğu garantilenmiştir.

Tabii ki efsanevi 6.yabancı ve 7.yabancı Denizli manşetlerinin atılmasına sebep olan 3-0'lık maç. Beşiktaş, Fenerbahçe'yi oynadığı oyunla sahadan silmişti. Beşiktaş sezona mükemmel başlamıştı. Denizli'nin kafasının karışması normaldi çünkü sahada 4 yabancı vardı. Bir de üstüne Uche ve Elvir Balic ikilisi de sahadaydı. Ali Güneş'de gurbetçi kontenjanından sayarsak Rüştü ve Ogün dışında Türkiye doğumlu adam yoktu sahada. Gerçi filmin koptuğu yer Balic - Rap Rap Rapaiç değişikliği idi. Maçın ardından da Mustafa Denizli; "ben teknik direktörüm, bu gibi yabancu sayısı işleriyle uğraşacak isim ben değil, yardımcılarımdır." gibisinden bir şey söylemişti. Beşiktaş ise 3 gün sonra Barça'yı da 3'lemişti. Hep söylerim, Ahmet Dursun'dan o golü yedikten sonra Messi'yi Barça altyapısına kattılar diye. Bu da benim efsanemdir.

Serhat Akın'ın 2 atakta 2 gol, 3 kırmızı kart ve bir sürü olayın olduğu bir Beşiktaş - Fenerbahçe derbisi de vardır.

Geldik Beşiktaş'ın 100.yılına. Tabii ki o maça. 1.Çinko. 2.Çinko. Tombala. Pascal Nouma. Sergen'in de bir aşırtması vardır, Ronaldo'nun neden o anda orada olduğunu anlayamayacağımız ama ofsayt gerekçesiyle sayılmayan bir golü de vardır. Tabii Rüştü de vardır. O olmasaydı hezimet olurdu o maç.

2003-2004 sezonunun ilk yarısında yanılmıyorsam Radikal gazetesinin bir spor ekinde bir F1 arabası, üzerinde Beşiktaş logosu ve bir yarışı bitirirken tasvir eden bir resim vardı. Manşetinde de "lider belli, devam etmeye gerek var mı ?" tarzında bir şey vardı. Çünkü 17 maçta 43 puan toplamıştı Beşiktaş. Gerçekten de buldozer gibiydi. Ta ki o Samsunspor maçına kadar. Ardından transfer olan İlhan Mansız. Yerine gelen İlie. Lucescu'nun 2 ciltlik kitap yazabileceği Türkiye kariyerinin 2.cilti. Neyse, Oscar Cordoba'nın sakatlık numarası ayağına yediği bir ilk gol vardı bu maçta. Sonra da 2. Ardından da 3. Fenerbahçe'de Daum'un Serhat-Tuncay-Van Hooijdonk-Nobre 4'lüsü ile maça çıkmasının yanında Ümit Özat'ı uzun zaman sonra ön libero başlatması da enteresan bir detaydı.

Sonrasında bir John Carew vardı. Yaptığı driplinglerden ben yoruldum o yorulmadı.

Bir de Jose Kleberss... Tun-cay Şan-lı !



Kezman'ın Fenerbahçe kariyerinde yaptığı nadir hayırlı işlerden birisi de 2006-2007'de attığı aşırtma golüdür. Beşiktaş'ın Bobo-Nobre-Delgado-Ricardinho 4'lüsü ile yardırdığı, Tigana'nın ısrarla Burak Yılmaz'ı kazanmaya çalıştığı, Baki Mercimek'in sol bek olduğu ve Beşiktaş'ın Mesut Özil'i transfer edemediği seneydi. Fenerbahçe'nin 100.yılı olduğu kısmı asıl söylenmesi gereken kısım tabii ki.

Alex de Souza. Kazım'ın Deivid'in cezası nedeniyle sağ kanatta gayet güzel oynadığı ve harika bir orta kestiği ardından gelen Alex'in kafa golü. Serdar Özkan'ın kontradan gol atması. Alex'in orta sahada infazının ardından gidip golü atması. Ardından Baki'ye gelen her topta yapılan ıslıklar.

Ardından da Aragones'in Gökhan Gönül'ü stoper oynattığı, Güiza'nın aşırtma atarken yine Rüştü'nün ellerinin havada olduğu bir gol vardı bu maçta. Bir de Holosko'nun slalom golü.

Bu kısım önemli. Çok önemli hem de. İbrahim Üzülmez topu solundan sağına çekti. Sağ ayağıyla ceza sahasının dışına kesti. Fink vurdu. Burada Mustafa Denizli giriyor araya o muzip gülüşüyle. Vurmadı... Bu vurmadı kelimesini Prekazi'nin golünde kullanmıştı aslında hoca ama buraya da uydu. İ19 sağıyla kesecek ve asist olacak. Gerisini konuşmamalı.





Son maç. Beşiktaş yedek kulübesinde stoper yok. Ferrari oyundan atılır. Alex, Aurelio zincirinden kurtulur. Oyunu alır götürür. İbrahim Toraman'ın İ19'dan yumruk yemesinin hemen ardından gol atması, Ekrem'in Dia'nın karşısında madara olmasının ardından gidip gol atması tam bütün olumsuzlukları Beşiktaş adına olumluya çevirmişken, Almeida golü kaçırır ve bir anda maç 2-1'den 4-2'ye döner.



Bu sene ne mi olur ? Beşiktaş kazanırsa lig çekişme kazanır. Fenerbahçe kazanırsa gayet öne çıkar. Hakemler ne yapar ? İşte bunun cevabını bilsem, maç yazısı da yazardım ama yazamıyorum...

26 Ekim 2011 Çarşamba

Galatasaray 2 - 4 Gaziantepspor


Bunlar babadan oğula nesil heralde...

25 Ekim 2011 Salı

17 - 24 Ekim || Haftanın Genel Görünümü


* Antalyaspor - Galatasaray maçını izlerken vallahi billahi, düüüüt Yunus Yıldırım'ın düdüğü faul atışı Antalyaspor lehine, futbol dışı sporlara olan ilgim arttı. Hentbol, curling gibi spor dalları, düüüüt Yunus Yıldırım'ın düdüğü faul atışı Antalyaspor lehine, hiç bir yere ilerlemeyen ağır aksak diziler, düüüüt Yunus Yıldırım'ın düdüğü faul atışı Antalyaspor lehine... Böyle bir yazıyı okumak insana ne kadar keyif verirse o maç da o kadar keyifliydi işte. düüüüt Yunus Yıldırım'ın düdüğü faul atışı Antalyaspor lehine... Bak Yunuscuğum, eskiden asker devletiydik, asker hakem doluydu memleket, şimdi de polis devletiyiz diye de polis hakemler dolmasın memleket. Gerçi sen polis felan değilsin ama benim gözümde bir trafik polisinden farkın yok. 7.5 dakikalık uzatmayı zorlaya zorlaya 3 dakika oynattın ya sana ne desem az. Gerçi 2008-2009 sezonundaki Antalyaspor - Galatasaray maçının son 10 dakikasını izleseniz, orada da ayrı bir katliam olduğu gerçeğini de görürsünüz.

Bak sana da bir kıyak geçeyim, haydi yine iyisin Yunuscuğum. TFF binasından Vatan Caddesi'ne yol tarifi yaptım sana. Gidersin Vatan Caddesi'ne akşama kadar düdük çalar durursun.

* Yunus Y. için tarif; http://g.co/maps/9fgb3

* Ertuğrul Sağlam hala diyor ki; "Maçta sadece 1 hata yaptık, kalemize 1 kere geldiler o da gol oldu." E zaten golleri yediğin takımlara bak; Beşiktaş. Galatasaray. Trabzonspor. Sen hata yaparsan tabii affetmezler. Sen Galatasaray'a karşı nasıl golü attın. Sercan'ın tek hatasıyla.

* Ziya Doğan'ın kırılma noktalarından bıktım. Hatta illallah artık. Her kaybedilen maçtan sonra bir kırılma noktası var, o anda kaybettik vs. vs. vs. 3 sezondur hoca Diyarbakırspor, Konyaspor ve Ankaragücü'nde görev yapıyor. 3 sezondur bu 3 takımla şu ana kadar aldığı galibiyet 6. Yazıyla altı. 2 takım küme düştü. 3.sü de yolda. Ben söyleyim; Ziya Doğan'ın bir takımın başına gelmesi o takımın küme düşme yolundaki kırılma noktasıdır.

* Rıza Çalımbay'ın takımlarındaki "korkunç ve bireysel defans hataları", "basit gol yeme" durumları da beni öldürüyor.

* Marco Simoncelli.

* Gattuso'nun futbola dönüp, kazandığı bir maçtan sonra rakibinin üzerine gidip sevineceği anı bekliyorum. O sakatlıktan döner. Gözündeki problem yüzünden 6 ay yok deniyor. Pippo'nun da direğe yardıracağı anı özledim. "Bunlar futbolu bırakmasın istiyorum" cümlesini kurduğuma göre biz yaşlanıyoruz yahu.

* Carlos Carvalhal diye bir adam geldi. Bu adam geldiğinde bizim Buşker'i askerden aradım. Dedim bu adam ne iş. Cevabı şu oldu; "Biz o kadar çok Portekizli aldık ki, madem hocamız da yok, diploması olan ilk Portekizliyi de hoca yapalım, gelsin takılsın" diye getirdiler heralde bu adamı da. Zamanla empati yapınca bu adam için, gerçekten ağır eleştiri yapamıyorum. Hele hele Rıdvan ile neydi adı Güntekin'in karşısında verdiği bir cevaptan sonra asla... Mesela, öyle bir takıma geldi ki bu adam; takımı sezon başında bir kondüsyoner-antrenör hazırlamış, gelirken "Tayfur Havutçu gelirse sen gidersin" demişler, takım kazandığı kupayı geri vermiş, başkanı taraftara yaranma, daha az yuhalanmak için habire taraftarın istediği adamları getirmiş, getire getire de kulübün burnundan getirmiş, kadrosunda neredeyse Porto kadrosundaki Portekiz'li kadar Portekiz'li var diye Simao-Quaresma kontenjanından gelmiş bir adam bu adam. Dahası tutup röportajlarda Türkçe konuşmaya çalışıyor, Rüştü'ye yardıra yardıra koşup sarılıyor, Burcu Esmersoy'a yazıyor, kenarda taraftar gibi heyecanlanıyor felan... Teknik anlamda kötü, taktik anlamda zayıf vs. vs. Özetle dedim ki; kabahat sen de değil, seni getiren de... Çünkü, Rıdvan ve Güntekin'e "bana Türkiye'den 1-2 takımdan geçen sezon teklif yapıldı" dediği zaman Buşker dedi ki; "abi bu adama teklif götüren takımın bırak Beşiktaş'ı, Gaziantepspor veya Kayserispor hatta ve hatta İBB kalibresinden daha aşağıda bir takım olduğu geçen sezon ki kadrolar ve hocalara bakıldığında bal gibi ortada ve bu adamı Beşiktaş takımın başına getiriyor." Bu yüzden dedim ya, kabahat sende değil seni getiren de...

