Bay Kerahet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bay Kerahet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2011 Salı

Jübile, BayKerahet, Twitter.

Giderayak sanal aleme bok atacak değilim. Az ekmeğini yemedik blogun da twitter'ın da. -hemen kötü anlama arkadaşım- Güzel insanlara ulaşma şansım oldu. Güzel arkadaşlar; ve hatta abiler / ablalar kazandırdı. Ancak allahsız şey rahatsız edici olmaya başladı. Dışarıdayken elime telefonu alıp twitter'a bakmak çevremi geçtim, beni de rahatsız eder oldu. Her şeyi takip etmek yorucu. Sürekli güncel kalıp, anlık takip kulağa güzel gelse de o kadar iyi değil. Son bir aydır çalışmaya da başlayınca eskisi gibi takip edemez oldum zaten. Farkettim ki, böylesi daha iyi. He bir de samimiyetsiz bir samimiyet ortamı var ki evlerden ırak. Neyse.

Madem bir yola girdik, kesip kurtulalım daha iyi. Böyle basın açıklaması kıvamında bir şey de bırakalım arkamızdan, şeklimiz olsun. eheh.

Kısaca, twitter artık uzak da, blog başka bir yerde belki bundan sonra. İki sene falan temiz emek verdik buraya. Yeri geldi övdük, sevdik; yeri geldi saydık, sövdük. Benden sonra kalanlara emanet.

ps: blogun temayla fazla oynamayın olm. ona çok kasmıştım.
ps2: twitterın ayrıca amınakoyim lan. demesem içimde kalırdı.

1 Temmuz 2011 Cuma

Hangi Beşiktaş?


Geçenlerde Şeref Bey'i anmaya gittikten sonra bir yazıya başlamıştım. Sonunu getiremedim, tamamlayamadım. Hani fazla dolu olunca beceremedim. Elim, gücüm yetmedi. Biraz önce taslaklarda gördüm, sildim zaten. Ama şu cümleyi ayırdım:

Şeref Bey ölmemişti. Biz "Şeref'in çocukları" desek de aslında olamayınca, biz bazı değerleri koruyamayınca, biz bazı şeylere ses çıkaramayınca ölmeye yaklaştı.
Sözün özü: biz ettik, biz bulduk.
Gelelim son mevzuya.

Şu kombine fiyatlarının bile savunulduğunu gördüm ya, daha da diyecek bir şey yok. Yöneticilere küfür kıyamet ne geçirsek işe yaramıyor artık. Onlar "yarabbi şükür" desin, gerek yok. Taraftara bakalım.

Geçen seneki transfer fırtınasının ardından bazı arkadaşların kıçı başı ayrı oynamaya başladı. Çok iyi hatırlıyorum, iki sene önce YD'yi hiçbir insanevladı savunamazdı. Hatta ne savunması, bunu aklından geçirmeye cesaret edemezdi. Sonra ne olduysa geçen sezon başı oldu. İki transfer görünce aklını yitiren ekip, açık açık yönetim savunuculuğuna başladı. Bu sadece internet ortamı ile de alakalı değil. Birkaç senedir tanıdığım, yıllardır tribün kovalayan bir arkadaşım bile açık açık YD'yi tartıştı benimle, saatlerce hem de.

Ellerinde tek bir veri var: "YD olmasaydı bu yıldızları izleyebilir miydik, adam düzeliyor görmüyor musun?"
Hayır, görüyorum. Bir haltın düzelmediğini görüyorum, sadece doğru transferler yapılıyor yer yer. O da işin en kolayı, en basiti. Diğer şeyler o kadar kötü giderken hiç de umrumda olmayan kısmı.

21 yaşındayım.

Ne Baba Hakkıları, Şeref Beyleri yaşadım, ne de aklım başındayken sahada Metin-Ali-Feyyaz'ları gördüm.
O YD'nin ağzında sakız ettiği "Beşiktaşlı Duruşunu" hiçbir yöneticiden, sporcumuzdan görmedim.
Açtım, tarihe baktım, aşık oldum.
"Özkaynak Gelenektir, Gelecektir" sözü benim için sahaya inmedi hiç, pankartlardan bildim.
Çocukluktan beri "halkın takımı" Beşiktaş dedim.
Siyasi görüşüm tam o değildi ama dakika 85'de sol yumruğumu havaya kaldırıp "Gündoğdu"yu en içten ben söyledim.

Ben bu gözlerimle göremediğim, özlemini her gün hissettiğim, içime en saf haliyle işlediğim Beşiktaş'ı sevdim.

Şimdi sizin bu savunduğunuz başkan, izlediğiniz şeyler, ses çıkarmadığınız oluşum Hangi Beşiktaş?

Şairler Parkından:
Hangi Beşiktaş? #1, #2

31 Mayıs 2011 Salı

Kısaca Veli Kavlak



Veli Kavlak'ı izlemekten ziyade, hakkında konuşulanlardan tanıyoruz. Bir de sene başında Beşiktaş'a attığı gol ile akıllara iyice oturdu. Football Manager verileri %60-70 yeterli bir referanstır benim için. Oyuncu hakkında komple doğru detayları vermez ancak fikir sahibi eder. Eh, elde fırsat varken bir iki maçını da izleyelim dedik. İki maçta oyuncuyu tamamen tanımak zor ama "karakteri" tanımak açısından yeterli.

Aston Villa deplasmanında 4-2-3-1'in sağ kanadında oynamış. Geriye yardım ve orta sahada pres konusunda dikkatli. Sürekli maçın içinde ve pozisyonunu kaybetmiyor. Ekstra hızlı koşan biri değil ama seri ve atik oyuncu. Zor işlere kalkışmaz, yardımlaşır. Topsuz alanda boş bölgeleri kovalayıp pas ister. "Şok pres" dediğimiz olaydan haberdar. Ülkenin hantal defanslarının üzerine salınması yararlı olur. Örneğin bu maçta takımın attığı ikinci golde arkadaşıyla yardımlaştı. Daha sonra topu tam kaybetti ki anında presle geri kazandı. Sağ ayağıyla çok düzgün kesti. Veli'nin asistiyle golü attı takım. 75'den sonra da orta sahanın ortasına geçti taktik gereği. Orada da işe yarar bir izlenim verdi. Sahada alan doldurmayı, pozisyon almayı biliyor. Nitekim Rapid Wien'e turu garantileyen üçüncü golde orta sahada topu kapan ve golü başlatan isim yine Veli Kavlak.

Başlamışken bir de Beşiktaş'ın Rapid deplasmanındaki maçını izledim. O maçta yine aynı sistemde ancak bu sefer sol kanatta oynamış Veli. O maç gerçekten hiç ölçü alınacak gibi değil. Beşiktaş'ın maçın büyük kısmında hakimiyeti var. Rapid'in belki de tek organize olabilirdiği atak var. O da Yahsin Pehlivan'ın güzel pasını daha da güzel bir şekilde Veli'nin gole çevirdiği hücum. Yani böyle ekstra işleri de var diyebiliriz.

Özetle Veli; ilk 11'in değişmez elemanı olamaz direk. Ancak kadro derinliği açısından çok büyük nokta atış. 4-3-3'ün göbeğinde, 4-4-2'in kanatlarında ve 4-2-3-1'in kanatları ve forvet arkası mevkilerinde yararlanmak mümkün. Kendisinin bir röportajında ısrarla "asıl yerim orta saha" dediğini okumuştum. Ancak kanatta oynaması daha yararlı gibi. Mücadesi olduğu kadar teknik-taktik katkısı da olumlu. Genç olması da gözden kaçmasın. Bir patlama sayesinde seneye 11'in ideal oyuncusu kıvamına bile gelebilir. Hayırlısı olsun.

Bonus: Beşiktaş - Rapid maçında bir diğer transferimiz Tanju Kayhan sol bekte oynamış. Pek etkinliği yok. Anladığım kadarıyla çift ayağını kullanabiliyor. İsmail kadar hücumcu değil. Taktik anlamda yararlanmak daha mümkün gibi. Pozisyon bilgisi olarak daha öndedir yani. Normal şartlarda İsmail'den formayı kapması zor ama Tayfur'u fazla bilmediğimizden yorum yapmak doğru değil. Sağ bekte de "aranan adam" olmadığı aşikar.

