14 Şubat 2009 Cumartesi

Guus Hiddink Chelsea' de


Hiddink pek bi sevdiğim hocadır, benim bilinçli bir futbol izleyicisi olduğum zamanların başlangıcında yol almamı sağlayan şahıslardan biri olduğunu dahi söyleyebilirim.1998 Fransa da belkide forması dolayısıyla sevdiğim Hollanda' nın başında yarı finale kadar gelip, 2-3 sene sonra çok seveceğim şirin kaleci Taffarel' e penaltılarda yenilmişti, daha sonra; 2002 Dünya Kupası nda gene buna benzer bir son, bu sefer çalıştırdığı takım evsahiplerinden Güney Kore. Ve 2008 Avrupa Şampiyonası; bu sefer soğuk ülke Rusya ile yarı final ve gene elenme durumu...


Chelsea, ilginç bir takım bundan önceki hocalara bakarsak genelde tip itibariyle tam sigara paketini çorabın içinde saklayan tipolojiler. Avram Grant öyle, Felipao da. E, zaten baş cıngarcı Mourinho değil mi modern futbol jargonunda?


Neyse, beklentim önce Fatih terim daha sonra da Bülent Uygun' un görev yapması Chelsea' de. ama olmadı...

Fenerbahçe 7 - Hacettepe 0


Maçı izlemedim ama kağıt üzerinde bakarsak çokta ilginç bir sonuç değil hani, hatta bunu yazmak için futbol bilmeye dahi gerek yok. Asıl geyik bundan sonra başlar, Hacettepe tarafından 1-2 hafta bu sonuç takımın "psikolojik" durumuna etki ettiği filan söylenilir durulur.

goller;
Alex (3)
Semih (2)
Deivid
Lugano


Erdoğan Hocaya da buradan The Doors - Roadhouse Blues armağan ediyorum ayrıca.
(bir not: resim için co boy a da selam çakarım)

Dönelim Dönelim Hooooop...





Evet ligin 20. Haftasındayız ve Galatasaray (spiker de söyledi) geçen sene aldığı puan' ın 5 puan gerisinde...

Maça 10 dakka gecikmeli başladım, başladığımdan itibaren de Galatasaray oyuncularının kendilerini dönüp dönüp yere bıraktığını görmekten başka br şeyler olmadı. Ha bir de Servet sanki doğum günüymüşte bir gol atmalıymış psikolojisiyle ileri çıktı, durdu. Kaleye giden her top cılızdı, ki Ömer Çatkıç(adı kolay, soyadı hala anlaşılamamış) Gaziantep ile aklımızda yer eden arkadaşa bir kaç etkisiz şutta tosladık. Ha başka kaleci olsa belki bir tanesi girerdi. (mukayese edin işte ne kadar zayıf kalecilerimiz var)
İlk yarı da iki ya da üç tane pozisyon vardı, Baros aldı, Baros gitti; top Ömer' de kaldı. Nonda aldı, ceza yayına geldi, vurdu top Ömer' de kaldı. Zaten Kontrast bir garip, maçın içerisinde; arkadaşa dönüp "yahu abi biz sabah maçını anca evde Frankfurt - Köln oynayınca izliyorduk neden geldik ki?" şimdi diye sorduran cinsten, ama gerçekten de garipti bizim futbolcularda ilginç bir şeyler vardı, sanki maç öncesi öyle aralarında bir şov maçı yapıyorlarmış hissi verdiler taraftara.
İkinci yarı başladı; gene biz gidiyoruz, cılız cılız dönüyoruz. Kanatlar da Volkan depar filan atıyor gibi görünüyor ama hızlanması nafile, Zitouni ondan daha hızlı, arkada bulduğu pozisyonda vuruyor bizim kaleci çıkartıyor...Artık sıkıntıdan dayanamıyoruz; soldan orta (ki oralarda bir Sabri bir Sarıoğlu olması gerek ya) top ağlarda Ahmet Kuru attı...
Sonraki dakikalarda belki canlanır Galatasaray diye bekliyoruz; bir yandan da gözlerimiz Lincoln' ü arayıp "e, bizim oyuncular bu kadar düz iken ne niyetle Lincoln' e verilen parayı beğenmiyor?" içten içe sorusunu da sormadan edemiyoruz hani...
İlginç ataklar oluyor, Ayhan alıyor gitmeye çalışıyor, olmuyor dönüyor etrafında bir tur hop yere...
Mehmet Topal alıyor, o da yapıyor aynısını...
Sonra Aydın Yılmaz sonunda saçlarını kestirip, hiç bi yeri yellenmeden giriyor oyuna, bildiğin Aydın; dengesiz, hızlı...
Ümit Karan giriyor, bir şut çekiyor, sol ayağıyla. Bize Gençlerbirliği nde oynarken ki oyununun yapısına aykırılığını anlatıyor ekrandan, Kolibali ya da Kona sanmış, zenci diye Nonda' yı arkasından gelmeyi bekliyor...
Mehmet Güven giriyor, önce 87 numara formasına, sonra her zamanki gibi saçlarının durumuna bir göz gezdiriyoruz, kabağı garip adamın ya hu.
Sonra ne oldu bilinmez, 86 da dayanamayıp çıkıyoruz.