* Aykut Kocaman'ın kadrosu ve oynadığı oyun 2009-2010 sezonundaki Daum kadrosundan farksız. Kenarda kanat özelliği zayıf ama oradan oraya koşturan bir sürü orta saha adamı, deplasmanda rakip ceza sahasına bile girmeden atılan gollerle kazanılan maçlar, oyun anlamında Alex'in olmadığı her an Fenerbahçe'nin sahada 11 Özer Hurmacı varmış gibi bir şeyler yapması felan. Çok koşayım, basayım ama hücumda da Alex'e bakayım. Özeti bu.

* Özer'in attığı gol de yılın golü olabilir ama gününde bir Bekir o topu da rahatlıkla çıkartabilirdi...

* Six and The City. Ahahahahaha.

* Why always me ?

* Bu City gidip Villareal'i 100.dakikada attığı gol ile zorla yenerken, United'a nasıl 6 atıyor sorusunu şöyle cevaplayayım. Villareal ile City iki Premier lig takımı olsa Villareal de 6 tane yer. United ile City şampiyonlar ligi çeyrek finalinde karşılaşsalardı, United bu maçı 2-0 kazanır. Neden ? City, şampiyonlar ligi denilen şeyi bilmiyor. Oyuncular 200 kez oynamış olsalar dahi takım olarak olmuyorlar. Villareal dediğimiz takımın Riquelme'nin penaltısı gol olsa Barça ile bir finali olacaktı belki de. City ise Kiev'e elenen bir takım. Fark bu.

* Barça - Sevilla maçının 90-98.dakikaları arasını Barça değil Real Madrid oynamış olsaydı, aman aman. Ne Mou'nun çirkefliği kalırdı, ne penaltı yaptıranın futbolculuğu, ne de hakemin satılmışlığı... Allahtan Barça oynadı.

* Javi Varas Reyiz.

* Jeoloji mühendisine "bina neden yıkılmış" diye sormak var ya, Fransızca hocasına "'How are you' ne demekti" diye sormaktan farksız. Yani aptalca. Salakça. İnşaat Mühendisliği diye bir bölüm de var. Okudum oradan biliyorum. Betonarme, statik, dinamik, gerber, cross vs. Bina bizim işimiz yani.

* Oraya buraya para yardımı yapmayın. Bakın bir daha yazıyorum. Yap-ma-yın ! Deprem vergilerinin hesabını sorun. 30 Milyar YTL. 6 tane daha sıfır eklenince eski parayla inanılmaz bir para oluyor. Hesap edin. 5 lira için sms atıyorsunuz onun zaten 2 Tl'si vergiye gidiyor. O vergi zaten bu işler için var. Bunun üzerine gidin. Bunu sorun. Bunu sorgulayın. "Somali'de, Gazze'de, Suriye sınırında Türk Kızılayı çadırı varsa Van'da neden çadır bitiyor ?" diye sorun. Bunun dışında da ebelek göbelek derneklere bir şey vermeyin. Adına, duruşuna, kuruluşuna sokaktaki 100 kişiden 100'ünün de güveneceği bir derneğe yardımınızı yapın. Yapamıyorsanız, güvenemiyorsanız, Van'a giden birilerini bulun onlara verin. En olmadı kendiniz gidin. Memleketteki insanları yaptıkları yardımdan bile şüphe ettirecek duruma getirdiler ya, yolladığım para birisinin cebine girer korkusu yerleştirdiler ya, yazıklar olsun...

Astsubay Kıdemli Başçavuş İbrahim Geçer - Konya
Jandarma Üsteğmen Murat Bek
Jandarma Er Koray Özel - Adana
Uzman Çavuş Mustafa Aslan
Jandarma Komando Onbaşı Yavuz Çoban
Er Eyüp Çolakoğlu
Piyade Astsubay Bilal Özcan

Jandarma Çavuş Birol Elmas
Piyade Er Ufuk Bozkurt
Jandarma Komando Er Süleyman Kalkan
Jandarma Komando Er Mehmet Çetin
Jandarma Er Mesut Cengiz
Er Mehmet Ağgedik
Er Reşit Ercan

Uzman Çavuş Halil Özdoğru
Piyade Er Fikret Özel
Jandarma Er Fevzi Kazak

Er Yunus Yılmaz
Piyade Çavuş İdris Çam
Er Hüseyin Güldal
Jandarma Piyade Onbaşı Soner Ateşsaçan
Onbaşı Mesut Kazanç
Er Ramazan Akın
Piyade Er Ahmet Tuncel

Hepsi burada...

18 Ekim 2011 Salı

Kötü Spikerlerden Maç Dinleme Rehberi


Sevgili futbol izleyicileri, ilk yabancı spikeri John Motson, ilk yabancı futbol yorumcusu Andy Gray olan insanlar, bildiğiniz gibi bir maçı ya iyi bir spiker (Ercan Taner, Yalçın Çetin, Levent Özçelik, Murat Kosova gibi...) anlatır ya da kötü bir spiker katleder. Bak anlatmaz, katleder. Kötü bir anlatımla bir Barça maçı izle, izlediğin en kötü Barça maçı olur. Kötü bir spiker de kendi içinde kısımlara ayrılır. Tetikçi, neden ben buradayım, çok bağırırsam iyi anlatmış olurum gibi spiker örnekleri vardır, kötü spiker denilince akla gelen.

Kötü Spiker'in özellikleri şunlardır;

1- Tetikçilik: Bu "tetikçi" kelimesinin yazıdaki anlamı şu; "maçı izleyen insanlara, skor istediğimiz gibi bitmezse yem olarak birini atmalıyım, bunun için de olumsuz bir iş yaptığında hemen bunu vurgulamalıyım" düşüncesine ben tetikçilik diyorum. Bunu görürsünüz maalesef. Her maçta hem de. Bir maç topa kaydı ama yetişemedi diye Marek Cech olur, bir maç Alanzinho, bir maç Rüştü bir maç o, bir maç bu... Bunun teknik direktör bölümü de var. Durum ümitsiz ise "yine yalnış kadro tercihi" olur bunun adı kısaca...

2- Hakem: Hakem konusu spiker tarafından 2 şekilde eleştirilir. 1.si, eğer hakem dünyanın elit hakemlerinden birisi ise hakem kafadan tanıtılır vs. ama skor istediğimiz gibi değilse ve beklediğimiz düdük yoksa ortada, hakemin ne hakemliği kalır, ne elitliği. 2.tarz da şudur. Hakem elit kategoride değilse hemen kötü yönettiği bir maç üzerinden vurulmaya başlanır ki, bu da ilk aleyhimize gelen düdükten sonra başlar.

3- Rakibi Yerme: Bu kısma bayılıyorum. "Eski gücünde değil." Ahahahahahaha. Senin yeni gücün ne ki, adamın eski gücünün derdindesin. Dahası bu cümlenin ardından adamlar tokatlar ve gider. Bir de üstüne şu gelir genelde. "Bazı eksiklikleri ve zaafları var" Mesela stoperleri zayıf diyelim bir takımın. Sen stoperlerinle kafa kafaya kalamıyorsun ki, stoperleri dert olsun. Adamın defansı pres yapan santraforundan başlıyor. Neyse, "bir çok önemli ve yıldız oyuncusundan eksik gelmek" tanımına da bayılırım. Anlatırken kullanana da hayran olurum, taparım, ölürüm.

4- Golü Yeme: Genellikle bu aşamalardan hemen sonra olur. Rakibin zaafı var dediğimiz bölgelerden nedense biz açık verir ve golü yeriz. Bu bir ara aşamadır. Bu en seveceğiniz veya en nefret edeceğiniz anlardır. Çünkü, ya spiker golden sonra susar ve şükürler olsun ki sesinden bizi mahrum bırakır ya da kötü olanı yapıp bize gol yorumunu yapmaya başlar.

5- Kendimizi Yerme: Bayıldığım bölüm 2. Dr.Who'nun Blink, House'ın Three Patients, Lost'un The Constant, Kötü Spikerden: Rakibi Yerme adlı bölümlerden sonra favorim bu bölümdür. Golü yedik ya hemen zaaflarımız başlar. Böyle maçları kaldıramayacak tecrübede veya en sıkıntılı bölgemiz maalesef tandemimiz cümleleri ile ya oynayan oyuncu ya da teknik direktör madde 1'de olduğu gibi tetikçiliğe maruz kalır.

6- Ülke Puanı ve Sosyal Mesaj: "Bu sene maalesef istediğimiz ülke puanını tutturamazsak, bir takım az gideceğiz. Bu yüzden renk ayırt etmeden desteklemeliyiz." Yıllardır ülke puanını bir tutturamıyoruz zaten. Hele bu dilekten sonra hemen formamı giyip "biz hepimiz bir olalııım..." diye marşlar söyleyesim, el ele tutuşup yuvarlak yaparak döne döne maç izleyesim geliyor.

7- Rakibi Övme: Madde 3'ten madde 7'ye neler değişti değil mi canlar ? Bir anda o eksikleri olan takım gitti, yerine "kontraatağa iyi çıkarlar, duran toplarda çok iyiler" fikirlerini bir anda gerçekleştiren iyi bir takım geldi. Onlar hep öyle değil miydi zaten ?

8- Bir Umuttu Yaşatan İnsanı: İşte son kısım. Puan kaybı yaşanır ve bundan sonra da o matematik hesabı işin içerisine girer. Rakiplerimiz birbiriyle oynuyor, umarız kaybederler, biz içeride kazanacak güçteyiz vs. vs. Az önce uçuyordun abi, bildiğin Lincoln'ün helikopteri ile uçuyordun.

Tabii ki, transfere harcanan paranın çokluğu ve rakibin genç yetenekleri yetiştirmesinden bahsetme kısmı da mağlubiyet kesinleştiken sonra bize sunulan bir tezdir. Unutumamalı...

16 Ekim 2011 Pazar

Galatasaray 2 - 1 Bursaspor || Çok Güzel


Resimdeki isimden en sonda bahsedeceğim. Önce maç. Fatih Terim'in Galatasaray'a oynatmak istediği ve herkesin beklediği futbol nedir ? Arsenal finali öncesi söylediği gibi, "çıkıcaz ve bam bam bam ileri gideceğiz ve oynayacağız." Oynuyor mu Galatasaray? 45 ila 60 dakika oynuyor. Çünkü, bu kadara yetiyor gücü. Engin Baytar orta sahada var olduğu sürece diyelim aslında bu 45 - 60 dakika dediğimiz süreye. Engin çıktıktan sonrası da Galatasaray adına sadece maçı idare etmek olarak kalıyor.