17 Mayıs 2011 Salı

Sensiz Geçen Günlerin



Tribün için sezonu kapattık. Haftaya son bir deplasmanı.

Hikaye. Artık "bari gençler oynatılsın" da demeyeceğim. Şu maçta "altyapıdan takviyeler" dediğimiz şey Rıdvan ve Atınç ise, Sivok'un sakatlığında oyuna Furkan değil Samsunlu giriyorsa, Onur en fazla 30 dakika şans bulabiliyorsa geçelim bunları. Bizim altyapı fantezilerimiz izleyebildiğimiz genç takım maçları ve kiralık giden oyuncular için Rizespor, Bucaspor maçlarıyla sınırlı kalmaya devam edecek, eder.

Onur Bayramoğlu "biz altyapı savunucularını" utandırmadı sahada kaldığı sürede. Guti ile devam edilecekse, yedeği bellidir işte. Omuzlarına biraz yük koyup izlemek gerek. Necip'in ver-kaç'ları bir süre sonra neticeye de ulaşır. Boş alanlara ölüm, Forza Necip! Rıdvan, bekten öte iyi bir kanat yedeği olur. Bir sene sonra A takımla maça çıktı, iyidi yine de; ama hücumda. Fernandes, bir şekilde kalmalı. Gerisi bildiğimiz gibi. Beşiktaş'ın çizdiği yol başka bir yazıya kalsın.

Son sezonunda adama yapılanlar da belli. Bobo şu maçta bir "elveda" performansı için sahaya sürülmüyor. Hain Bobo! Haftaya Quaresma ve Simao yok. Almeida'ya da izin verilir belki. Antep deplasmanında oynatılır mı ne dersin? Bobo'nun yerinde olsam "hadi ya" der bu sefer de ben giymem formayı. 5 yıllık birlikteliği sms'le sonlandırmak gibi. Vefalı kulüptür Beşiktaş. Hangi Beşiktaş?

Sahadakiler, tribündekilerin son hevesine; son bir güzellik yaptı. Geçen sene de buna benzer bir kapanış yapmıştık. Ayrı bir duygu var şu maçlarda, ayrı güzellik.

Son kez Formanda Ter, Efsane Yazdın Tarihe Beşiktaş, Göndoğdu ve verilmesi gereken mesajlar. Maç bitince baktım şöyle bir Şeref Bey'e. Burası bükülmüş koltukları, eskimiş zemini, kirlenmiş duvarlarıyla güzel. Hatta 2 katlı kapalı/3 katlı açık uyumusuzluğu ile. Modern Stat istemiyorum. Öldürmeyin duyguları.

Uzun bir ara var şimdi, sabah bu psikolojiyle uyanıp "özlemeye" başladım.
Sensiz geçen günlerin!

12 Mayıs 2011 Perşembe

Bobo Giderken




Gol istatistiği vermiyorum. İyidi, kötüydü tartışmak istemiyorum. Bir altyapı oyuncusu gibi "ellerimizde pişen" Bobo, gideceğini açıkladı. Zaten beklendik gelişmeydi. Kupa sevincini kursağımızda bıraktı inceden.

Verdiklerin küçümsenemez. En verimli çağında hakettiğin değeri göstermeyenlere teşekkürler. Bobo gider, yerine birileri gelir. Bobo'dan daha fazla gol atar. Eyvallah. Derdimiz o değil zaten. Burada bin kere yazdım altyapı'nın maddi'den öte, manevi değerini. Bobo da öyleydi işte. Altyapıdan çıkan herhangi bir oyuncu gibi.

Kazanmayı, kaybetmeyi, haksızlığı... ve hatta dünyanın çoğu yerinde göremeyeceği "gönül" şikesi yapmakla suçlanmayı. Bobo'm, yolun açık olsun.

Son kez: Çok babasın Bobo, çok harikasın.


2 Mayıs 2011 Pazartesi

Özkaynak Geleceğimizdir (vol. bilmemkaç)


Maça dair kısa özet geçeyim. Volkan Ekici'yi özellikle çok beğendim. Onun dışında oyunda kaldığı sürece Doğukan da iyidi. Kaptan Oğuz Ceylan, sağda solda "abi sağ bek transfer etmeyelim, Oğuz'u kazanalım" diye ağlamamı boşa çıkartmadı. 93'lü ekipten Ömer Faruk da umut verdi. İyi yıprattı rakip defansı. Bir de golü var. Galatasaray'a karşı 3-1 kazandık.

Sahadaki 11 güzel çocuğun hakkını teslim edecek kadar değerlendirme yapamayacağım. Cartalete yapacaktır zaten, işin usta eli orada. Benim gözümde hepsi dünyanın en yetenekli oyuncuları. Hatalarını görmem pek mümkün değil. Ama o hayaller uzun sürmüyor işte. Daha maçın devre arasındayken haberlere bakıyorsun, Egemen Beşiktaş ile anlaştı diyorlar.

Doğru-Yanlış haber; o değil. Önemli olan zihniyetin o olması. A2'nin kaptanı Oğuz Ceylan'ı görüyorsun. Takımı sahipleniyor. İyi de oynuyor. Hakkını veriyor bandın da, formanın da. Sonra eve geliyorsun; Guti gidecek, gitmek istedi, gitti vs. Guti kim? Beşiktaş'ın son kaptanı. Haşa, reyiz mertebesine koyduğumuz adamı bir günde aşağı indirmiyoruz. Ama o bant Guti'de değil de, yıllardır bu formayı giymiş, altyapıdan gelme bir oyuncumuzda da olabilirdi diyorsun.

Sen kafanda Ömer Faruk'u yedek forvet olarak görüyorsun mesela. Eve gelince açıyorsun taraftar forumlarını; Forlan gelsin. Sağ beke Oğuz Ceylan'ı monte ediyorsun, bakıyorsun bizimkiler Bosingwa peşinde.

Furkan'ı, Sezer'i, Erkan'ı, Cumali'yi, Doğukan'ı, Ali'yi... Hayallerini o yönde kuruyorsun. Evet, bu çocuklar dışarıdan gelmesi muhtemel yıldız manyaklığı transferi çapında yetenekler değiller belki. Bazıları daha çok acemi, bazıları ise alt kademe milli takımlarda dahi pişmiş. En önemlisi buranın suyundan beslenmiş çocuklar. Elbet hepsi on numara olmayacak. Batuhanları da çıkardı o yapı. Ama kimse bu çocukların üzerine düşüldüğünü, hakettileri değerin verildiğini de söyleyemez bana.

Derdim transfer yapılmasında değil. Quaresma'yı, Simao'yu bayıla bayıla izlemiyor muyuz? Gerektiği kadar, hatta gereğinden fazla değeri vermiyor muyuz? Veriyoruz, veririz de. Ama onların yanına bu çocuklar gelsin artık. Ben Erhan Güven'in, Ekrem'in, Aurelio'nun ve hatta Toraman'ın hatalarından kaybetmek istemiyorum artık. Benim takımımda hata yapacaksa, benim evlatlarım; Beşiktaş'ın "gerçekten" çocuğu sıfatındaki adamlar yapsın.

Klasik altyapı maçı sonrası duygusal coşmalarım aslında bunlar. Fazla sallamasanız da olur, ama inanıyorum ki gerçek Beşiktaş bu çocuklar olmadan O-LA-MAZ.

21 Nisan 2011 Perşembe

Kuzey Londra Keyfi




Son yılların şüphesiz hakettiğinin altında değer gören derbisi Tottenham - Arsenal karşılaşmaları. Uzağa gitmeye gerek yok, ligin ilk yarısındaki "epic comeback" temalı maç dün gibi.