İşte bu maçta böyle gidiyor, Volkan Yaman' ın çıkan parmağı üzerine analiz yapıyoruz, Maçın içinde (Galatasaray olunca önemli pozisyon olmadığı için es geçtim) olan iki duran topu, (ki bunların biri çift vuruş) tartışıp Man Utd' in kullandığı kornere kadar gidiyor olaylar.


Kötüyüz, Bordeux' da bizi kötü bir zamanımızda yakaladı, Antalyaspor maçı; ilginç bir son olmadı ama biraz daha istek beklerdim doğrusu.


Ha bir de Şifo' da heyecanlı çocukmuş yahu...

Zeki Futbolcular





Metin Tekin, nam-ı diğer "Sarı Fırtına". 80'li yılların sonu; Sarı'nın efsane zamanları. Çok bilindik bir olay anlatılır:

Bir Boluspor maçıdır ve hakem maçı katletmektedir. Beşiktaş'ın iki golü verilmemiştir, Boluspor havadan bir penaltı kapmıştır, sonrasında Boluspor bir gol daha atar. Beşiktaşlı futbolcu Sarı Metin başlama vuruşunu yapmak üzere topu santra noktasına diker, hakem düdüğü çalar ama Metin başlamaz. Hakem: "N'ayak?" gibisinden sorar Metin'e. Metin de kıvrak zekasını kullanarak verir ayarı: "Hocam kendi yarı sahanıza geçin de başlayalım". Ovvv, güzelmiş.

Delgado, Ülker, Bonservis





Son bir yıl içerisinde içinde başlıktaki üç kelime olan bir haber gördüyseniz umarım benim gibi yapmışsınızdır: Okumadan geç.

Sürekli bir numaralar dönüyor falan. Olayın başına dönelim:

Delgado Basel'de başarılı bir dönem geçiriyor ancak yine de "istikrarsızlığı" sebebiyle bol bol eleştiriliyor. Aynı dönemde Ülker futbol takımlarını Milyon Euro'lara boğmakta. Matias Delgado transferini Ülker yardımıyla gerçekleştiriyor beşiktaş. İmza töreninde içilen Cola Turka'lar falan... Delgado forma giymeye başlıyor ki ilk sezon "Rico-Mati yan yana oynar mı?" tartışmaları içerisinde ne Delgado form tutuyor, ne de Ricardinho. -ülkeye gelmiş en büyük yeteneklerdendir, harcanmıştır- Tigana ayrı bir dünya zaten o sıralar. "Birini ben istedim de, diğerini kim aldırttı bilmiyorum" diyor ve televizyon aracılığıyla yönetime gider yapıyor.

Sezon geçer; Rico gider, Mati kalır.

Günler geçiyor ve kampta "İbrahimler Kavgası" çıkıyor. İki İbrahim'in elinden Kaptanlık alınıyor, yeni kaptan seçilmesi lazım. İdari kadro-Yönetim akıllıca bir hamle yapıyor ve kaptan Delgado oluyor. Mati'yi takıma bağlamak, istikrarlı olmasını sağlamak açısından mantıklı bir adım. Zaten Mati de bu umutları boşa çıkarmıyor ve sezona çok iyi başlıyor.
Tabii Delgado sevenlerini üzmüyor yeniden bir istikrarsızlık başlıyor, sakatlıklar falan.