Selçuk - Melo - Engin orta sahası defansif anlamda evet, gayet iyi. Özellikle Melo'nun oyunu rahatlatmak adına sahanın karambol olan alanına değil, boş olan alanına Galatasaray lehine toplar atması oyun açısından gayet olumlu. Defansta da Tomas Ujfalusi'nin varlığı önde Melo ile beraber geride bir rahatlık sağlıyor. Ama işte ama kısmı şu, hücumda Galatasaray aynı ölçüde yok. Top rakipteyken mükemmel derecede top etrafında çoğalan Galatasaray, top kendisindeyken rakip kalede çoğalamıyor. Orta saha yuvarlağı ile rakip ceza sahası ön çizgisi arasında 6-7 Galatasaraylı kalıyor. Ceza sahası içerisinde de, o da hemen bir adım içeride, Elmander var oluyor. Galatasaray hücumda daha doğrusu ceza sahası içerisinde çoğalma sıkıntısı yaşıyor. Bu felaket derecede bariz.

Atılan golleri hatırlatayım.

- Melo, Selçuk, Baros penaltı.

- Rajnoch kendi kalesine. Melo'nun Es-Es maçındaki 2.golü kornerin hemen ardından gelen bir top. Gökhan Zan duran top. Bunlar duran top.

- Melo'nun 35m'den attığı gol (Aslında bu da duran top sayılır). Elmander'in ceza sahası dışından şutu. Bunlar ceza sahası dışı.

- Kazım'ın kontraatak golü. Elmander'in ve Baros'un Bursaspor maçında attığı goller. Bu gollerde de Galatasaray'ın ceza sahası içerisinde gol vuruşu yapan adamından başka bir tane daha adam maalesef yok. Kazım'ın golünde zaten olmasa da olur. Malum kontraatak.

Hücumda çoğalamıyor. Neden ? Dikine ceza sahasına inen adamı yok. Alanını kapatmış ve yerleşmiş savunmanın arkasına geçecek adamı yok Galatasaray'ın. Bunu kim yapar mesela ? Ujfalusi sağ bekten yardıra yardıra gelir. Hakan Balta ise sadece bindirme yapsa kafi. Ara ara yapıyor da onda da ortaları şut gibi kesiyor Hakan. Riera. Çok zor. Kazım ve Sabri kanadından da bu daha olamadı.

İyi yönü ne peki ? Galatasaray 2 maçta yenik duruma düştü. 2 maçta rakipleri beraberliği yakaladı. 1 maçı 10 kişiyken beraberliğe çevirdi. 2 maçta da beraberlikten galibiyete geldi. Geri dönüş olarak mükemmel ama dönmeye gerek duymak kısmı can sıkıcı. Oturmaya çalışan bir takım diyelim.

Peki Markus sana soruyorum, sen Almanya'dan geliyorsun, Almanya'da da felaket yağmur olur, nasıl oluyor da orada zeminler pırıl pırıl da burada böyle, bir açıkla ya, farklı ne var ?

Ben açıklayayım, Markus'un memleketinde Belçika ile oynanan maç Esprit Stadion'da oynandı. Kimin kullandığı stat biliyor musunuz ? Bundesliga'da bile maç yapmıyor orijinal adı LTU, sponsor gelince adı Esprit olan stadyumu kullanan takım. Fortuna Düsseldorf. En son maçını bu statta 24 Eylül'de yapmış. Peki Almanya - Belçika maçından sonra ne zaman kullanacak ? 21 Ekim'de. Sen bir stadyumda 7 günde üç üst düzey maç oynatırsan, hele bunu hava şartları kötüleşirken yaparsan, ortaya Nisan ayında çamur deryasına dönen Ankara 19 Mayıs Stadyumu çıkartırsın.

Gelelim resime. Maç öncesi, tünelde Sabri'nin yanında bir adam duruyordu. Adı Murat Demirok. Koluna girmişti. Sabri ile konuşuyordu, Sabri de arkadaşlarıyla tanıştırıyor, bir şeyler anlatıyordu. Daha sonra Fatih Terim geldi. Sabri hocasını tanıttı. Eli ayağına dolaştı heyecandan. Normaldir, Terim ile karşılaşıp heyecanlanmamak mümkün mü ? Neyse Sabri'nin kolunda sahaya çıktı. Alkışlar, destekler. Ağzından 2 kelime döküldü. O kadar netti ki... "Çok Güzel" dedi sadece. Dahası bunu derken görmüyordu. Görme engelliydi. Altı nokta körler derneği İstanbul Şube Başkanıydı. Bizim hayranlık duyduğumuz, sevdiğimiz, bakmalara doyamadığımız stadı görmüyordu ama "Çok Güzel" olduğunu görüyordu aslında orada.

Şöyle de bir kampanyaya öncülük ediyor Murat Demirok. Girin, bakın, görün.

http://www.renklerherkesicindir.com/

Bu da Aslanlar da var tabii. Avrupa Şampiyonu, gururumuz olan Engelsiz Aslanlar;

http://www.galatasaray.org/basketbol/tekerleklisandalye/haber/11379.php

Namaste


Askere gidip, askerlik yaptığınız süre zarfında (5 veya 15 ay olabilir bu süre) veya herhangi başka bir işle uğraştığınızdan önünüzde veya elinizin altında teknolojik bir alet bulunmadığında hiç futbol ile alakalı bir şey izlemeseniz, dünya futbolunda yaşananlardan dolayı, kendi güncel futbol birikiminizde bir çok şeyin eksikliğini farkedersiniz. Ne bileyim Mario Mandzukic'in Edin Dzeko'nun 1 boy küçüğü olmuş olmasını, Edin Dzeko ve Maradona'nın damadının, Zidane'ın 48 veliahtından birisi olan Samir Nasri ile beraber City gibi bir takımı bir yerlere getirmesini felan kaçırırsınız. Bir kaç El Clasico, Arsenal'in 8 yediği maç gibi şeyleri izlemezsiniz. "Türk futbolu açısından ne kaçırırsınız" derseniz, cevabı vereyim. Hiç bir şey kaçırmamış olursunuz.

5 ay öncesinde ne muhabbeti dönüyorsa, hala aynı. Bakın, Ulusal Takım hala aynı aptalca argümanlarla eleştirilip, yazılara malzeme oluyor. Hala muhabbet "yerli teknik direktör. Mesut Özil." Dünyada 2 evrensel dil vardır arkadaş. Birisi müzik. Diğeri de futbol. Bu ikisinin de yerlisi yabancısı yoktur. İyisi ve kötüsü vardır. Amerika'nın Irak işgalinde Saddam'ın yanına koşturarak giden adamla aynı dili konuşmazsın mesela. Aynı hayatı da yaşamazsın. Ama üzerindeki Galatasaray eşofmanı senin onunla ortak dilindir. Yerli müzik grubumuz Pink Floyd veya yabancı müzik grubu Opeth felan yoktur yani. Burden vardır. Shine on you Crazy Diamond vardır. Şımarık vardır. Guus Hiddink vardır. Alex Ferguson vardır. Şenol Güneş vardır.

Size Hırvat maçı öncesi durumumuzu özetleyeyim; 2010 Dünya Kupası elemelerinde Türkiye 15 puan topladı. 2012 elemelerinde 17. 2 puan fazla. Aynı miktarda golü attık. 13 gol. Sadece bu elemelerde 1 gol fazla yedik. 11 gol. O grupta 10'da 10 yapan İspanya vardı. Bu grupta da Almanya. Bu kez barajdayız. Diğer seferde ise 2 maç kala elenmiştik. Bakın, son maçta da değil. Koskoca 180 dakika vardı. 2 maç. Şimdi, Terim futbolu isteniyor desen, kardeşim senin izlemekten keyif aldığın Terim ile almadığın Hiddink aynı işi yapmış. Rakamlar ile tabii. Ama buzdağının asla göremeyeceğin kısmı şu; Hiddink gerekli olan puanı, gerekli rakibinden almış. İkili eşleşme olsa, Almanya hariç her rakibini eliyor. Terim zamanı ise Belçika'ya 2 maçta da üstün gelemedik. Bu yüzden elendik zaten. Ama bunu görmemek mesele. Mesele sözde iyi futbol izlemek. Emin olun bunlar için bu lige Barça'yı getirsen, yine sıkılırlar, birisi bunları yensin diye ellerinden geleni yaparlar.

Bir de Mesut meselesi var. Adamın kariyerini planlayan insanlar kimse, böyle parmakla gösterilip takdir edilmesi gereken adamlar. Demişler ki, "müdür sen Türksün. Maçta da Türkçe sövüyorsun, Pepe'nin altına otururken şişe koyuyorsun, menemen yapıyorsun, gayet güzel Türkçe konuşuyorsun vs. vs. ama aynı zamanda Almansın. Gelecek planları yapılmış, her mevkii de alternatifleri ile belirlenmiş bir kadronun parçası olacaksın. Michael Ballack yerine Mesut Özil olacak artık. Alman Milli Takımı ile her şampiyonaya katılacaksın. Dahası tek olacaksın. Türkiye'ye gittiğinde zaten kimin nerede oynadığı belli değil hele hele Hamit dışında Almanya kökenlilerin oynadığını görmek maalesef mümkün değil. Orada takım arkadaşı helikopter baktı diye basına röportaj verip, daha sonra basının ilgisinden bıktığım için gittim diyenler, kameralara parmak sallayanlar, Ocak 2011'de son maçını oynamış olduğu halde kaleci olarak çağırılanlar, 5 aydır topa değmediği halde gelip direkt ilk 11 çıkanlar, koskoca sezon başlangıcından beri sadece ama sadece 90 dakika maça çıkıp, direkt grubun en kritik maçında ilk 11 başlayanları göreceksin, yani senin gibi direkt oynayanların değil, oynamayanların ilk 11 çıktığı ve maçı değiştirecek adam olarak lanse edildiği bir yere gideceksin. Seçim senin." demişler ve o da tabii ki kutuma gitmek istiyorum Acun Bey demiş. Sonra da kutusundan Real Madrid çıkmış işte. Sonra da Hamit gitti ne var derseniz, net olayım Mesut gitmese, gitmiş olduğu halde iyi oynamasa bırakın Hamit'i, Nuri bile gidemezdi. Hepsi, Bayern Münih'in dışında Şampiyonlar ligi'nde 1.torbada yer alan bir takıma bile gidemezdi.