Arsenal "beklenen", Tottenham açısından ise nispeten daha süprizli kadroyla başladı maç. Crouch - Pavly gibi kağıt üstünde bile eğreti duran santrafor ikilisi, arkalarında/yanlarında Van der Vaart. Solda Bale. Orta sahada sakatlıktan çıkan Huddlestone ve tabii ki maestro Modric.

Karşılaşma zaten başlar başlamaz niyetini belli etti. Dalgın Tottenham defans bloğu bir kere hata verdi, VDV rolünü oynadı, Nasri uzaktan iğne deliği kıvamında attı derken 1-2 başladı maç. Üstüne bir de RV Persie'nin süprizi. Devre arasında soyunma odasına, hele ki iç sahada, 2-3 yenik durumda gitmek kolay olmasa gerek. Üstelik sahaya dönerken en önemli silahlarınızdan Bale'ı çıkartmak zorunda kalıyorsunuz.

Neyse ki ikinci yarı işler yoluna girdi. Wenger "skoru koruyayım", oyuna sonradan giren Lennon "hoca beni neden maçta 11 başlatmadın" dedi. Modric'di, Lennon'dı, Van der Vaart'dı -penaltıdan önceki pozisyonda Ekotto'nun hakkını vermek gerek- derken maç 70'de yeniden başladı. Bu andan itibaren Wenger'in çocuklarının jeton düştü ve "lan biz şampiyonluk kovalıyoruz" demeye başladılar. O kalan 20 dakikada Tottenham iki adet gol kaçırdı ki Szczesny'i tebrik etmek gerek. Sonuçta 3-3 bitti. Arsenal'in son anda kazanmasını hiçbiriniz beklemediniz değil mi? eheh

Maç sonrası internette "is it time for arsene wenger to leave?" muhabbetlerinin başladığını gördüm. Ne yalan söyleyeyim, bir Tottenhamlı olarak hiç istemem. Şu maçtaki garip değişiklikleri bir yana. Baskı altında ezilme konusunda bu kadar üstün bir adam olamaz. Sekseninci dakikada sapsarı olmuştu. Sahadaki futbolcu olsam, Wenger'i değil Mustafa Denizli'yi falan tercih ederim o anda. Maçtan önce Redknapp'in "Suddenly when Arsenal started to lose, he became one of the biggest nutters of all" (tr: arsenal kaybetmeye başlayınca bu da balataları sıyırdı) açıklaması boşa değil.

Su şişesiyle oynamları falan. ahah. Kendisi bunlardan ziyade "taç atışları ayakla kullanılsın yeaa" davalarının peşine koşsun. (ps: Yalnız o açıklamasının ardından taçtan gelen tople gol yemişlerdir. Epic!) Neyse, Wenger'den öte Redknapp'in de bazı tercihleri cinnet noktasına getiriyor adamı. Ancak başka bir yazıya ayırayım onu. Uzun zamandır yazmıyordum. Twitter, blogları öldürüyor arkadaş.

Güzel, hatta mükemmel maç oldu. El Clasico ile çakışınca belki ülkede 1000 kişi anca izlemiştir maçı. Ama inanın çok şey kaçırdınız.

Yalnız o dördüncü golü atacaktık be.

31 Mart 2011 Perşembe

Dünya Gözüyle Simao | Tribün Çekimi



İBB deplasmanı. Buz gibi havada o kadar kişi toplanmış. Maç kaybediliyor, hüsran. Eve dönerken dilimizde tek bir teselli var: Dünya gözüyle Simao'dan Free-kick golü de izledik işte. Video youtube'dan arak. Biz arşive ekleyelim, yarın Lig TV sildirir falan.

Serinin önceki kayıtları:
Guti Haz
Quaresma'nın Golü
Quaresma'nın Golü 2
BJK-GS / M. Topal

ekleme: youtube'da daha iyi görüntü kalitesi. buradan bakabilirsiniz. blogger'a atınca sapıttı.

20 Mart 2011 Pazar

Voleyboldan Kurtulduk!

Yıldırım Demirören'in, takımın 10 yıllık kaptanını yollarken yaptığı basın toplantısını hatırlarsınız. "Dünya Kulübüyüz" demekten, Üzülmez'e söyleyecek laf bırakmamıştı. Bakın; bir dünya kulübü düşünün ki, Erkek Voleybol takımı küme düşüyor.

Maçtan çıktığımdan beri gerginim. Voleybol çok ilgilendiğim, sevdiğim bir branş değildir. Ama Ben Beşiktaş'ın herhangi bir branşta alt kümede olmasını kabullenemiyorum, asansör kıvamında voleybol takımımız var.

Protokol yerindeydi maçta. Metin Keçeli, Fahrettin Curoğlu, Şeref Yalçın...

Siz Kabullenebildiniz mi?

Hele sen Şeref Yalçın! ESPN'de Iverson'ın yanında poz vermekle olmuyor bu işler. Amatör Branşlardan sorumlusun ya, bu tabloda istifa etmeyeceksin de nerede edeceksin? Omurga meselesi.

Bir Beşiktaş yöneticisinin ağzından çıkan cümle: "Küme düşmemiz iyi oldu, masraflar kısılacak"...

Daha yoruma gerek yok sanırım. Kapatın abi, uğraşmayın. Senelerdir göğsümüzü kabartan Hentbol takımını da kaldırın mesela. Masraf ya!

Yönetim takımı düşürmek istedi, birkısım taraftar son anda kurtarmaya çalıştı. (bizim de suçumuz var yani) Kazanan takım elbise kadrosu tabii. Yazıklar olsun.

16 Mart 2011 Çarşamba

Dünya Kulübü Olmak! (?)



Tam boyut için görsele tıklayın.

15 Mart 2011 Salı

Yolun Açık Olsun Dayı!





Şimdi yoldan geldim. Yol boyunca internete telefondan bile bakmayınca olayları kaçırmışım. Dayı istifa etmiş. Yolu açık olsun. Kısa sürede kanımın ısındığını söylemiştim hep, severdim. En güzel fotoğrafıyla süsleyelim yazıyı da. Dayı'nın bakışlara gel. O zamanlar herkes severdi onu.

Yabancı hocaların istifasına çok alışkın değiliz. Genelde kovulurlar. Hafiften neler konuşuluyor diye baktım. Her zamanki iki yüzlülükler. Adam kovulup tazminatını alsa: "para için gelmişti zaten yeaea" demesi gerekenler, istifa gelince "Takımı sattı" diyor. İçten içe seviniyorlar da, giderayak bok atacaklar işte. Gerçi onlar da haklı. Sevmeye yer yok, duygusallığın koy götüne gitsin. Böyle diyince "Schuster Beşiktaş'tan daha mı önemli yeae" diyen de çıkar. Diyecek laf yok, siz de haklısınız.

Neyse, üzgünüm işte. Tamam futbol alanında hatalar yaptı ama Dayıyı sevdiğimi bin kere söyledim. Basına atarlanmaları, gol sevinçleri, aslında "siyah-beyaz bir kalp ile oynayın..." diyecek kadar duygusal olması. Sanırım dışarıya soğuk davranması hep antipatik bir imaj çizdi. Olsun, öyle de sevdik biz be. Yolun açık olsun dayı!

Tayfur'a başarılar. Bakalım önümüzdeki sene için kim ile anlaşılacak. Sen her şeyin daha iyisine layıksın Beşiktaş'ım, umarım öyle olur.

4 Mart 2011 Cuma

"Türkiye'de Futbol Bir Din" | Manuel Cascallana Röportajı



Türkiye Ligini tanıyan bir yabancı ile sohbet farklı şeyler çıkarabilir ortaya dedim. Sonuçta profesyonel oyuncular gibi "ee Türkiye güzel, rekabet var, İspanya öyle işte" gibi klasik kalıplardan öte bir içerik oluşturabilecektik. Beşiktaş, Schuster, Atletico, Torres, West Ham, Nasıl taraftar olduğu... Röportajın sonunda BJK ile tanışması var. Benim favorim o kısım. -durun! oraya atlamayın hemen. eheh- Bu arada fikir aşamasında "bir el atın hacılar" dediğim chaogrey, lappappa ve keremsefa'ya teşekkürler. Neyse, daha fazla uzatmadan geçelim.