Bunlar futbolun içinde olan şeyler. İşin ticari yönü var. Bu zamana kadar Mati Ülker'in malı. Beşiktaş'a devri gerçekleşecek, izliyoruz:

Yıldız Holding A.Ş. (Cola Turka) ile şirketimiz arasındaki 06.06.2005 tarihli sponsorluk sözleşmesi, 2010-2011, 2011-2012 ve 2012-2013 futbol sezonlarını kapsayacak şekilde, yıllık 4 milyon USD+KDV olmak üzere toplam 12 milyon USD+KDV tutarı üzerinden üç yıllığına uzatılmış, ayrıca şirketimiz futbol takımı oyuncusu ve kaptanı Matias Delgado’nun tüm imaj ve transfer hakları, Yıldız Holding A.Ş’den sponsorluk sözleşmesinin uzatılması kapsamında alınan, vadeleri 2010-2013 tarihleri arasında değişen toplam 7milyon 750 bin USD tutarlı Yıldız Holding A.Ş. senetleri devredilerek ödenmek suretiyle şirketimizce tümüyle devralınmıştır.
Bu ne yahu? Dünyanın hangi takımında "öyle bir açıklama yapalım ki ne taraftar ne de başkaları hiçbir şey anlamasın" kıvamında açıklamalar yapılır? Zaten hepimiz Ekonomi okumuş insanlarız ya! Senetler falan, Reklam karşılığı "İmaj" hakları... Kim bilir neler dönmüştür orada.

Bugün de bir Milliyet'de haber çıktı yine:

Arjantinli futbolcuyu Ülker grubundan 7.75 milyon dolara alan Beşiktaş, aynı şirketle 3 milyon dolarlık bir sponsorluk anlaşması daha yapıyor. Kartal böylece bu kuruluştan ekstra 6 milyon dolar kaynak elde edecek

Yok yok, Dizisini çeksen Amerikan yapımlarına kafa tutar bu olaylarla. Sürekli bi' para dönüşü, sürekli açıklamalar. Sonu herkes adına hayırlı olur umarım.

Taraftarın Sevgilisi Takımıdır





14 Şubat'ı asla yalnız geçirmez bir taraftar, aşığı olduğu takımla yaşar aşkını! Taraftarın en büyük aşk'ı takımı değil midir zaten?

Irriducibili'de sesini yükseltenler için Lazio, Gate 13 tribününde yer alan biri için Panathinaikos, La Doce'de bayrak sallayanlar için Boca, Opposta Fazione'li biri için As Roma, Kop tribününde yer alan kimse için Liverpool, Fighters grubu arasında meşalesini ateşleyen için Juventus, Maç öncesi alkol alıp motive olan Service Crew üyesi için Leeds...
Hepsinin bellidir aşkı, sevgisi; sevgilisi.


Hepsi için en büyük olan bir aşk vardır, o da takımıdır. Hepsinin sevgililer günü kutlu olsun. Her taraftara Mabedinde bu güzel aşkı yaşamak nasip olur umarım.

14 : Bir Farklı Adam


Galatasaray' a transferi Jun-ichi Inamoto ile aynı gün olan, Anfield' ta son anlarında liman işçilerini/KOP' u gerim gerim gerdiğimiz maçta ilk defa Galatasaray forması giymiş, yani tam 10 gün önce toplasan bin kişiye maç yaparken bir anda kendini Avrupa' nın en ateşli taraftarlarının önünde bulmuş; hocasının oyunda verdiği misyonu; gene "Avrupa' nın en" diye başlayan bir futbolcusunu marke etmek olan bir şahıs, 14 numarayı giyen, Patrick Vieira' yı kendisine model alan (ki bu bile bir zeka göstergesidir) Mehmet Topal' ın Galatasaray forması içerisindeki ilk anlarıydı bunlar.

Peki ya şimdi?...