Gelelim adı Süper olan lige. Hiç bir anında bir gram plan olmayan bir ligin içerisinde bir şeyler yazmak, Türk ruleti oynamaktan farksız. Bu ligin bu durumda olmasının Aziz Yıldırım genelinde Fenerbahçe'nin düştüğü durum, İskender Alın, İbrahim Akın, Tayfur Havutçu, Serdal Adalı, çıktığı hiç bir hava topunu faul yapmadan alamayan Ümit Karan ve olmazsa olmaz Bülent Başgaaan'ın içeride olmasının ve bu isimleri içeride tutan ve açıklanmasını beklediğimiz iddianamenin eseri olduğunu tabii ki söylemeliyiz. "Aaa siz bunlara şikeci diyorsunuz, sizin geçmişiniz temiz sanki" anlayabilirsiniz bu cümleden. Hayır böyle demiyorum. Suçları yüzüne okunmadan, neden içeride olduklarına dair bir iddianame yayınlanmadan, "delilleri karartırlar" şüphesi ile içeride olan adamlar bunlar. Tayfur Havutçu'nun Mayıs 9'da yaptığı iddia edilen şike için, Temmuz 10'da içeri alınmasını düşünürsek, diğer isimlerin de keza bu ve buna yakın tarihlerde içeriye alındığını düşünürsek, bir shift+delete veya bir faber-castell silgi almak zor şeyler 45-50 günde. Ama böyle anlayanlara veya anlamak isteyenler için açıklayayım.

Bu ligde geçmişi temiz bir futbol kulübü yoktur, olamaz da. Bunu göz göre göre de anlarsınız ama maalesef ispatlayamazsınız. Ne acı. Gerçek budur. Zalad 8 tane yedi derseniz, ki Zalad ilk 5 golü yemiştir ardından yedek kaleci oyuna girmiştir, bu lafların gelmesinin sebebi yediği 5.golde elinden kaçırdığı toptur, bu futbol üzerine konuşanların daima "şike" denince ilk konuştuğu bir olay olarak kalmaya devam edecektir. Bir taraf şikeci derken, diğer taraf karşı argüman sunacaktır. Bu videodaki yorumlar gibi. 5 kırmızı kart dersiniz, Kocaelispor maçında 100. dakikada Ahmet Dursun'un ofsayttan attığı gol dersiniz, dersiniz, dersiniz ve bunları tarihten bir yaprak olarak okursunuz, izlersiniz. Bunları kimse açıklamaz veya hatırlamaz. Hiç bir şey yoktur bu olaylarda belki de. Komplo teorisidir sadece. Belki de sadece hakem, oyuncu hatasıdır. Anlatırsınız ama anlatamazsınız, ispatlarsınız ama ispatlayamazsınız, açıklarsınız ama açıklayamazsınız. Kimse, neden transfer görüşmesi yaptı diye Tayfur Havutçu'nun içeride olduğunu ama Sezer Öztürk ile Emmanuel Emenike'nin dışarı da olduğunu da açıklayamaz. 2007-2008 sezonunun 4.haftasında maç öncesinde Hakan Balta'yı transfer etmek için futbolcuya ve yönetime teklif veren, aynı sezonun 31.haftasında Abdullah Avcı'nın İ.B.B.-Galatasaray maçının öncesinde teknik direktörlük teklif eden Galatasaray kısmının da üzerine düşmez. Düşemez. Çünkü 200 yıldır, "kötü oyna, seneye bizdesin" cümleleriyle o kadar adam alındı ki bu ülkedeki takımlara... Ha keza, 2009-2010 sezonunun Ankaragücü - Fenerbahçe maçı öncesi Serkan Kırıntılı'yı İstanbul'da görmeyen, gezdiği yerleri bilmeyen kimse de kalmadı mesela. Ben bile gördüm adamı mesela Bebek'te. Bağdat Caddesi taraflarında da görmeyen kalmadı...

Şike mevzuu uzun iş, kısa keselim. Temiz adam ve takım kalmayacak yoksa. Buraya Sergen'in 3'e 4 yakaladığı defansın üzerine gitmeyip geriye döndüğü, Ergun Gürsoy'u, Selçuk Dereli'nin 2006-2007 sezonu Türkiye Kupası yarı finalini, Karabükspor kalecisi Vjekoslav Tomic'in ligde 1 farklı kaybettikleri sadece tek maçta son dakikada gol aramaya gittiğini o maçın da Fenerbahçe maçı olduğunu, 2005-2006 sezonundaki Galatasaray - Kayseri Erciyesspor maçında Ümit Karan'ın golünden sonra direkleri tekmeleyenleri, "biz futbolu saha dışında da kazanmayı öğrendik" cümlesini, Vahap Beyaz'ın efsanevi düdüğünü felan anlatırsak, uçar gider mevzuu. Daha 2007-2008 sezonunda Semih'in 90+4'ün 6.dakikasında (rakam yalnış değildir altı) golü veren hakemin bir daha maç alamamasını, Hüseyin Göçek'in Fenerbahçe - Gaziantepspor maçından beri Fenerbahçe, 2009-2010 sezonundaki Galatasaray - İ.B.B maçından beri iç sahada Galatasaray maçı almadığını, Bünyamin Gezer'in bir anda düdük asmasına girip, hakem mevzuuna da girebiliriz. Böyle bitmez bu yazı.

Neticede yukarıda ismi yazılı olan veya olmayan isimlerin hepsi iddianameye göre "Pardon" filminin ya yeni oyuncuları ya da "hayal kırıklığının başkenti"nin ilk ve en ünlü vatandaşları olacaklar. Kendilerine o kadar güvenen bir kamuoyu oluştu ki, beklentilerin aksi inanılmaz bir durum yaratır. Yarı finale çıktık diyen Hırvatların durumuna düşer. Şimdilik burada kalalım.

Neden bu lige plansız dedik. Puzzle parçalarını birleştirelim.

- Şike ile ilgili gözaltılar başlıyor. Trabzonspor, Sivasspor, Fenerbahçe, Beşiktaş takımının yöneticileri de dahil olmak üzere bir çok futbolcu ifadeye çağırılıyor. İfadelerinin ardından gözaltına alınanlar, tutuklananlar ve serbest bırakılanlar oluyor. Fenerbahçe ve Sivasspor başkanı cezaevine gönderiliyor. Beşiktaş Teknik Direktörü de cezaevine gönderiliyor.

- Fenerbahçe ve Sivasspor'un başta olmak üzere bir çok takımı küme düşürüleceği veya puan silme cezasına maruz kalacağı, hatta ligin şampiyonsuz tescil edileceği bile yüksek sesle söyleniyor.

- Temmuz başında futbolla ilgili yetkili kişiler toplanıyor, Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi'ne katılacağını, ligin böyle tescil edileceğini, küme düşürülmeyeceğini vs. belirtiyor. Daha sonra, bu daha sonra da yaklaşık 45 gündür, Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi'nden ihraç ediliyor. Bu son gün yapılıyor. Kura çekiminden önce bizzat Uefa tarafından. Daha önce bir şey yok diyen Federasyon, daha sonra "müdür ya biz 50 yıldır herkese yaptığımız gibi yine o devekuşu rolünü oynadık, hiç bir şeyi üstelemedik, iddianame istemedik vs. vs. kafamızı kuma gömdük ama bu kez olmadı siz gitmiyorsunuz" dedi. Planlarını Temmuz 12'de gidecekleri yönünde yapan Fenerbahçe, Ağustos 25'te "gitmiyoruz"a çevirdi. Niang'ı, Lugano'yu, Santos'u sattı.

- Mehmet Ali Aydınlar ve federasyon, 14 Temmuz'da ligler ertelenmeyecek, süper kupa yapılacak dedi. 1 hafta sonra ligleri erteledi. 1 ay sonra 20 Ağustos'ta liglerin sistemini değiştirdi. Açıklama olarak da; "bunu bir deneyelim, beğenmezsek değiştiririz" dedi. Bu benim yorumum değil. Kendi yorumu. Koton'dan gömlek alıyoruz ya.

- Yıldırım Demirören başkanlığında kulüpler birliği toplanıyor ve "şikeye verilen cezalar düşürülsün hatta küme düşme de kaldırılsın" diyor. Hatta yeni ceza süreleri bile belirleniyor. Neden ? İddianame mi var ellerinde ? Varsa paylaşsınlar. Neden sanki bu isimler ceza alacaklarmış gibi davranılıp bu isimler kurtarılmaya çalışıyor. Suçluluğunu biliyorsanız, ki olduğunu düşünüyorsunuz ceza düşürmekle, bize de bildiğinizi söyleyin. Yıllardır "yasa, yasa, yasa" diye haykıranların bir anda "evet efendim, sepet efendim"e dönmesi neden ?

- Bu play-off sisteminin aşırı derecede LigTv dayatması olduğu gerçeğinden bahsetmiyorum.

- Dahası fikstürde Trabzonspor'un aynı günde hem lig, hem de Şampiyonlar ligi maçı yapacak olması gibi saçma olaylardan bahsetmiyorum bile.

Ne anlatırsan anlat, hepsi buraya +1 olarak gelecek sadece. Çok maç yapmalıyız, az maç yaptığımızdan böyle oluyor diyerek Play-Off'u koyabilirsin, kimse yemez.

Takımların durumu da bir o kadar enteresan. Şampiyonlar Ligine gidemediğinden buna göre transfer yapan ama Şampiyonlar Ligi'ne giden Trabzonspor'un kadrosu, idare eden yabancılardan kurulu. Didier Zokora ve Adrian dışındakileri "ben takımıma almazdım" derim sadece.

Fenerbahçe kadrosu ise dediğim gibi Şampiyonlar Ligi'nden atılma yüzünden böyle devşirilmiş bir halde. Son anda gelen sol bek, santrafor felan (neydi adları Güntekin, bunları ben çok izledim ama Güntekin) kadro derinliği açısından takımda. Ama kazanmasını biliyorlar. Kayseri deplasmanında ceza sahasına bile girmeden maç kazanabiliyorlar, içeride de kazanıyorlar, bir şekilde kazanıyorlar.

Beşiktaş ise önüne gelen Portekizli'yi takıma almakla o kadar meşguldu ki, bir ara dedim başkan da arada yalnışlıkla kendi yerine bir Portekizliyi başkan yapar da Beşiktaş'ı kurtarır mı, ama maalesef olmadı. Bir adamın %50 bonservisine 2.1 milyon Euro para verip, adamı kadroya almamak, mükemmel. Net olayım, takımın patronu Ricardo Quaresma-Simao Sabrosa'dır. İstediğini kadroya al(dır)ır, istemediğini al(dır)maz, istediği hocayı getir(t)ir vs. vs.

Galatasaray da tam sorunlu adamlara bir şans verelim, Terim'i getirelim, 2000 ruhu yapalım derken değişik bir şey oldu. Askerlikte şöyle bir laf vardır; "Sizi s..medik diye böyle oldunuz." Galatasaray'lı oyuncular geçen sene bu durumda idi. Bu sene bu işi yapacak bir komutan geldi başlarına. Ayrıca Emmanuel Eboue'ye de bir yer bulunamadıkça "lüks oyuncu" olarak gezmeye devam edecek. Sol açık, sağ iç, sağ bek, sol bek vs. Pitbull var bir de. Yok Volkan Arslan değil.