İlk olarak, kendini tanıtır mısın bize?

Manuel Perez-Cascallana. 5.4.89'da Madrid'de doğdum. Tüm sporları severim ama özel ilgim futbola. Benim için futbol bir din gibi. İspanya Futbol Federasyonu'nda ikinci seviyedeyim ve spor bilimlerinde son senem. Aynı zamanda gazetecilik de okuyorum.

Carlos Cascallana'nın kariyeri hakkında biraz bilgi alabilir miyiz?

C.Cascallana, İspanya'nın kuzeyindeki Leon köyünde doğdu. 18 yaşındayken eğitim için Madrid'e gitti ve 22 yaşında Atletico Madrid'de çalışmaya başladı. Başlarda küçük oyuncular ile çalışıyordu ve adım adım ilerledi. Sonunda Atletico'nun A Takımının kondisyoneri oldu. 10 Yılda bir sürü Hoca ile çalıştı ve bunlardan biri Aragones'di. Onunla beraber 2 İspanya kupası kazandılar.

Babam kondisyonerken, Schuster Atletico'da futbolcuydu. Birbirlerini oradan tanıyorlar ve iyi ilişkileri vardı. 2008-09 sezonunda Aragones Fenerbahçe'yi çalıştırırken çağırdı. Babam Atletico'da sıkılmıştı ve kabul etti. Bir sezon sonra Aragones gönderilince babam da boşta kaldı.

Schuster, babam ile iletişime geçti geçen yaz. Yeni işi hakkında konuştu. Babam, Bernd'e "Taraftarları Türkiye'nin en iyisi. İnönü müthiş bir ortam ev sahibi takım için, fakat misafir için çok zor" dedi Beşiktaş ile alakalı. Şimdi Beşiktaş'ta çalışıyor ve umarım, bu uzun süre devam edecek.

Beşiktaş iyi oyuncular transfer etti. Başlarında yeni bir hoca var. Ancak tabloda başarısızlık görünüyor. Sorun ne olabilir sence?

Evet, bu doğru. Görmek için tabloya bakmak yeterli. Ancak yeni hoca, yeni insanlar, ilk aylar, ilk sezon... Büyük ve güçlü takımların oyuncuları birbirlerini tanımak için zamana gerek duyarlar. Gelişim günden güne devam edecek. Beşiktaş ilk 4'e girecek ve Türkiye kupasını alacak. Bundan şüphem yok.

Şimdi gelecek sezonu düşünmek lazım. Bu takım ile şampiyon olunmalı, kupa alınmalı ve avrupa'da mümkün olduğunda ilerlenmeli. Amaçlar böyle olmalı. Umarım taraftarlar bu seneyi bir geçiş yılı olarak görürler. Asıl iş önümüzdeki sezon.

Babanın uzmanlığı ile ilgili bir şey sorayım. Türkiye'deki futbolcuların fiziksel özellikleri hakkında ne düşünüyorsun? 70'den sonra yorulmaya başlıyor çoğu. Haftada 3 maç yapmaktan şikayet edenler var. Bence yeterli değiller.

Türkiye'de futbol bir din! Şaka yapmıyorum. Her ülkede futbol sevilir ama Türkiye'de farklı. Bununla birlikte, futbolcular da işlerine aşık. Birinci dakikadan itibaren deliler gibi koşmaya başlıyorlar. Tüm maç böyle oluyor, ancak böyle olmamalı. Futbolcu gerektiğinde koşmalı, böyle olmazsa 70'den sonra pozisyonunda sabit kalmaya başlıyor.

Ayrıca Türkler diğer Avrupa Liglerindeki takımlar gibi 3 günde bir oynamaya alışkın değil. Çünkü 5 yıl öncesinin futbolu önemli avrupa futbol ülkeleri kadar iyi değil. Ancak şimdi işler değişti. 3 Yıl içinde Kıtasal Şampiyonaya 3 takım gönderebilir Türkiye. Yerli oyuncular gelişiyor ve diğer ülkelerden yıldızlar var. Guti, Simao, Quaresma, Baros, Niang... Daha da fazlası.

Ayrıca ulusal takım iyi şampiyonalar çıkarttı. 2002 Dünya Kupası ve Son Avrupa Kupasını hatırlıyorum.


Sana Bobo hakkında bir soru sormuştum hatırlarsan. Ertesi gün gazetelere kadar gitmişti olay. Ne olmuştu orada?

O gün uyuyordum, annem aradı. "Manuel sen ne yaptın? Neden gazetede adın var?" dedi. "Bilmiyorum, merak etme sen" dedim ben de. Annemi endişlendirmişlerdi. Üzücü olan buydu sadece. Daha sonra Sefa mesaj atıp durumu anlattı. Bu konuyla, haberi yapanla ilgili bir sorunum yok tabii. Twitter açık bir ortam ve gazetecilerin yaptığı iş de bu.

Bizim taraftarlarımız takımlarına aşıklar ve sadıklar. Ama bir yandan da hemen başarı isteniyor. İstikrar için sabrımız yok. Bunun oyuncular ve hocalara yarattığı baskı için ne düşünüyorsun?

Bu takım yeni ve daha fazla birlikte oynamalı. Futbolcular iyi yönde ve Schuster'in onların hocaları olmasını istiyorlar, buna eminim! Her maçta elinden geleni yapıyorlar ama bazen şans yanlarında olmuyor, bazen hakemler, bazen de diğer şeyler... Bu sene bu bahaneler kabul edilebilir ama seneye değil. Seneye ülkedeki en iyi takım olacak, çünkü en iyi kadro ve hoca burada.

Schuster'in sözleşmesini bitirene kadar burada kalacağına inanıyor musun? Türkiye'de, pek alışkın değiliz sözleşmesini tamamlayan hocalara.

Bu onun seçimi değil, başkana bağlı. Schuster'in sözleşmesini bitirene kadar kalmak istediğini biliyorum. Hatta bittikten sonra da kalmak isteyecektir çünkü taraftarları ve takımı sevdiğini biliyorum. Bunu elim kalbimde söylüyorum.

Sadece zamana ihtiyacı var ve bunu alıyor. Önümüzdeki sene, Schuster'i Beşiktaş'ın hocası olarak göreceğimi umuyorum.

Biraz "sizin oralardan" bahsedelim. Atletico'dan neler oluyor? Takım ilk devrede iyi değildi, şimdi daha da kötü sayılabilir. -Bu arada simao için teşekkürler (:- Onu arıyorlar mı?

Heheh, güzel konu. Biz ilginç bir takımız. Geçen sene Avrupa Kupası'nı ve Inter'e karşı Super Kupayı kazandık. Ancak istikrarsız bir takımız. Barcelona'yı yenebiliyoruz, sonraki hafta -onlara da saygılar ama- Almeira'ya kaybediyoruz. 90'larda Atletico, Barcelona ile aynı başarılara sahipti. 8 İspanya Kupası, 8 Lig Kupası. Ama o günden sonra sadece bir tane lig ve kupa başarısı var. İkisi de aynı sene, meşhur 1996.

Evet; kalbim kırmızı-beyazla birlikte. Hep takımımla olup onları destekleyeceğim.

Bir şey daha söylemeliyim. Atletico ve Beşiktaş'ın pek çok ortak noktası var. En önemlisi taraftarları. Atletico'nun taraftarları İspanya'nın en iyisi. Bunu ben söylemiyorum, herkes bilir. Bu biraz da komşumuz Real'den kaynaklanıyor. Onlar İspanya'nın ve Madrid'in en iyisi. Bizim de bir konuda onlardan iyi olmamız lazımdı! heheh

İspanya Ligi daha çok Barca-Real mücadelesine dönüyor. Daha güçlü oldukları için normal ancak diğer takımlar onları tehdit bile edemiyor. Uzun süreçte bu sorun mu olur, yoksa diğerlerinin daha iyi olması için teşvik edici midir?