O, sahaya çıktığında Galatasaray taraftarının yüzünde direkt olarak değilde dolaylı yoldan(mesela maçın başında kaptırılan bir top ile gelişen kontra da çaldığı top ile) bir tür rahatlık oluşuyor. Sahada hiç elini kolunu savurmuyor, haksız yere alehte faul çalınsa dahi ağzını açmıyor. Topu aldığında nereye atacağını o kadar iyi biliyor ki, sanki bir taraflarında radar filan sakladığını düşünürsünüz. 35-40 metreden daha fazla açılmadan, "vursam da taraftar beni sevse" kaygısı yaşamadan, aldığı topu illaki bir şekilde olumlu değerlendiriyor, aldığı toplara bakarsak ta arkasındaki iki stoperin olmaması dolayısıyla yaşanılan pozisyonlar her zaman nedense...



Ve geleyim beni en çok mutlu eden olaya...

Bir Galatasaray taraftarı olarak şu anda takımda bulunan oyuncular arasında en çok kaptanlığı hak ettiğini düşündüğüm 3 oyuncudan 1. sıradaki isimdi Mehmet Topal. Ve Denizlispor maçında Ayhan Akman' ın atılmasıyla kaptanlık pazubandını o kadar "kurt" un arasından kaptı taktı koluna...


Umarım bir kaç sezon daha giyecek o güzel formayı; ve umarım da artık bi gün takımın lideri olarak sahaya çıkacak; Galatasaray "aristokrasisi"nin sahadaki bir yansıması olarak...




13 Şubat 2009 Cuma

Fulya Süleyman Seba Kompleksi / Sonucu Ne Olacak?





Çocukluğu Beşiktaş semtinden geçmiş birisi olarak orayı ta ne zamanlardan bilirim. Tabii bizim bilgimiz dışarıdan gördüğümüz kadarı sadece. Aslına bakarsanız projenin temelleri Baba Hakkı (Hakkı Yeten) zamanında atılmış. Baba Hakkı araziyi stad yapmak amacıyla almıştı ki o zamanlar bayağı olaylar olmuştu.

Kısaca: Baba Hakkı araziyi alır stad yapmak amacıyla. Devlet sadece 5.000 kişilik bir stad yapılmasına izin vermektedir. Baba Hakkı buna rağmen arazi için uğraşır ve "5.000'le başlar, ileride büyütürüz" gibisinden konuşur. Tabii bazı çevreler Baba Hakkı'yı kirletmek adına "5.000'lik stad yapacak, Beşiktaş'ın önünü kesiyor" gibisinden muhabbetler çevirir. Baba Hakkı'yı kulübe küstürürler.

Neyse olaylar gelişir... Süleyman Seba, Serdar Bilgili de bu proje için uğraşmışlardır. Sonlandırmak Yıldırım Demirören'e nasip olmuştur. Tabii işin içine Yıldırım Demirören girince fırtınalar eksik olmaz. Öncelikle Aşçıoğlu'yla yapılan anlaşmanın maddeleri tartışıldı, sonra tesislerin ne yönde kullanılacağı.

İşin en komik yanı ise açılış yapılma bahanesiyle toplanılması, ama açılan şeyin kompleks binası değil; kompleksin maketi olması!



Bakınız Semra Hanımlar maketin açılışını ne de güzel yapıyorlar.

Neyin acelesiydi bu diye düşünürken düştü jeton. Kongre var kongre! Beşiktaş AŞ'nin yıllardır bir ibra sorunudur gidiyor. Kompleksin görkemli açılışı iyi bir gövde gösterisi olsa da yönetimde yükselen muhalif sesleri ne kadar ikna edebildi bu açılış belli değil. Levent Erdoğan sıkı bir çalışma yürütüyormuş kulislerde. Yönetim otobüs bile kaldırıyor olağan idari ve mali genel kurul için. Bakalım neler olacak. Türkiye'de Spor Kulüpleri adına önemli bir atılım olan Fulya Projesi bakalım Beşiktaşlılar arasında nasıl bir izlenim bırakmış. Sonuç uzun vadede ne olacak cidden merak konusu.

Son bir hatırlatma. Pascal Nouma'nın işediği bir duvar vardı Fulya Tesislerinde. O duvarı koruma altına falan alsalarmış keşke, tarihi eser yahu.






Fergie ve Türkiye'de Teknik Direktörlük



Sene 1986, Fergie -ortada- Manchester United'ın Teknik Direktörlüğüne getiriliyor.