Orduspor taş gibi takım. Bursaspor geçen sene ile aynı. Aslında bir çoğu aynı. Dedim ya bir şey kaybetmezsiniz diye. İşte ondan...

Gereksiz bilgi; Şımarık, 17 dilde cover yapılmış bir parçadır.

23 Ağustos 2011 Salı

Jübile, BayKerahet, Twitter.

Giderayak sanal aleme bok atacak değilim. Az ekmeğini yemedik blogun da twitter'ın da. -hemen kötü anlama arkadaşım- Güzel insanlara ulaşma şansım oldu. Güzel arkadaşlar; ve hatta abiler / ablalar kazandırdı. Ancak allahsız şey rahatsız edici olmaya başladı. Dışarıdayken elime telefonu alıp twitter'a bakmak çevremi geçtim, beni de rahatsız eder oldu. Her şeyi takip etmek yorucu. Sürekli güncel kalıp, anlık takip kulağa güzel gelse de o kadar iyi değil. Son bir aydır çalışmaya da başlayınca eskisi gibi takip edemez oldum zaten. Farkettim ki, böylesi daha iyi. He bir de samimiyetsiz bir samimiyet ortamı var ki evlerden ırak. Neyse.

Madem bir yola girdik, kesip kurtulalım daha iyi. Böyle basın açıklaması kıvamında bir şey de bırakalım arkamızdan, şeklimiz olsun. eheh.

Kısaca, twitter artık uzak da, blog başka bir yerde belki bundan sonra. İki sene falan temiz emek verdik buraya. Yeri geldi övdük, sevdik; yeri geldi saydık, sövdük. Benden sonra kalanlara emanet.

ps: blogun temayla fazla oynamayın olm. ona çok kasmıştım.
ps2: twitterın ayrıca amınakoyim lan. demesem içimde kalırdı.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Engin Baytar Galatasaray'da!


Bu adamı oldum olası çok sevmişimdir. Yani hiç tanımasam olur. Adama sanki birileri "felaket yeteneklisin, deli çalım atıyosun aslanım" demiş de; o da "lan o zaman ben neden problemli değilim?" diyerek karakterini bulmuş gibi... Forma numarası belli olsun, ilk formasını ben alacağım...


Bu arada Miss Universe 2006 güzeli Felix askerden hepinize selam yolladı. geldiğinde zayıflama çayı reklamlarında oynayacakmış.

15 Temmuz 2011 Cuma

Aslolan Şereftir, Şeref de Beşiktaş

- Beni seviyor musun?
- Eee… (kem ve küm)
- Bi dakika bak şöyle yapalım. Beşiktaş’ı seviyor musun?
- Evet.
- Bak bunu rahatlıkla söylüyorsun. Bize gelince mi tutuluyor dilin?
- …

Adına sevgili denen zat-ı muhtereme seni seviyorum deme antrenmanları yaparken bünyeye yüklenen kondüsyonun adısın şanlı Beşiktaş. Tribünde çizdiğimiz o fırlama portreden eser kalmayan bir ağırbaşlılık içinde yüreğin sevdiğine bile ağız dolusu bir “seviyorum” diyemezken sana olan aşkımızı Fizan’a duyurabiliyorsak elbette var sebebi. Sevgili tarafından bile “kıskanılan” oluyorsan bu benim değil, senin eserin. İsteyen istediğini desin bana ve kimse aksini iddia etmesin. Çünkü ben sevmeyi senden öğrendim.

İlk sevdalar farklıdır, kolayca unutulmaz. Genellikle mahallenin havalı kızını seversin çocuk aklınla. O kız saçını okşar, yüzünü sever ve sırtını sıvazlar. Ama seni çocuk görür hep. Çocuk duyguna bakmaz da çocuk yaşına bakar. Onu gördüğün anda kalbinin ne kadar hızla çarptığını ölçmez de bücür boyunu ölçer. Sana hep sıcacık gülümseyişleri vardır. Sen bunu hep yürek çarpıntısı sanırsın. Öyle sanmak istersin. Hayal kurmak ve de kurduğun hayale inanmak. İnanırsın, umutlanırsın. Ta ki o kızın kolunda yalan, dolan ve katakulli eseri bulunan, edebi hiç takmayan hatta yukarıdan bakan, ama sırf kıza şirin gözükmek için yapmacık sevgi gösterilerinde bulunan o “lavuğu” görene kadar…

Oysa rivayete göre (ben hatırlamıyorum o günleri) daha 3-4 yaşlarımda dilime bir Metin-Ali-Feyyaz bestesiyle düşmüşsün sen ey şerefli Beşiktaş. Üstelik ne boyumu ölçmüşsün, ne çocuksu sevdamla dalga geçmişsin. Beni o bacak kadar boyumla seni sevebilmeye koşulsuz şartsız kabul etmişsin. Sonra -miş'ten -di'ye geçince sana dair hatıralarım, yani kendim ve kendiliğimden hatırlamaya başlayınca sana dair anılarımı, elele büyüttük biz bu sevdayı. Üstelik harbi sevdaydı. Sadece beyazı yoktu, en koyusundan siyahı da vardı içinde. Sadece sevgilim deyişler yoktu, acının dibini de yaşattın bana. Daha 12 yaşındayken içmek istedim ben Halilagic’in o zalim geri pasında. Dahası var. Meyhanem oldu Valeranga. Kah Takoz Recep’ti arkadaşım, kah İlhan, kah Nouma. Hani o çakırkeyf olunan gecelerin sonunda ille de sırtını sıvazlayan biri çıkar ya… Sen yenilsen de bize senin şerefini, duruşunu öğreten Şeref Bey, Baba Hakkı, Süleyman Seba… Tribünde Optik Başkan, Pembe Hasan, Koko Cavit, Cüce Ayhan, Hacıbaba… Sana içilen gecelerin sonunda teselli için bizimle de bir duble attı ve sırtımızı sıvazlarken onları hatırlattı bize hep, omzunda o beyaz havlusu ve sesinde o babacan tonla meyhaneci baba.

Üstelik o mahallenin güzel ablası gibi sağa sola mavi boncuk da dağıtmıyordun sen. Kırıtarak değil, dümdüz ve başı dik yürüyordun. Ayak seslerinden belliydi her nereye olursa olsun gelişin ve omzunda siyah palto, üzerinde beyaz atkıyla sen yüreklerimizi titretiyordun. Senin yanında yapmacık sevgilerden de, abla kovalayan lavuklardan da hiç görmedim ben. Sen öyle mağrur durdun ve ben sana tutuldum. Sen sadece var oldun, ben sana aşık oldum.

Sen bir kez bile seni sevip sevmediğimi sorgulamadın. Çünkü cevabını biliyordun. Ben binlerce kez seni sevdiğimi haykırdım cümle cihana. Daha çok bil ve daha çok sevil istiyordum. Yarın uyandığımda, bu gece bıraktığım iyi geceler öpücüğünün şefkati olsun istiyordum armanda. Seni her geçen gün daha çok sevmek için yakıyordum balataları. Layık olmalıydım sana. Bu yüzden kimse böyle sevilmemeliydi ve kimse öyle kolay kolay duyamamalıydı tarafımdan sevildiğini, senden başka.
El değmemiş bir sevdanın ses değmiş, yürek değmiş, emek değmiş iki bekçisiydik. Benim dünyam sendin. Dünya dedikleri ise bir mahalleydi yanında olsa olsa. Beşiktaş semtinde herkes bilirdi bizim sana ne derece tutkun olduğumuzu. Fakat bu kadar severken dahi sadece kendimize saklayamadık ve saklayamazdık seni. Paylaşmalıydık, paylaştıkça büyümeliydilk. Şeref Bey’in, Mehmet Şamil’in, Fetgeri’nin karşısına geçip Allah’ın emri peygamberin kavli muhabbeti yapacak kadar cesur değildik. Defalarca ayna önünde prova ettik. Daha işin tiyatrosunda korkudan, heyecandan ve karşımızda duran heybetin siluetinden altımıza ettik. Baktık ki böyle olmayacak bu iş, biz de aşkı bizden başka kimsenin anlayamayacağı şifrelerle ifade ettik. Adına beste dedik, deplasman dedik, çorba dedik. Sevdamızdan ötürü hiç baş eğmedik. Gizliyattan ziyade harbiyattan yanaydık. Edebiyatta değil, biz seni ecelde ve hayatta sevdik. Buluşmalarımız aşkımız gibi aşikardı. Randevu saatlerimiz şaşmazdı hiç. Gündoğdu idi kavuşma saati. Kavuştuğumuz yer cennetti. Bize sadece İnönü değil, senin ayak bastığın her yer mabetti. Gençliği mahvoldu diye bana dudak bükenlere acırım esas. Mahvolduysa da o gençlik, senin aşkın mahvetti.

Hasetinden çatlıyordu senden başka ne varsa. Günlerce aç ve susuz kalıyordu insanlar icabında. Ama bir saniye dahi olsa sensiz kalmak feci koyuyordu. Bunu ve bizi kimse anlayamıyordu. Aramıza türlü türlü engel koydular, aştık. Senin için dayak yedik, it kopukla dalaştık. Sanma ki bir an olsun korktuk ve kaçtık. Sen bizimle oldukça kaybedecek hiçbirşeyimiz yoktu. Bu yüzden severken sınırları aştık. Her defasında bizler de böylesine sevebildiğimize şaştık. Şunu bil ki koca çınar, biz sokakta yürürken bile Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin, Doruk değil, Beşiktaş’tık.

Biz seni şeref bildik, namus bildik. Sevdanı yemin bildik. Direnilerek, savaşılarak ve mücadeleyle kazanılan bir aşkın sonunda gelinin alnından öpercesine kutsal bildik. Şimdi seni itin çakalın ağzına yem etmeyiz. Adını mahalle kahvelerinde dedikodu öznesi diye belletmeyiz. Tüm dünya alem kötülesin seni varsın. Biz senin koynunda uyuduğumuz her gece, bir sonraki geceye kavuşmak için ölmeyiz.

Elalemin ağzı torba değil ki büzesin. Sana kara çalanı şerefinle düzesin. Tamam, ilk başta kızdım ben de. Leke geldi sandım, ayıkamadım mevzuya. Ama hangi leke cesaret edebilirdi ki sana bulaşmaya? Sırf bir takım çıkarlar ve dolambaçlar uğruna senin adına düşürülmeye çalışılan gölgeler varsa da serinletici diye bilinen gölgeleri yakmaya gidiyoruz inadına. Adalet önünde suçludur Beşiktaş diyorlar. Yer miyim ulan ben, işler mi bu bana? Bu dünyada yok ki adalet. Amerika’da bir veledin su püskürttüğü silah, Filistin’de bir bedenin katili oluyorsa hangi dünyadan ve hangi adaletten bahsediyorsunuz Allah aşkına?