Daha güçlüler, çünkü daha çok paraları var. Bu basit bir şey. TV onlara daha fazla veriyor. Örneğin Barcelona ve Madrid 100 Milyon alıyor, Atletico veya Valencia 20, Villareal-Sevilla 15, geri kalanlar ise 10 Milyon alıyor. Bu adil değil. Onların daha önemli olduğunu biliyoruz ama İspanya, İskoç ligine benzemeye başlıyor, Celtic-Rangers gibi.

Bu gelecekte de böyle olacak. Hiçbir takım bir şey yapamıyor. Bu güzel bir şey değil. Bence, futbol bu değil, ama artık bu yönde ilerliyor.

Torres, Atletico için özel biri. O "Atletico'nun çocuğu". Sonra Liverpool taraftarları fazlasıyla sevdi onu, ancak Chelsea'ye geçti şimdi. Atleticolular ne diyor bu duruma?

Evet, Torres bizim çocuğumuz. Atletico'nun genç takımlarında oynadı. Bir gün, Liverpool'a gitmeye karar verdi. Orası onun kalbindeki asıl takım değildi. Liverpool taraftarlarını anlıyorum, ancak Torres'i de anlıyorum.

Liverpool'a bir şeyleri kazanmaya gitmişti, Atletico'da kazanamadıklarını. Şimdi Liverpool Atletico'nun durumunda, bu yüzden gitmeye karar verdi. Chelsea parayı verdi; Liverpool kazandı, Chelsea kazandı, Torres de... Herkes memnun.

Torres'in asla Real Madrid'e gitmeyeceğini biliyorum. Bu imkansız. Tüm Atletico'lular biliyor bunu. Ama Aguero'nun gitmeyeceğini söleyemem. Atletico'yu sevdiğini söylüyor, ama kalbi Atletico'nun değil; Independiente'nin. Yani önümüzdeki sene Madrid 45 Milyon verirse, Aguero Madrid'e gidebilir. Bilmem anlatabildim mi?

Ayrıca Atletico taraftarları biliyor ki Torres futbolu burada bırakacak, koltuk değnekleriyle de olsa. ehehe.




West Ham'ı sevdiğini biliyorum. (ben tottenham taraftarırım, kusura bakma!) Son maçta Liverpool'u yendiler ama işler iyi değil. Zola, tarihin en kötü maç kazanma ortalaması yaptı ve gitti. Şimdi Avram Grant var. Orada neler oluyor, Ne dersin West Ham için?

Ekim'de Londra'ya geldim. Güney'de yaşıyorum, Craven Cottage yürüyerek 2 dakikalık mesafedeyim. Chelsea'ye de çok yakın. Ancak Chelsea veya Arsenal taraftarı olmanın çok kolay olduğunu düşündüm. Tottenham, Fulham, West Ham... yani Londra'nın diğer 3 takımı arasında seçim yapacaktım.

White Hart Lane'e, Craven Cottage'a ve Upton Park'a gittim. "Hammers" beni çok heyecanlandırdı. Ligin dibindelerdi, M. City'e karşı 0-3 kaybediyorlardı ama hala marşlarını söylüyorlardı. O gün benim takımımın West Ham olduğunu anladım. Sonra üniversiteden bir arkadaşım West Ham taraftarıydı. Birlikte maçlara gittik. Böyle gelişti yani.

Şu an iyi bir takım olduğunu düşünüyorum. Keane, Scott Parker, Upson, Ba, Obinna, Barrera... FA Cup'a çok yakın takım. Webley'e gitmeden son adım. Stoke'u yenmeliyiz. Dünyanın en eski turnuvasının yarı finali! Come on HAMMERS! ehehheh

Futbol dev bir ekonomi, ve büyümeye devam ediyor. Endüstiyelleşme dibine kadar işledi. "Romantik" kalmak zor. Daha fazla para, daha az efsane futbolcu. Kulüpler daha fazla kazanıyor, çok daha fazla harcıyor. Para her şey! Bu konuda ne dersin?

Aynısını düşünüyorum, para her şey. Bunu duymak berbat ama malesef gerçek. Paran varsa futbolculara sahip oluyorsun. Ama Manchester City, Chelsea, Real Madrid; bunlara bak. Başarılara ulaşamıyorlar.

Ben hala romantiğim. En önemlisi renkleri sevmek. Kiminle oynadığının ve nerede olduğunun önemi yok. Önemli olan renklere duyulan aşk.

Kiev ve Fenerbahçe maçlarında stattaydın. Futbolu boşver, atmosfer nasıldı?

Daha önce de İstanbuldaydım. İstanbul'daki en iyi atmosferin İnönü'de olduğunu farkettim. Tüm stadın aynı anda marş söylemesi inanılmaz. Vicente Calderon'dan daha iyi bir atmosfer görebileceğimi zannetmiyordum ama yanılmışım.

Maçın başlayışını çok sevdim. Herkes ellerini kaldırıyor, hakem düdüğü çalınca: "şişşşşş, bir, iki, üç!" ve aynı anda marş söylemeye başlıyorlar. O an, başka bir dünyada gibi hissettim.

İstanbul'u gezme fırsatın oldu mu? Meşhur trafiğimizle tanıştın mı?

Şehiri çok sevdim ama trafikten nefret ettim. Asya'da yaşıyordum, Avrupa'ya geçmek için köprüden geçmem gerekti. En iyisi gemi ile yolculuk. 15 dakikalık yolu 2 saatte gitmek çok zor. Ama bu İstanbul, nasıl olursa olsun seviyorsunuz.

En İyi 11:




Son olarak, Neler söylemek istersin?

Sana ilginç bir şey anlatayım. Babam Fenerbahçe'de çalışırken Türk bir arkadaşım vardı, Mehmet. Beşiktaşlıydı. Bana "Beşiktaşlı olmalısın" dedi. "Beni maça davet edersen düşünebilirim" dedim. Beni bir maça davet etti. Çok iyi hatırlıyorum. Beşiktaş, İBB maçıydı. 2-1 BJK kazanmıştı. Maçta sonra, Mehmet'e "haklısın" dedim. Ne atmosferdi! Takımı sevmiştim ama babam Fenerbahçe'de çalışıyordu. Christmas'da İstanbul'a gittim. Ailem hediye ne istediğimi sordu. Delgado forması istedim çünkü onu çok beğeniyordum. Babam bana "delirdin mi sen?" diyip güldü.

Neyse, ben Delgado formamı Çam ağacına koydum. Babam dedi ki, "Fener taraftarları bunu görse..." Aslında babam da BJK'yi seviyordu. Dediğim gibi, Atletico ile olan benzerlikler.

Sene başında formayı alıp Matias'a gittim. Olayları anlattım, o da çok etkilendi. Formayı imzalattım. Bu çok güzeldi. Bu yaz Delgado'nun gitmesine üzüldüm. Çok önemli bir oyuncuydu.

1 Mart 2011 Salı

Kazanan DNS Olur

Konuyu tekrar tekrar genele vurmanın bir anlamı yok. Aynı şeylerin bilmem kaçıncı baskısından yazanlar da, okuyanlar da sıkılmıştır. Bu sefer Digiturk'ün ricası sözkonusuymuş. Önce superonline altyapısından el atmışlar, zamanlar diğer internet sağlayıcıları da engelleyecekmiş.

He ne olacak? Hiçbir şey. DNS haklı beyler. Başbakan giriyor, siz de girersiniz. Bu DNS ayarları falan çok anlamam ama ben bile birkaç deneme ile çözüyorum sorunlarımı.

Yalan değil, biz de Digiturk'ten video çalıp koyduk buraya. Ne biz bundan bir gelir elde ettik, ne de Digiturk'ün kullanıcılarını çaldık. Sadece paylaşım. Dünyanın geri kalanında oynanan futbol hakkında her türlü görsel içeriğe ulaşabiliyorsun da, bizim memleketet zor. Asıl sıkıntı internet üzerinden canlı yayın yapan siteler diye tahmin ediyorum. O daha da ibretlik zaten. İnternet üzerinden yayını sağlayan sistem Blogger mı yani? peh peh. İnterneti kapattırın direk? İçinde çıkılmaz, abuk subuk bir durum işte. Aynı şeylerden sıkıldım.