22 Kasım 1986, Fergie Manchester United taraftarlarıyla ilk kez buluşuyor.



6 Kasım 1986 - ... ? 23 sene bir takımda teknik direktörlük...

İstikrar abidesi gibisinden onlarca kilişe deyimler lazım buraya. Binin üzerinde maç yapmışsın, avrupa kupaları, lig kupaları almışsın.

Dailymail'in haberine göre -buradan ulaşabilirsiniz- 923 teknik direktör değişimi yaşanmış Alex Ferguson'un kırmızı şeytanların başına geldiğinden beri. Başka bir deyişle: Sir Alex, 923 teknik direktör eskitmiş 23 yılda.

Bir de olaya şöyle bakalım:
Sir Alex Ferguson göreve geldiğinden bu yana, sadece 3 Büyüklerde kaç teknik direktör görev almış?

28 Fenerbahçe, 16 Galatasaray, 16 Beşiktaş; toplamda 60 ediyor işte. 18 takım 1. ligde, 18 takım 2. ligde var bu da eder 36 takım. takım başına 20 taknik direktör değişikliğinden eder 720 teknik direktör. e daha alt ligleri katmadık bile farkındaysanız; ki Ferguson'un araştırmasında onlar da katılmış. (The Championship, League One, League Two vs) Düz bir hesapla Fergie'nin Manchester'ın başına geldiği günden beri ülkemizde, İngiltere'dekinden 3 kat daha fazla teknik direktör değişikliği yaşandığı söylenilebilir.

Biz hâlâ UEFA kupası, Şampiyonlar Ligi finalleri hesabı yapalım sezon başlarında, sezon ortalarında ise Avrupa kupasında kazanılan bir maç ile sezonu bitirelim, sezon sonunda hocaları kovalım. Turkcell Super Lig'de istikrar sağlanması adına bir kural çıkartsınlar. Sezon sonunda tüm takımlar şampiyon ilan edilsin. Böylece başkalarını "suçlu" ilan etmeye bayılan yöneticilerimiz teknik direktör kovma fantezilerinden vazgeçerler.

not: yetersiz teknik direktörler ayrı tabii.

Maç Günü




Endüstrileşme, sanayi toplumu, kapitalizm geyiğine vurmadan anlatmak zor olsa da kısaca şunu söylemek lazım: Bu kavram yok oluyor! Zamanını yakalayamasak da sağdan soldan duyarız hep: "Zamanına Galatasaray-Fenerbahçe derbileri tüm gün süren aktivitelere şölen havasında geçerdi" diye. Şimdi öyle mi peki? Şimdilerde sadece basın-yayın organlarında var derbilerin ve de maçların şölen havası. Sanırsam dünyanın genel sosyo-ekonomik yapısı bu duruma yol açtı. "Daha çok çalış, daha çok kazan; Rekabetçi toplum" muhabbeti hani. Taraftar kişi haftanın 6 günü çalışıyor, ekmek peşinde. Pazar günü -akşam da derbi var diyelim- dinlenmek istiyor adam. E adam maça gidiyor saat 18.50'de, 19.00'da maç var zaten. Maç bitince de doğruca eve, sonraki sabah dokuzda işbaşı yapacak kolay mı?

Nerede kaldı "maç günü" anlayışı?

Üç büyükler açısından durumu ele alırsak gözlemlerimden yola çıkarak şunu söyleyebilirim:
bu kültürü yansıtmaya devam eden kişiler en çok Beşiktaş taraftarları arasında bulunuyor. Sonra Galatasaray geliyor, hemen ardından da Fenerbahçe. Tabii bu takımların taraftar kitlelerinin yapısıyla da alakalı. Şöyle bir genel kanı var: "Beşiktaş taraftarı halk kesimi, Galatarasay taraftarı aristokrat, Fenerbahçe taraftarı burjuva". Gerçi Galatasaray ve Fenerbahçe taraftar profiller günden güne benzemeye devam etse de Beşiktaş taraftarı genelde "halkın takımı" kıvamında devam ediyor.