Böyle karmaşık ortamlarda söylemeyi çok sevdiğimiz bir söz vardır ya hani. “Herkes kendi kapısının önünü süpürsün.” derler, süpürmüyorum ulan ben. Elimde faraş da var, süpürge de ama bulamıyorum bizim kapının önünde bir çöp tanesi ve bir toplu iğne başı kadar leke bile. Benim yerim, meskenim Topuk Yaylası değil. Aksi bir durumda, ortaya çıkan herhangi bir foyada topuklamak gibi bir gayretim de yok çabam da. Alnım açık, başım dik. Bulamazsınız en ufak bir kara, beyazın yanındaki rengimizden başka. Yerin yedi kat dibinden arş-ı alâya kadar araması da denemesi de bedava. Neyin kafasını yaşıyor ve neyin cakasını yapıyorsunuz ulan? Beşiktaş’ın adını katakulliyle anmak için dün de bugün de yarın da sekiz tane ciğer, on okka John Benjamin Toshack lazım adama.

Lanet olsun dünyaya yeni gelen çocuklara bıraktığınız şu dünyaya. Lanet olsun bu dünyayı terk ettiğiniz düzene. Çıkarınıza, menfaatinize, gösterişinize, asılan süslü püslü afişinize lanet olsun. Futbolu mahalle arasında iki taş ve bir meşinden ibaret görenler biziz. Rant kapısı, kurt sofrası haline getirenlerin yeri ve rengi başka. Başkası için vuslat ve rüya, bizim için tenekedir sizin düzeninizdeki her kupa. Beşiktaş’ta kaptanlık pazubandını takmış, hoca olarak kulübesinde volta atmış Tayfur’a, Seba’nın yeğeni Tayfur’a yüklenip karanlık sorgu odalarında basıyorsunuz ya soruları ardı ardına, benim sadece şu soruma cevap verin. Sizin yaratmaya çalıştığınız ve şimdi de erk için kurban aradığınız bu düzene kahrolsun endüstriyel futbol diyerek karşı çıkan var mı bizden başka? Bizim o derdi tasayı unutturan ve sevgiliyle buluşturan romantik oyunumuzu bu hale siz getirdiniz. Aksini ispat edene benden bir hipodrom, bir de şeref için feragat edilmiş kupa. Hadi beni de alın teknik takibe. Dava sürecini etkilemeye teşebbüsten tam dün Adalı Başkan ve Tayfur Hoca için tutuklama kararının çıktığı saatte alın götürün beni de. Sonra küçükken aşık olduğumu sandığım o mahalle kızının yanındaki eleman buyursun “bu ateş üflemeyle sönmez “ diye ve ben de güleyim kaba etimle.

Sen aldırma Beşiktaş, biz bunu da atlatırız. Bir gün birinden darbe alacaksa bu düzen, emin ol ki suratına tokadı biz patlatırız: Kim ne derse desin, benim Beşiktaşımsın sen. Kimsenin ne ettiğiyle ne etmediğiyle lekelenecek türden değilsin. Sen Şeref’in uğruna feda dediğisin. Sen benim ilk alın terim, sen benim ilk helal içkim, sen benim ilk ve sonsuz sevdam, sen benim mecburiyetimsin. Sen bana bu saatte ilan-ı aşk ettirecek tek kuvvetsin. Çakalın kol gezdiği yerde kartalın, şerefsizliklerin karşısında şerefin ta kendisisin. Senin ne tarlan yeşerdi ne buğdayın başaklandı. Sen bizim aşk tohumlarını bıraktığımız tarlasın. Sen bizim yediğimiz helal ekmeğin içindeki buğdaydan ötesine geçmezsin. Sen deplasman yoluna çıkarken validenin gazete kağıdına sardığı ekmek kadar helal, o ekmeği kazanan alın teri kadar şereflisin. Alem sana eğilsin, seni sevmeyen ölsün.

Yazı da, gece de şişe de bitti. Bir sarhoş bile sana bunları yazabiliyorsa düşün, temiz bir ciğerden ne sözler yazılır sana. Ama çok içiyorsam sebebi var anlasana. Ben her içtiğimde senin şerefine içiyorum. Şişe bitiyor, ben bitiyorum, şerefine yetişemiyorum.

Yaşasın şanlı şerefli Beşiktaş.
Yaşasın ey sevgilim Beşiktaş.
Gözlerim doldu ağlıyorum lan Beşiktaş.
Aslolan Şeref’tir, şerefin ta kendisi sapına kadar Beşiktaş!

Eyvallah…

14 Temmuz 2011 Perşembe

Süper Kupa Finalini Protesto Ediyoruz

Beşiktaş Taraftarı olarak adımıza leke çalınmasını hazmetmiyoruz. Bu işlere adı karışan takımın bizim sevdiğimiz, sahiplendiğimiz Beşiktaş'la alakası olmadığını görüp, bağrımıza taş basarak, kendi adımıza, Siyah-Beyaz formalı çocukları yalnız bırakmaya karar verdik.

Aklımızın erdiği yaştan itibaren çocuklarımıza miras bırakmak hayaliyle yaşadığımız Beşiktaş'ın adı temize çıkana dek, bu işin parçası olmayı reddediyoruz. Kimseyi protestomuza katılmaya vicdanen zorlamıyoruz. Bu tamamen kendi kararımızdır ve bize katılmak isteyen oluşumları protestomuza eklemekten onur duyarız.

Bizler;
Golsüz Eşitlik, Stalker Blog, Burası Kapalı, Ekşi Beşiktaş Son Kartallar, Şairler Parkı, Ters Manyel oluşumları olarak; Süper Kupa Finali'nin ve bu kirli oyunun parçası değiliz ve final maçını izlemeye gitmiyoruz.

1 Temmuz 2011 Cuma

Hangi Beşiktaş?


Geçenlerde Şeref Bey'i anmaya gittikten sonra bir yazıya başlamıştım. Sonunu getiremedim, tamamlayamadım. Hani fazla dolu olunca beceremedim. Elim, gücüm yetmedi. Biraz önce taslaklarda gördüm, sildim zaten. Ama şu cümleyi ayırdım:

Şeref Bey ölmemişti. Biz "Şeref'in çocukları" desek de aslında olamayınca, biz bazı değerleri koruyamayınca, biz bazı şeylere ses çıkaramayınca ölmeye yaklaştı.
Sözün özü: biz ettik, biz bulduk.
Gelelim son mevzuya.

Şu kombine fiyatlarının bile savunulduğunu gördüm ya, daha da diyecek bir şey yok. Yöneticilere küfür kıyamet ne geçirsek işe yaramıyor artık. Onlar "yarabbi şükür" desin, gerek yok. Taraftara bakalım.

Geçen seneki transfer fırtınasının ardından bazı arkadaşların kıçı başı ayrı oynamaya başladı. Çok iyi hatırlıyorum, iki sene önce YD'yi hiçbir insanevladı savunamazdı. Hatta ne savunması, bunu aklından geçirmeye cesaret edemezdi. Sonra ne olduysa geçen sezon başı oldu. İki transfer görünce aklını yitiren ekip, açık açık yönetim savunuculuğuna başladı. Bu sadece internet ortamı ile de alakalı değil. Birkaç senedir tanıdığım, yıllardır tribün kovalayan bir arkadaşım bile açık açık YD'yi tartıştı benimle, saatlerce hem de.

Ellerinde tek bir veri var: "YD olmasaydı bu yıldızları izleyebilir miydik, adam düzeliyor görmüyor musun?"
Hayır, görüyorum. Bir haltın düzelmediğini görüyorum, sadece doğru transferler yapılıyor yer yer. O da işin en kolayı, en basiti. Diğer şeyler o kadar kötü giderken hiç de umrumda olmayan kısmı.

21 yaşındayım.

Ne Baba Hakkıları, Şeref Beyleri yaşadım, ne de aklım başındayken sahada Metin-Ali-Feyyaz'ları gördüm.
O YD'nin ağzında sakız ettiği "Beşiktaşlı Duruşunu" hiçbir yöneticiden, sporcumuzdan görmedim.
Açtım, tarihe baktım, aşık oldum.
"Özkaynak Gelenektir, Gelecektir" sözü benim için sahaya inmedi hiç, pankartlardan bildim.
Çocukluktan beri "halkın takımı" Beşiktaş dedim.
Siyasi görüşüm tam o değildi ama dakika 85'de sol yumruğumu havaya kaldırıp "Gündoğdu"yu en içten ben söyledim.

Ben bu gözlerimle göremediğim, özlemini her gün hissettiğim, içime en saf haliyle işlediğim Beşiktaş'ı sevdim.

Şimdi sizin bu savunduğunuz başkan, izlediğiniz şeyler, ses çıkarmadığınız oluşum Hangi Beşiktaş?

Şairler Parkından:
Hangi Beşiktaş? #1, #2

12 Haziran 2011 Pazar

Ersan Gülüm iyi ki gelmedi

-Galatasaray’ın yaptığı hiç etik değil.
-Adam Beşiktaşlı!
-Profesyonel olmak lazım.
-Adana Başkanı da piyasayı yükseltmeye çalışıyor!

Türkiye liginin çirkinleşmesiyle, futbolla ilgilenmeyi bıraktığım şu son aylarda, gözüme bazı “transferde etik hareket” görünmez başlıklı durumlar çarptı. Aziz Yıldırım Trabzonla rekabet ettikleri için bu takımdan transfer düşünmemiş, Ersan Gülüm esasen Beşiktaşlıymış da neden Galatasaray bunu bile bile adamı istiyormuş…

Beşiktaş’ta kiralıkken yaşadığı talihsizlik sakatlıktan sonra sezonu kapatan Ersan, bu sezon Galatasaray’ın da transfer listesine girdi. (Yani galiba.) Hatta malumunuz, kulüplerin anlaştığı haberleri de ortada dolanmaktaydı. Beşiktaş ve Adanaspor arasında yapılan sözleşmede her ne kadar Ersan’ın öncelikli satın alma opsiyonu Beşiktaş’ta olsa da, siyah-beyazlı arkadaşlar Ersan’ın Galatasaraylı olma ihtimalinden bir hayli korkmuştu.

Haklılar da. İkinci bir Mehmet Topuz vakasının yaşanması hayli abes olurdu. Fakat #dayanveefsaneolersan nedir? Galatasaray'a hakarettir. Adam sürgüne gitmiyor, silah zoruyla oynatılmayacak, parasını kazanmaya devam edecek. Belki gönlünün geçtiği takımda değil, ama o takıma bir adım daha yaklaşmış olarak.

Beşiktaşlı arkadaşların “efsane” mantığını tartışmak bana düşmez tabii. Sadece yarım dönem forma giyen bi’ adam, sırf Twitter’a Beşiktaş formalı bir fotoğrafını koydu diye birden, Metinler, Feyyazlar, Aliler, Mehmetler gibi efsane olmuş olabilir. Üstelik Adana başkanı da dahil herkes Galatasaray’dan resmi teklif gelmediğini açıklarken, yine Twitter’a “Sizin için direndim ve kazandım” yazıp taraftarın gözbebeği olmuş da olabilir. -Neye direndin, kime direndin, bu da ayrı bi' tartışma konusu.