Sadece düşünüyorum DNS/host ayarları olmasaydı mesela. Bu yasakları oturduğumuz yerden iki tık ile çözemeseydik. Sanırım o zaman kıçımızı kıpırdatmamız gerektiğini anlardık.

not 1: ligimizin değerini arttırdığını düşündüğümüz yayın ihalesini hatırlayan var mı?
not 2: Blogcular, ne olur ne olmaz yedekleyin blogları. Bilgi İçin Buraya
not 3: yetkili kişilere tavsiye: "Great firewall of China" nedir araştırın, buraya uyarlayın. Cahil misiniz amk? Teker teker mahkemelerle uğraşıyorsunuz. Tek tıkla kapatın istediğinizi. Kaymak gibi.



25 Şubat 2011 Cuma

Schuster Gider/se




Son maçların getirdiği nokta: kaçınılmaz istifa sesleri.

Neden böyle olduk?

Devre arası transferler kağıt üstüne mükemmel gelişme olmasının yanında, ardından gelen Schuster tercihleri tüm dengeyi bozdu. Kritik dönem: İBB ve Ankaragücü deplasmanları arasındaydı. O ara hataları geldi Schuster'in bana göre. Oyuncu tercihlerininden öte; iyi giden, en azından "iyi gitme yolunca ilerleyen" sistemi bozdu. Niye bozdu? İşte buna hiçbir açıklama getirememek can sıkıcı.

Ancak o dönem yapılan hataları olmasaydı, gelinen nokta son üç maçın skorlarından bağımsız daha sevimli olabilirdi. Çünkü o maçlarda şiddetli hatalar yapan Schuster'e takımı nasıl tepetaklak götürdüğü konusunda kızmak hakkımızdır. Neden lan neden? İki Kiev maçı ve Fenerbahçe maçı. Benim açımdan taktiksel olarak biraz önce belirttiğim "kritik dönem"in ötesindedir. Hatta oyuncu ve sistem tercihleri bakımından önceki maçlara oranla ideale yakındır. Maçların oynandığı sırada hata yaptığı söylenenibilir. Gelinen noktanın sorumlusu büyük oranda Schuster'dir diyebiliriz.

Ne yapmalı?

Meseleye Schuster özelinden değil, kulüp genelinden bakıyorum daha çok. Schuster gider; ahmet gelir, mehmet gelir. Mesele o değil. Ne değişir? Hiçbir şey, o gelen de bir sene sonra gider. Kimlere sabrettik, dayandık. Ve kimleri kovduk, cezasını -maddi/manevi- çektik. O yüzden "kovmaya" karşıyım ısrarla. İstifa etmediği sürece kalsın derim. Yönetim akıllı olmalı. Gidecekse şimdiden gitsin hoca. Seneye kamp bittikten, sezon açıldıktan sonra giderse çöpe atılan sene sayısı artar.

İstifa ederse de kendi bilir. Kaybettiğimiz şey bir sene olur. Beşiktaş hocasız kalmaz herhalde. Yönetimin getirebileceği hocayı da merak ediyorum. Yeni hoca, yeni menajerler, yeni oyuncular. Ve kondisyonerden öte kaleci antrenörüne kadar yeni ekip. Sil baştan.

Yönetim; Emin olun dayı'nın yerine gelecek adam da kibirli, adam değil, hoca değil, Türkiye'yi tanımıyor vs olacak. Şimdi sizi takdir edenler, 2 sene sonra "bilmem kaç yılda, bilmem kaç hoca değiştirdiler yeae" diyecekler. Onun arkasında durabilirsiniz umarım.

18 Şubat 2011 Cuma

Hardcore "Fi-Yapı İnönü" Gözlemleri





İlk defa gittiğim bir yeri yazmıyorum. Özellikle bu sene zaman zaman haftada 2 kez gittiğimiz yer ama dünün kaosu bambaşkaydı.

Küfüre karşı falan değilimdir ama taraftarın topçularımızı çatur çutur sikmesine de karşıyım. Pozisyon gereği de küfür edersin hani ona eyvallah ama dün hakaretin yeni boyutuna geçtik. Soğudum ciddi şekilde. Hatta Fenerbahçe maçı için bilet arıyordu bir arkadaşım. Biraz önce beni aradı bularbilir misin diye, "cumartesi gününe kadar gel bu tarafa, benim kombineyi vereyim" dedim.-umarım pazar gününe kadar pişman olmam- İstemiyorum maç/tribün falan. TV'den izlerim, kaybetsek de kazansak da kendi kendime yaşarım ne varsa. "Yapmam" dediğim şeyi yapıp 70'de çıktım staddan dün, o dereceydi. Özet geçiyorum:

Beşiktaş'ım ole..

Senin ayağını sikeyim orospu çocuğu!

Laan koşsana şerefsiz!

Saldır Beşikt..

Hay senin hoca gibi, anasını siktin takımın!

Lan sağa at sağa beyinsiz piç!

Bobo siktirgit amk, Almeida nerede hoca! (aynı adam geçen maç bobo'yu arıyordu)

Efsane Yazdın Tarihe Beşi..

-ıslık efekti- La siktir git girme oyuna!

90 dakika böyle gitti. Bol bol hardcore aksiyon, arada 1-2 takımı destek falan. Bir "kutu" bağırıyordu her zamanki gibi. Sonumuz yakın.

Dikkat edenler bilir, stadımızın isminin başına değil her yerine sponsor alsalar da "Şeref Bey" der, gönlümüzden geçeni ağzımızdan eksik etmeyiz. Fakat dün geceki yerin adı Fi-Yapı İnönü Stadyumu olmalı, Şeref Bey bu değil.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Bir Devrin Kapanışı: Fenom... Delinho!




Sabahtan beri Ronaldo-gerçek, orjinal olan- nostaljisi yapılıyor. El Fenomeno'nun futbolu bırakması, bir devrin kapanışı olacak derken; bizim bir devrimizi Kaptan kapattı.

Bilinçli bir şekilde futbol izlemeye başladığımdan beri benim için sol demek, İbrahim Üzülmez demekti. Hatta İbrahim Üzülmez, Beşiktaş'tı.

Afedersiniz sikerim böyle işi. Dün zaten içimiz yandı dedik, niye yandığını anlattık. Gönlümüzde yer açıp, gözümüzde değerini büyüttüğümüz adamlardan kazık yemek koyuyor be arkadaş. Hadi Schuster daha yeni, Deli ile kıyaslamam bile. İçimizin yanması da o derece artıyor işte, hesabı size kalsın.

Olay için konuşulanlar şöyle: Üzülmez ve Toraman golden sonra tartışmışlar. Devre arasında soyunma odasına taşıyor olay. Üzülmez, Toraman'a yumruk-tokat ne ise yapıyor bir şey. Olabilir mi? Şaşırmam. Nitekim Kaptan'a deli diyoruz ya, harbiden öyle. Geçmişi de biliyoruz. Sanırım bu defa Schuster'e çarpmaları kötü oldu. Be abicim, sen daha birkaç sene önce boktan bir terlik mevzusuna kadro dışı kalmışsın. He bir de Toraman yönü var. Hiçbir şey dememiş mi? Yapmamış mı? O da merak konusu.

Belki yollanmamalıydı Kaptan hemen. Kadro dışı bırakıp sene sonu jübile teklif edilirdi falan. Kaptan kabul eder miydi? Bu ayrılık böyle olmamalıydı. Gerçi, bu olayın üstüne takımın içinde tutmak nasıl etki... Cidden böyle olmamalıydı be

N'aptın be kaptan?..