Herhangi bir maç günü -anadolu takımıyla maç olsun- Beşiktaş taraftarı semtinde "maç günü" kültürünü yaşatmaya devam ediyor. Beşiktaş Çarşı'sı önünde toplanılıyor, bayraklar, marşlar, meşaleler... Bir taraftar için güzel anlar. Biranı içiyorsun, marşlara katılıyorsun. Sonra taraftarlar yolu kapatarak stada doğru yol alıyorlar hep beraber. Fenerbahçe ve Galatarasay Taraftarları arasında ise durum farklı. Fenerbahçe taraftar kitlelerinde zaten karmakarışık bir durum söz konusu. Bir yanda Ali Koç destekli UniFeb Bağdat Caddesi'nden geliyor. Genç Fenerliler var bir de bu "maç günü" kültürünü yansıtmaya daha yatkın, onların önünü ise yönetim kesmiş. Kendi hâllerinde bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Galatasaray taraftarı ise en ortalaması. Maçına göre ve gününe göre bağımsız takılıyor taraftarlar daha çok. Genellikle İstiklal ve Mecidiyeköy tercih ediliyor. Futbol yaşanılması gerektiği gibi yaşanıyor; sokaklarda yaşanıyor.
Sonuçta futbolla, mahalle aralarında iki taş arasına kurulan kaleye plastik topla şut çekerek tanıştık değil mi?

Taraftarlık bu olsa gerek. Locada viski içerek digiturk'ten maç izlemeye ne kadar "taraftarlık" denir bilemiyorum. Taraftarlık yaşanılması gereken bir şeydir; konuşulması gereken değil.

Hard - Easy geçişi gibi şeyler.


Yazan habere göre futbol' a bir takım değişiklikler gelecekmiş, ne güzel. Anlayamadığım değerlendirmeler genel olarak yapılan değişikliklere göre değil, daha çok oyunun mantalitesiyle alakalı, "zaten tadı kaçmıştı" "hızlılık getirir oyuna" tarzında.

Gözden kaçan bir şey var bence, bana göre futbolun yegane rakibi diğer eğlence sektörleridir. (Bunu Mehmet Demirkol da söylemiş galiba) Şehirde stadın cezbediciliği, gelecek takımın kalitesi; tuttuğumuz takım filan değildir. İlk başta sektörel olduğundan şehirdeki sinemadır, tiyatrodur, bowling salonudur vesaire. Bunun akabinde, oyunun içerisindeki kolaylıklar sadece ve sadece hikayeyi "başarılılaştırır" hatta bu birazcık futbol ile alakalı pc oyunlarında oyuncuların özelliklerini arttırmaya benzer gibi.

Yunanistan o meşhur avrupa şampiyonluğunu yaşadığında "kaleleri büyütelim" diyenler bile çıktı mesela, yahut çizgiden geçen top "ötmediğinden" çip takalım diyenlerde, fakat bunun akabinde önemli ayrıntı şu ki; oyunun dramatiklik seviyesindeki ufacık artma albenisini de arttırıyor. Bu da gene diğer eğlence sektörleriyle alakalı olaya getiyor bizi; nasıl 2005te Liverpool' un şampiyonluğunun hikayesi "efsane"olduysa, nasıl The Shawshank Redemption izleyicisi tarafından beğenildiyse yahut nasıl birileri kaybederken kazandıysa, orası hep sempatikleşti.

Ve gelirsem hepsinden öteye, Galatasaray 2000 de Büyük Kaptan' ı oyundan alsaydı, Cesur Yürek sadece Braveheart' ın Türkçesi olarak aklımızda kalacaktı.

12 Şubat 2009 Perşembe

Inter Milan vs. AC Milan


Bu hafta sonunun en güzel maçı gibi. Inter' de Zannetti "kazanırsak şampiyonluk yolunda önemli bir noktaya geliriz" gibisinden bir şeyler söylemiş. Bence Inter kazanır gibi geliyor da, daha önemlisi bu maç sonrasındaki Mourinho demeçlerinde nelerin olacağı. Milan' da Kaka yok, büyük bir maçta sonunda Ronaldinho' nun nasıl bir "on numara" olacağını göreceğiz.Tabii bir de bence bu maç "Italya' daki en iyi ön libero mevkii kimde?" sorusuna da cevap verecek. Gerçi Gattuso yok, Vieira' da Muntary tarafından kesildi ama olsun.Benim tahminim 11leri vereyim, zaten en kolay kısım bu;

Inter: Julio Cesar - Maicon, Materazzi, Samuel, Chivu - Zanetti, Cambiasso, Muntari, Mancini - Ibrahimovic, Adriano

Milan : Abbiati - Maldini, Kaladze, Nesta, Jankulovski - Ambrossini, Pirlo, Beckham, Ronaldinho, Seedorf - Pato.