Üstelik durum şu ki, Galatasaray kulübü Adana’ya resmi olarak bir teklif götürmedi, oyuncuyla görüşmedi. Beşiktaş’ın durumunun netleşmesini bekledi. Ünal Başkan kesinlikle fiyat yükseltmedi. (Adana’nın bu beklentisinin olmasına rağmen.)

Fakat ilginç bi’ şekilde, başta Ersan da olmak üzere herkes Galatasaray’ın her yerde ben Beşiktaşlıyım diyen bir futbolcuyu renklerine bağlayacağını düşündü. Ersan, yaklaşık 'on maç izleyebildiğimiz kadarıyla' iyi stoper, transfer zamanı geldi, Galatasaray'ın stoper (sanırım tek eksiğimiz stoperdi) eksiği olan bi' takım olduğu ortada. Hal böyle olunca transfer dedikodularının dönmesi normal. Sonuç olarak Ersan dört stoperi olan takıma gitmeyi tercih etti, çünkü o renklere bağlıydı, bu da tamam. Peki ama ortada fol yok yumurta yokken bu kadar piyasayı karıştırmak, taraftarları birbirine düşürmek ne kadar doğru, ya da taraftarın bu konudaki tavrı ne kadar akıllıca?

Ben kendi adıma ve çevremdeki insanlara bakarak şunu söyleyebilirim ki, birçok Galatasaraylı, Ersan'ın gönlünün Beşiktaş'ta olduğunu bildiği için Galatasaray'a gelmesini istemedi, siyah-beyazlı kulüp anlaşmanın yapılığı haberini duyurunca da iki taraf da mutlu oldu.

Demem o ki sevgili arkadaşlarım, fanatizm kimliğimizi bir kenara bırakıp sadece yaşananları görsek ve "Biz aldık işte adamı 'koyduk mu?'" tavrından hızla uzaklaşsak, süper ligimiz gelecek sene daha izlenir olabilir. Umarız Ersan da kendi takımında, Beşiktaş'ta mutlu ve başarılı olur, bize de sadece güzel futbolunu izlemek kalır. Ben de bir Galatasaraylı olarak "İyi ki bize gelmedi" diyip, derin bi' nefes alırım.

31 Mayıs 2011 Salı

Kısaca Veli Kavlak



Veli Kavlak'ı izlemekten ziyade, hakkında konuşulanlardan tanıyoruz. Bir de sene başında Beşiktaş'a attığı gol ile akıllara iyice oturdu. Football Manager verileri %60-70 yeterli bir referanstır benim için. Oyuncu hakkında komple doğru detayları vermez ancak fikir sahibi eder. Eh, elde fırsat varken bir iki maçını da izleyelim dedik. İki maçta oyuncuyu tamamen tanımak zor ama "karakteri" tanımak açısından yeterli.

Aston Villa deplasmanında 4-2-3-1'in sağ kanadında oynamış. Geriye yardım ve orta sahada pres konusunda dikkatli. Sürekli maçın içinde ve pozisyonunu kaybetmiyor. Ekstra hızlı koşan biri değil ama seri ve atik oyuncu. Zor işlere kalkışmaz, yardımlaşır. Topsuz alanda boş bölgeleri kovalayıp pas ister. "Şok pres" dediğimiz olaydan haberdar. Ülkenin hantal defanslarının üzerine salınması yararlı olur. Örneğin bu maçta takımın attığı ikinci golde arkadaşıyla yardımlaştı. Daha sonra topu tam kaybetti ki anında presle geri kazandı. Sağ ayağıyla çok düzgün kesti. Veli'nin asistiyle golü attı takım. 75'den sonra da orta sahanın ortasına geçti taktik gereği. Orada da işe yarar bir izlenim verdi. Sahada alan doldurmayı, pozisyon almayı biliyor. Nitekim Rapid Wien'e turu garantileyen üçüncü golde orta sahada topu kapan ve golü başlatan isim yine Veli Kavlak.

Başlamışken bir de Beşiktaş'ın Rapid deplasmanındaki maçını izledim. O maçta yine aynı sistemde ancak bu sefer sol kanatta oynamış Veli. O maç gerçekten hiç ölçü alınacak gibi değil. Beşiktaş'ın maçın büyük kısmında hakimiyeti var. Rapid'in belki de tek organize olabilirdiği atak var. O da Yahsin Pehlivan'ın güzel pasını daha da güzel bir şekilde Veli'nin gole çevirdiği hücum. Yani böyle ekstra işleri de var diyebiliriz.

Özetle Veli; ilk 11'in değişmez elemanı olamaz direk. Ancak kadro derinliği açısından çok büyük nokta atış. 4-3-3'ün göbeğinde, 4-4-2'in kanatlarında ve 4-2-3-1'in kanatları ve forvet arkası mevkilerinde yararlanmak mümkün. Kendisinin bir röportajında ısrarla "asıl yerim orta saha" dediğini okumuştum. Ancak kanatta oynaması daha yararlı gibi. Mücadesi olduğu kadar teknik-taktik katkısı da olumlu. Genç olması da gözden kaçmasın. Bir patlama sayesinde seneye 11'in ideal oyuncusu kıvamına bile gelebilir. Hayırlısı olsun.

Bonus: Beşiktaş - Rapid maçında bir diğer transferimiz Tanju Kayhan sol bekte oynamış. Pek etkinliği yok. Anladığım kadarıyla çift ayağını kullanabiliyor. İsmail kadar hücumcu değil. Taktik anlamda yararlanmak daha mümkün gibi. Pozisyon bilgisi olarak daha öndedir yani. Normal şartlarda İsmail'den formayı kapması zor ama Tayfur'u fazla bilmediğimizden yorum yapmak doğru değil. Sağ bekte de "aranan adam" olmadığı aşikar.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Verdik Dertlerin Eline

Mutluluk izafidir.

Birinin mutluluktan anladığı, bir başkasının üzüntüsüne sebebiyet verebilir. Birini mutlu edebilecek herhangi bir şey bir başkasını tatmin etmeyebilir ya da birisi için oldukça önemsiz gözüken bir durum bir başkasına tarifi imkansız mutluluklar yaşatabilir.

İçinde barındırdığı herkesi acısıyla dahi mutlu edebilen bir şey varsa o aşktır. Aşk başa gelince izafiyet ortadan kalkar. Hisseden, hissettiren, seven, sevilen, vesile olan, tanık olan herkes mutludur, dahası mutluluğun bir parçasıdır.

Hepimizi çatısı altında toplayan aşk, Beşiktaş… Puan tablosuna baktığımızda memnun olabileceğimiz bir şey olmadığı aşikâr. Ama dedik ya, aşkın acısı bile ayrı güzel. Hani dedik ya, mutluluk izafi. Bu sene kahır şerbetinin tadını ezberlesek de, Beşiktaş’ı sahada görmek bile başlı başına bir mutluluk vesilesi değil miydi Allah aşkına? Siyah şort beyaz formayı bir halı saha maçında dahi görsek o elemanın takımını tutmuyor muyuz her birimiz? Sokakta top oynayan çocukların çığlığında bile bir Quaresma duyunca okşanmıyor mu yüreğimiz?

Geride bıraktığımız sezona ilişkin manşetlerde Beşiktaşlı için genelde hüsran, hayal kırıklığı, burukluk yazar. Ama onlar profesyonel manşetlerdir sonuçta, para için ve belli bir süreliğine oradadırlar. Birnevi dönen çarkın sözcülüğünü yaparlar. Esas olan Beşiktaşlıların gönlünde yer alan başlıklardır, gerisi vız-tırıs hava yollarının devamlı yolcusudur.

Beşiktaşlı bu sene yanlışı en başta yaptı belki de. Yapılan transferlerin ve içine girilen yeni sürecin verdiği ara gazını prospektüsteki yan etkiye göz atmaksızın aldık kabul ettik. Hazmedemedi bünye, helak ve bitap düştük. Oysa Guti gelirken, Quaresma üçlü çektirirken, Portekiz üçlemesi havaalanlarına sığmazken biz böyle düşünmemiştik. Bileti Dublin’e aldık ama Kayseri’ye gidecek kadar benzin koyduk depoya. Ligde direksiyona yüksek promil alkolle oturduk çoğu kez ve bu sebepten maruz kaldığımız çevirmelerde şiş ve kebap olduk.

Bu noktada halen ısrarlıyım. Beşiktaş’ı dünya kulübü yapmak, Beşiktaş’ı dünyaya uydurmak uğruna bildiğimiz, sevdiğimiz o Beşiktaş’tan taviz vermek demek değildir. Bizim için aslolan mesele, gelecek nesillere Beşiktaş’ı bir dünya kulübü olarak bırakmak değil, Beşiktaşlı bir dünya bırakmaktır. Bu Beşiktaş dünyasında herkes kendini ve etrafını arıtacak ve aydınlatacaktır. Bu Beşiktaş dünyasında herkes Beşiktaş’a ve Beşiktaşlılığa sahip çıkacaktır. Gol her zaman dünya çapında forvetlerden gelmez, Takoz Recep’in röveşatasıyla ve üstelik yanlış kaleye de isabet edebilir. En iyi ara pasını her zaman Guti atamayabilir ama en kalleş geri pası hep Halilagic’ten gelir. Bir gün santrafor kaleci eldivenlerini giyip panter kesilebilir, başka bir gün kartal kalesinden Londra semalarına öpücük konduran bir asist gelebilir. Diyeceğim o ki Beşiktaşlı Beşiktaş’tan gelecek olan her şeye alışık, hazır ve razı olmalıdır.

İyi günde sahip çıkmak, ardında yürümek ve mutluluk konvoylarına katılmak kolaydır. Önemli olan kötü günde, gelecek iyi günlerin habercisi olmaktır. Oysa hayal kurmanın en bilindik kalleşliğidir hiçbir zaman gerçeğe dönüşmeyecek olması. Ama kapılırsın, ister istemez kapılırsın. Yeter ki hayalinin içinde ihtiraslar ve bunlardan kaynaklanan kıyımlar olmasın. Hakan topu doksandan çıkardığında değil, kornerde boşa çıktığında alkışlansın bir kere de. İsmail’in şutu tribünlere de gitse o ıslık sesi yerine o şutun gol olduğu gün geldiğinde yaşanacak gol sevinci ufak ufak hücrelere zulalanmaya başlasın. Guti ayağına her top alışında beklentimiz tereyağından çekilmiş kıl olmasın. Bobo için bir kere de topa yetişemediği zaman alkış kopsun statta.