-yazanın buradan itibaren jeton üşüyor-

not: düşündüm de, dün ismail devre arasında hazırlanmamıştı. ikinci yarı başlayacakken daha yeni giyinmeye çalışıyordu. hatta o yüzden takımlar sahada olmasına rağmen ismail'in hazırlanması için geç başladı oyun. hatta dayı'ya da kızdık hafiften, ne bu diye.

maçtan sonra -gece daha doğrusu- biriyle konuşurken inceden sinyal vermişti bu konuda ama ben anlamamışım. artık ismail'in düzenli forma giyeceğini söyledi, "emin ol"dedi. sevindim hatta. kaptanı sevsek de, ismail'in büyük fark yaratmaya başladığı ortada. üstelik kaptan da çifte-formsuz. olay dün geceden belliyken resmi açıklamaya kadar dışarıya hiç haber taşınmamış olması ilginç valla. Neyse...

13 Şubat 2011 Pazar

Dayı, Canımız Yanıyor Hafiften




Skordan öte durum. İkinci 45'de goller de çok rahat gelebilirdi ancak olmadı. Genel tabloya değinmekte yarar var.

Günümüz "futbol dünyası" dediğimiz şey acımasız. İnsanlara bireysel sevgiyi yasaklayacak durumda. Bir zamanlar efsane gördüğüm adamları bile sevmek yasak. Dün sahada/tribünde beraber gol atıp sevindiğimiz, rakibe birlikte tokat atıp isyan ettiğimiz adam; bugün dans yarışmalarında, çükko reklamlarda boy gösteriyor. Bunun muhabbetini yaptığımız bir arkadaş "olm geçin şunları. efsane diye gördüğünüz adamları futbolundan sonra da aynı yerde bulmayı beklemeyin." diyordu. Diyecek lafımız yok, gönül söz dinlemez. Sevmek için de bahaneye gerek yok.

Geçen seneye kadar Mustafa Denizli. Kabul ederim; oynattığı futbol sonuca yönelik ve heyecansızdı. Öyle ki hayalimiz "gol MAF'yasının Beşiktaşı" olduğundan kabul edilebilir bir şey değildi. Üstelik o adam daha önce Fenerbahçe ve Galatasaray gibi iki ezeli rakibimizde çalışmıştı. "Geç Kavuştuk" dediği Beşiktaş'ı bize nasip oldu, futbolundan öte kendisini sevdik. Sahada futbol ışığı sıfır iken: "Canın sağ olsun Denizli" demeyi bildik. Bugün kazandırdığı 2 kupadan bağımsız, hâlâ çok seviyorum Denizli'yi. Arada şu videoya rastgelirim. Gözlerimin dolduğu zamanlar tribünde, şimdi de tüylerimi ürpertir.



Bugün Schuster var başımızda, sahamızın yanında. Ciddi anlamda "sevgi" duyduğum biri. Canımı sıkan da bu. Hani sevdiğiniz biri kötü bir şey yapar, ama siz yakıştıramazsınız. "Yok canım" dersiniz, "yapmaz". Benimki de o misal, anlam veremiyorum. Normal şartlarda can sıkıcı olan durum, bu vaziyette "can yakıcı" oluyor.

4-3-3 neden bozuldu?
Bobo'nun bir anda yedek kalması?
Ernst'in kızağa çekilişi?
Nobre?..

Yazılacak tonla şey var. Zira şu an hiçbiri umurumda değil. Normal eleştiriler başımız üstüne ama bir de "biz dedik olm şusterle olmayacak" kafasındakileri dinleme vakti biraz. Geçen gün bahsettiğim, eleştiriden ziyade kişisel çatışma kafası ve egoların durumu. Schuster'in formda olduğu dönemde bile antipatiden çatanlar sevinebilir. Zira biz sadece sevdiğimiz için hatalarını görmemekten yana değiliz. Ciddi hatalar yapıyor hoca. Geldiği gün bu sistemle başlasaydı evelallah, ancak bu dönüşün sebebi nedir? Ciddi bir özeleştiri gerekir mi hocam? Yoksa eldeki UEFA kupasında geçilecek bir tur baharımızı geri getirir mi? Ve sanırım hocanın ayakta kalabilmesi için en azından Türkiye Kupası gerekir.

Kulübün borcu 266.000.000 TL olarak açıklandı bugün. Sözleşmeli hocayı kovup yerine aynı ayarda birini getirmek, büyük maddi külfet yaratacaktır. İstikrardan yana tavrımızı değiştirmek de olmaz. Ama Dayı, sen de kırma bizi be. Yaşlarımız, gözlerimizde hala; lütfen orada kalsınlar.

Neyse, canım sıkkın. Sigara üstüne sigara yine. Futboldan uzaklaşıyoruz bir süre daha. Perşembe günü maç öncesi bayram gibi -marşlar, bayraklar, atkılar- olacak Şeref Bey'de. Bizde bayramda küsler barışır dayı'm, gel kırmayalım birbirimizi.

6 Şubat 2011 Pazar

Birtakım Tiksinç Taraftar Aksiyonları (vol. bilmemkaç)

Dünkü Karabük maçında yaşanan puan kaybından sonra yine benzer şeyler. Bir süre tahammül ettikten sonra "kapatıp gitmek en iyisi" dedim ve uzaklaştım bilgisayardan. Bir süredir gözlemlediğim kadarıyla özet geçeyim derdimi:

Her konuda ikiye ayrılıyor insanlar, olaylar buradan başlıyor. Mesela bir taraf Schusterci, diğer taraf anti-schuster gibi. Bir süre sonra takımdan çok bu önemli olmaya başlıyor. Hatta bazı denyolar takım kaybettiğinde sevinecek kıvama geliyor. "Ben bilyodum olm böyle olacağını (: " gibi. Hani biz bu tipleri basın içerisinde arıyoruz ama o kadar gitmeye gerek yok. Kendi içimizde dahi var. Hissediyorsun, Schuster'in hatalarından Beşiktaş kaybedince seviniyor adam adeta. Neyin kavgası bu? 2 gün önce Schuster'i beğenmediğini söylemiş, sonra biri "bence beğenilmeli" demiş. Bunlar birbirini yiyip bitirmişler. Sonra ikisi de kişisel hırslarını coşturup gerisini boşvermiş. Ciddi anlamda eleştiri yapanlara sözüm yok tabii. Ama bir gün kötü dedi diye ne yapsa beğenmez konuma gelen, artık ona hırsla bakanları anlayamıyorum.

Hani klasik bir muhabbet vardır. Ortamda Hoca eleştirileri artınca "Geçen 5 atarken iyidi, bu maçta puan kaybedince mi kötü oldu" derler. Yok abi, dikkat ettim ben. Bu iki farklı sonuçta iki farklı kitle ortaya çıkıyor. Hani 5-0'ın keyfini yaşayan adam, puan kaybının acısını böyle yaşamıyor. Kendi köşesine çekiliyor daha çok.

Schuster'i uzun süre eleştirmemekten yanaydım. Daha hazırlık maçlarında eleştirilmeye başlanan hocaya karşı bir korumacılık psikolojisiydi belki de. Sonuçta yıllarca teknik direktör-transfer rüzgarlarından çok çekmiş bir takımın taraftarı olarak oldukça geçerli sebeplerim vardı. İstikrarın gözünü seveyim, daha çok efsanelerde kalmış hücum eden Beşiktaş'a kavuşacaktık. Son zamanlarda büyük güven kaybı yaşadım hocaya karşı. Bazı hamlelerinin sebebini gerçekten anlayamıyorum. Ama olayın "Schuster Beşiktaş'ı siklemiyor, Zaten öyle iyi bir hoca da değil" kıvamına gelmesi?

Neyse ki şu durum tribüne "toplu olarak" yansımıyor henüz. Yarın yine "Bernd Schuster Oley!" diye bağırılır hatta. Ama sanal alemin böyle bir götlüğü var işte. Hepimiz üzülüyoruz da, şu ortalığı yakıp yıkma sevdamızdan bir vazgeçsek? 2 günde birbirimizden soğuyoruz.