11 Şubat 2009 Çarşamba

Şenol Karagöl


"Bu topu benden, 3 Rüştü Abi' den 4 tane gelse çıkartamazdık"

Kazananlar ve Kaybedenlerin Zihindeki Yeri.



Çok kısa iki örnek bunu çok güzel açıklıyor aslında;
Birincisi ben daha 4 -5 yaşında sümüklü bir şeyken yaşanan bir mevzu; nedir? Roberto Baggio' nun kaçırdığı penaltı. Bence o penaltıyı Baggio' nun finalde kaçırmasından önemli başka bir ayrıntı; Brezilya' ya karşı oynarken kaçırmış olmak gibi. Ben küçüktüm ama bana kadar geldi esamesi, ki bu günkü hazırlık maçında da bu iki takımın maçları hatırlanırken ilk akla gelen ayrıntı oldu.


Herneyse; ikinci kısım ise kazanmak olgusu ve penaltı ise belki taraftarı olduğum takım olduğuyla alakalı ya da belkide gerçekten önemli olduğu için topu oyuna sokabilen stoper Popescu' dan... Anlatmaya gerek yok, ki zaten bence kimse o anı net bir şekilde hatırlamıyordur.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Mustafa Denizli Bir Muammadır





N'olursa olsun Türkiye futbol tarihine damga vurmuş bir teknik direktör olduğu gerçeği değiştirilemez. Gerçekten uzun yıllar hizmet verdi Fenerbahçe'ye, Galatasaray'a ve Millî takıma. Gerçi 2000-01 sezonunda Fifa '00 oynarken çıkarttığı kadrolarla Fenerbahçe'yi avrupa'da rezil etmiş olsa da severiz kendisini. Sezon 2008-09'da Yıldırım Demirören'in bir lütfu olarak Beşiktaş'ın başına getirildi.

Muamma olması da şu soruyu sordurttuğundandır: "Kim nerede oynuyor yahu?!"

Tamam, deplasman maçlarını televizyondan izliyoruz da anlayamıyoruz sistemi tam olarak -ki aslında o kadar zor değildir bunu tv'den anlamak- ama içerideki maçları stadda izliyoruz; yine bir şey anlamıyoruz. Açık konuşayım: Ankaraspor maçından sonra maça gitmedim bi' daha, gitmem de bu gidişle. Takım sahaya çıkıyor. Herkes şaşkın.

-Kim nerede oynayacak?
-Sistem ne?
- 3-5-2 mi bu ya?

ve daha onlarca soru. "neyse maç başlayınca anlarız" diyorsun da imkansız. hocam 4-4-2'nin, 4-5-1'in suyu mu çıktı afedersin. dünyanın neresinde 3'lü defans anlayışı kaldı? yapma hocam yahu.

mustafa denizli; tam bir muamma futbol ekolu. ne kimin nerede oynadığı belli, ne de sistemin ne olduğu.

profesyonel işler.



Bu hafta sonu oynanan Galatasaray - Kayserispor maçı öncesi Galatasaray yönetimi Kayserispor' a yemek vermiş, hoş bir jest tabii. Maç 1-1 bitti, hakem tartışmaları arasında bir hafta sonu geçti ve sonrasında Galatasaray yönetimi bir takım açıklamalar yapmak zorunda hissetti. Burada var o açıklamalar. Bir gün sonra ise Kayserispor yönetimi de Galatasaray' a cevaben bir takım açıklamalar da bulundu. Onlar da burada mevcut.

E, olay nedir? Bir kaç gün önce yemek yenilebilinir, yorumcular "yüzlerine de söylerim, program da da söylerim iş ayrı arkadaşlık ayrı" diyebilir. Yahut klüpler birbirleriyle aralarındaki diyalogu belirli bir protokole çekebilir. Fakat bu deplasman takımına düzenlenen yemeklerin manası hiç bir zaman eksilmeyecektir belli. Gıcığıma giden aslında, İngiltere ligindeki Fair - Play uygulaması gibi; hani nasıl sakatlanan adam olursa topu taca atana sarı kart çıkıyor, bu yöneticilere de çıkmalı bence.