Hak vereceksiniz; çocukluk çağlarımızda hepimiz daha mutluyduk. Sadece çocukluğun vermiş olduğu bir mutluluk değildi bu. O zaman dünyamıza imkansızlıklar hakimdi belki ama, belki de bu imkansızlıktı o dönemki mutluluğa imkan sağlayan. Formayı sadece topçunun üzerinde görürdük. Herhangi bir beyaz kıyafetin üzerine bir Beşiktaş arması diker ve o an hepimiz Beşiktaş’ın forveti oluverirdik. O zamanlar futbolcularla böyle bugünkü gibi sosyal medya sitelerinden sanal arkadaşlıklar edinip bunlara güvenerek enseye tokat olayına girdiğimiz olmazdı. Adına “tribün” denen ve milyonlarca Beşiktaşlının o akşam oynanan maçtaki yürek çarpıntısını dışa vurmakla görevli şanslı azınlık, maçlarda görürdü futbolcuları. Isınmaya çıktıklarında oley çekilirdi. Buluşma ve temas bundan ibaretti. Ama daha samimiydi. Futbolcu elini yüreğine koyar, taraftarın alkışı ciğerinden kopardı. Arada ağabeylerimiz antrenmana baklava götürürlerdi. Onların ağzı tatlanırdı, biz akşam spor haberlerinde izlerken tatlının şerbetinden gıyaben nasiplenirdik.

Futbolun belli başlı klasiklerdi vardı ezelden beri, bundan sonra da olmaya devam edeceği gibi. Ama Beşiktaş mabedi, futbol klişelerinin sınıfta kaldığı, ceza olarak tek ayak üzerinde bekletildiği yer oldu hep. Sosyal boyutu zaten malum, kimler kimler orada ters köşeye yatmadı ki… Kimler yüceltilip baş tacı edilmedi ve yine aynı şekilde kimler kılına bile dokunulmadan oradan dayak yemedi ki…

Fakat bunun yanında; -işin en enteresan ve güzel tarafı da bu olsa gerek- bizim maçlarda taraftarın oyuna katkısı da çok olmuştur hani. Az evvel değindik ya, golleri her zaman en iyi forvetler atmaz. Bunun en büyük ispatıdır Beşiktaş tribünleri. Bir gün bir bakmışsınız, cefakâr eski açık ortalamış, yeni açığın direkten dönen kafasını Kapalı tamamlamış ve ilerleyen dakikalarda başka gole gerek kalmayınca maç 1-0 Beşiktaş’ın üstünlüğüyle sona ermiştir. Ya da Vedat kaptanın sol taraftan getirdiği topu alan Baba Hakkı, çalımlarla ceza sahasına girerken penaltı noktasında demarke durumdaki Optik Başkan’ı görmüş, yıldız oyuncunun plasesinde top yalan dünyanın solundan ağlarla buluşmuştur. Ertesi gün maç yazısında Kâzım Kanat, Beşiktaş’ın cesur yüreği Çarşı’yı överken Mehmet Işıklar’ın attığı mükemmel gole şapka çıkardığını belirtmiş, hepimizin ahrazlığına dil olmuştur.

Transfer sezonuna girerken kuvvetle muhtemel kayışı koparacağımızı bilsem de –hevesinizi kırmak istemem ama- şu ruhu transfer etmeye bakalım derim, adı geçen veya gönüllerde yaşatılan dünya yıldızlarından önce. O ruhun maliyeti yalnızca Beşiktaşlılığı her şeyin önünde tutmaktır. Bonservisi elinde ve Beşiktaş’a fedadır. Karın tokluğunu bile iter tozlu raflara ve sırf Beşiktaş’a aç kalmamak için atar kendini sahalara. Her mevkide oynar, joker gibi adamdır. Her takım kadrosunda onu barındırmak ister. Biz onu tüm gücümüzle sahaya verebilirsek eğer, emin olun o da bizi utandırmayacak ve sahada basmadık yer bırakmayacaktır. Yeri gelir çizgiden çıkartır topu, pozisyonun devamında rakip ceza yayı üzerinde kazanılan bir frikikten golü atar ve kapalıya koşar. Her maçın yıldız odur, akan her damla terde onun emeği tüter. Ama on numara tevazu sahibidir gel gör ki. Kendini göstermez olduğu gibi. Her seferinde başka bir bedene bürünür ve çizdiği silüeti sevdirir bizlere. Bazen Toraman olur isyankârlığıyla. Sonra bir de bakmışsınız Beşiktaş’ın çocuğu olmak istemiş, Necip’in bedeninde can buluvermiş. Quaresma’nın ayak dışına kondurduğu öpücük Almeida’nın alnına konuverdiğinde hadiseyi gören herkes –biz de dahil- Quaresma ortaladı, Almeida attı sanarız. Oysa kazın ayağı öyle değildir. Hepimizi sevince boğan o an, sadece bir golden, meşin yuvarlağın üç direğin arasını istikamet edinmesinden ibaret değildir.

Şöyle bir bakın oynanan tüm maçlara. Bu anlatmaya çalıştığımız ruhun ortaya çıktığı tüm maçların bir ortak noktası vardır. Bu ortak nokta şudur ki, istenen atmosferin oluştuğu her maçta Beşiktaşlılık duygusu kazanma duygusunun önüne geçmiştir. Mersin İdman Yurdu kupa maçında o yağmurda az ama öz Beşiktaşlı yine flarmoni orkestrasına giderini yapmıştır. Şeref Bey’deki Antalya maçında herkes son dakika gelen galibiyet golüne sevinmeyi bırakmış, birbirine sarılıp teselli eden Hakan ve Hilbert’i alkışlamıştır. Olimpiyat Stadı’na o zorluklar içinde akın eden binlerce Beşiktaşlıyı gördükten sonra; tabelada Beşiktaş 2-1 mağlup yazsa da benim nazarımda sezonun en farklı galibiyetini almıştır. Ve daha fırından yeni çıkmış bir örnek; mabetteki son buluşma olan Eskişehir maçında yenen gole rağmen söylenmeye tüm ritmiyle devam eden beste, daha goller gelmeden Beşiktaş’a 3 puanı kazandırmıştır. Bir de tersini düşünün; fark atarız, gözü kapalı yeneriz, futbol değil çayda çıra oynarız denen her maçta karın ağrısı yaşanmış, beklentiler hayal kırıklığına dönüşmüş, gece nöbetlerle noktalanmıştır.

Devamlı tribün kovalayan ağabeylerimiz-arkadaşlarımız benden daha iyi bilirler. Onca yol ve cefa çekildikten sonra şehre mağlup dönüldüğünde “bir dahaki deplasmanda ben yokum hacı” diyenler, 15 gün sonra “oğlum kaç otobüs gidiyoruz?” diyen ilk insanlardır. Siyahın kontrastı beyaz, acınınki aşktır. Siyah bazen, hatta çoğu zaman beyaza baskın gelebilir ama acı ile aşk arasındaki tüm derbilerde kazanan –eğer göstermelik değilse- aşktır.

Tüm bunların ışığında, bu sezonun çok kötü geçtiğini düşünen herkese bir kez daha sormak isterim: Halâ her şeyin çok kötü gittiğini mi düşünüyorsunuz? Eğer öyleyse hakikaten bazı şeylerin değil, her şeyin değerinin kaybedilince anlaşıldığına inanmaya başlayanlardan olurum ben de. Şimdi kötüleyip burun kıvırdığımız birçok şeyi yokluklarında öyle bir özleyeceğiz ki, benden söylemesi. On sene belki her maç yine mi denilen İbrahim Üzülmez’i, hangimiz arada bir yâd etmiyoruz ki. Dileğim bu şekilde andığımız değerlerin çoğalmamasından ibaret. Çünkü şimdi kırık dökük yanlarından, pek konforlu olmayan koltuklarından, kolonlarındaki çatlaklarından sızlandığımız İnönü’yü de özleyeceğimiz günler gelecek. Her şeye rağmen kaleyi hafif sol çaprazdan gören bir serbest vuruşta zaman zaman Nihat’ı arayacak gözlerimiz. O çok kızdığımız Baki’yi her penaltıda olmasa da hatırlayacağız arada bir, penaltı atmadan gittin lan diye hayıflanacağız. Kaybettiğimiz canımız Optik abiyi zaman zaman acıkmamız vesilesiyle anıp yine maziye dalacağız. Ama gelecek sezon başladığında kimse geride bıraktığımız sezon kaybedilen maçlar ya da kaçan goller için ağlamayacak, ah çekmeyecek, bir sigara yakmayacak. Demem o ki tabela gidecek, ışıklar sönecek, perdeler kapanacak ve biz yine Beşiktaş’la baş başa kalacağız.

Var mısınız şimdi Beşiktaş’tan varlığından başka hiçbirşey beklemeden yeni sezon için beste karalamaya? Var mısınız Beşiktaş çıkış tünelinden çıktığında “sahaya çıktın ya, o da yeter” duygusunu hissettirmeye? Var mısınız herhangi bir kartal parçasına topu kaptırdığı zaman moral vermeye, golü kaçırdığında alkışlamaya? Hazır mısınız edilen bin tövbe de olsa binbirinci kez bozmaya? Söyleyin başka bir duygu varsa böyle kutsal. Var mısınız Beşiktaş’a her an aşık olmaya?

Hangimiz nelerden vazgeçmedi ki hayatta?
Beşiktaş hak etmiyor mu bu kadarını?
Sevdiğimiz kızın adını ah ulan ah diye söyleye söyleye az mı körkütük sarhoş olduk?
Mahallede köşebaşında sırf onun gelişini görmek için az mı sebepsiz yere volta attık?
Hastalanan bir çocuğun başında hiç mi beklemedik?
Komaya mı girmedik olmadık şeyler için?
Olmuş sabahın beş buçuğu, uykusuzluğuma hayıflanıyorsam zayıflanmaların tillahındayım demektir. Biz ki ne badirelerde serden geçmiş, neler, kimler uğruna “her şeye değer” demişiz.

Senden esirger miyiz sandın koca çınar?
Bestede de dediğimiz gibi başın öne eğilmesin sakın. Biz halimizden memnun, aşkımızdan Mecnun’uz. Varlığından daha has bir mutluluk sebebi yok, haberin olsun. Sakın bizi üzdüğünü düşünüp üzme kendini. Sen bizi en dipsiz kuyulara dahi girsek bulup çıkaransın. Sen bizi düşünme. Biz burada seni bekliyoruz ve Turgay kardeşimin teskere alışını kibarca bildirdiği mesajdaki gibi verdik dertlerin eline. Unutma, ardında milyonlarca askerin var ve sen her askerin şafağındaki doğan güneş; senden bir an olsun umudu kesenin iki cihanda gelmesin bir araya iki yakası.

Biz yaşadığımız alemi aştık, ne kadar alem varsa o kadar sözümüz var.
Vay arafta kalanların haline.
Başımıza yıkılsa da bu dünya, üstümüze üstümüze gelse de duvarlar; sayende yine verdik dertlerin eline!