Başlamışken içimde kalmasın. Tribünde gittikçe büyüyen bir ekip var. "ana-avrat skici" abiler. Dakika 1 başlıyorlar: Necip'den Guti'ye kadar. Hani lafınız kadar icraatiniz olsa bu topraklar bize dar gelir. Bir susun yalvarıyorum! Yalan değil, pozisyon icabı futbolcuya küfretmişliğim vardır heyecanla. "Hay ayağına sokim nasıl atamazsın?!" gibi. Ama bu abiler oyuncuların top kontrolüne bakıp ana avrat küfürü basabiliyorlar, ibretlik yemin ediyorum.

Başlıkta dediğim gibi. Kendimi farklı bir yere koyup soyutlnamak değil amacım. Hatta bu konuda yanlış anlaşılmaktan da çekiniyorum, neyse. Sadece belirli renklere özgü değil. Taraftarlığın doğasında böyle bir şey yer etti/ediyor. Tribünlere ortak ses yansır/yansımaz. Ancak hızlı etkileşim/sosyal platformlar böyle berbat bir ortam yarattı işte. Tek kelimeyle tiksinç.

Yok valla, şu kriz anlarında biraz soyutlanmak en iyisi. Ya da şurada gerçekten birlikte düzgün eleştiri yapabileceğin insanları ayıklayacaksın, sadece onları görmeye çalışacaksın.

Bir karar verelim, birbirimizi mi yiyeceğiz yoksa ortak çıkar için çalışacağız? Çünkü akil tartışmaları bulmak cidden güç.

4 Şubat 2011 Cuma

670.000 TL

Başlıkta yazan rakam, PFDK'nın yarım sezonda Beşiktaş'a verdiği cezaların toplamı. Arşiv şurada mevcut. İsteyen açsın baksın.

Alınan cezaların büyük kısmı taraftar olayları. Bu olayların ne olduğunu tam olarak çözmüş değilim. Hiçbir şey olmayan maçlarda dahi kafadan 5.000 TL ceza veriliyor. Bir de çirkin tezahurat falan eklendiğinde ortaya bu çıkıyor. Bir kısmı ise komik cezalar. Schuster'in akreditasyon kartı takmaması, maç sonu röportajlara futbolcu gönderilmemesi, röportaj alanında bulunması gereken logoların olmaması falan.

670.000 yarım sezonda kesilen ceza. Hatırlatayım bu cezalar katlanarak gidiyor. Dün 20.000 ceza yediyseniz yarın aynı şeyden 40.000 yiyeceksiniz. Bu tempo ile sene sonunda 1.500.000 TL'ye yakın ceza ödenmiş olacak. Taraftarın bu konudan haberi yok tabii. Girip bakması lazım TFF'ye, anca öyle.

Bizim yöneticilerin de bu konuda bir çalışması yok taraftarı bilinçlendirmek adına. Federasyona "bi' durun la" demeyi de düşünmüyorlardır. Zaten kulüp kültür olarak alışkın bunlara. Transferlerde ödenen cezalar falan yıllardır ortada. Kulüp kötü yönetiliyor. Karşılığında Stadın ismi satılıyor vs. Sonra bu saçma sponsor gelirlerine gerek yok diyince kızıyorlar. Oyunu kuralına göre oynamak lazımmış tabii.

1.500.000 TL kulüpler adına çok da önemsenmeyen bir bedel olmuyor belki böyle taksitlerle toplandığında. Ama o paraya altyapı kalkındırırsınız, oyuncuların lisanslarını çıkartırsınız, altyapıya transfer yaparsınız... Hatta Simao'nun bonservisini ödersiniz "moda"ya uygun olarak.

Önce taraftara açıklayın bunları, bilinçlendirin. He, kendinizi de unutmayın. Röportaja gitmeyen futbolcu yüzünden ceza yiyoruz. Yemeseniz o adamların maaşına gidecek para. Akıl fikir.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Kartallar, Kanatları Kadar...




Bir süredir ne yazı yazasım var ne de başka bir şey. Son birkaç maçtır ağzımız açık izlediğimiz Beşiktaş'ı kelimelere dökmeye yeltenmedim pek. Ancak dün yenilince acıdan beslenen yüreğimize birkaç damla su/alev serptik. Ki acımızın sebebi maç kaybetmekten çok, Beşiktaş'ın sahadan yenik ayrılmasıdır. Yoksa 17'de 17 falan hikaye. Hedef netleştirmek açısından taraftarın gözü açıldı bir yerde.

Maça geçen haftaların benzer kadrosu ile çıktık. Sene başında Dayı delicesine rotasyon yaparken eleştiriliyordu. Bir kısmımız "oyuncuları tanımak için yapıyordur" diye tahmin etti ki, gelinen noktada bu doğru çıktı. Schuster, "gerekirse 10 günde 4 maç oynayacaksınız" diyen hocalardan. Bu net olarak ortaya çıktı. Özellikle elindeki üstün nitelikli silahları sonuna kadar kullanmak istiyor. Guti, Simao, Quaresma, Aurelio ve belki de Almeida... Almeida'ya "belki de" diyorum çünkü evvelinde ismen bilsem de çok izlediğim bir oyuncu değil.

-aranot: dayı gözünü seveyim 4-3-3'e dön. Her maça "ya herro ya merro" diye yaldır yaldır başlamak bizi orgazma sürüklese de, bir yerden sonra sakin olmak en iyisi-

Gelelim düne. Çoğunluk 4-4-2 ya da 4-2-4 dese de sistem asimetrik ve sayılara dizmek biraz zor. Ancak birkaç maçtır aynı sistemi çıplak gözle izlemenin etkisiyle şöyle bir diziliş yazabilirim.



Takımdaki ikinci forvetin Nobre değil Quaresma olduğunu, Nobre'nin daha çok hücumcu orta saha rolünde olduğunu gözlemledim diyebilirim. Hatta, Almeida'nın özellikle ikinci 45'lerde bol bol sol kanada deplase olduğunu gördük. Bu anlarda Nobre'nin santrafor mevkisine yetişemeyince sıkıntı yaşadığımıza şahit olduk. Simao ise kanat olduğu kadar içte de oynuyor. Ancak arkasında oynayan oyuncu kendisi kadar önemli oluyordu.

İsmail güzel maçlar çıkarttı. Ardından dün İBB maçında sakatlık yüzünden Delinho Kaptana kaptırdı formayı. Geri alması uzun sürmez. Bir diğer bek Hilbert'in önemini de anladık. Ekrem çıldırtmak üzereydi dün bizi. Hilbert'in 2 kere koşu yaptığı alanda 1 kere koşmadı Ekrem. Hilbert'in topu ayağına sürmeden Quaresma'yı iteklediğini daha iyi anladık. Yani Hilbert + İsmail > Ekrem + Delinho. Nitekim son maçları topladığımızda gördük ki: Kartallar, Kanatları kadar var. Dünkü maçın göze batan en büyük sorunu buydu bence.

Gelelim Olimpiyat gözlemlerine. Beklediğimiz kadar soğuk yoktu diyebilirim. Tabii girişteki aramaların sıkı olmaması yaradı bize. Ufak vodka şişesini gayet rahat soktuk içeri. Sıcak sıcak takıldık. Ama girişi-çıkışı berbat stadın. Ayrıca uzak olması da kötü. Hani başka şehire deplasmana gitsen bu kadar bocalamazsın. Ne İstanbul içi, ne İstanbul dışı. Değişik bir kavram Olimpiyat. Bir daha gideni...

Trabzonspor'u kupa dışına itmemiz, bize kupayı kazandırabilir. En güçlü rakibimiz onlar olur diye tahmin ediyordum, bizim sayemizde elenmeleri kaymak gibi oldu. Tabii GS'yi küçümsemek mantıklı değil, sonuçta ezeli rakiple iki ayaklı maç. Ki onların elinde Avrupa koşusu da yok şu an. Bizden daha çok isteyecekler... Neyse, şu turu bir geçelim hayırlısıyla. Çarşamba Şeref Bey'e... Bu aralar sevgiliden çok Beşiktaş'ı görür olduk. Şükürler olsun.