Guus Hiddink'i nasıl bilirdiniz?
Bana göre dünyanın en iyi teknik adamlarındandır Jose ve Capello ile birlikte.
Bunu bugün, bu saatlerde, 3-0 kaybedilen bir maçınm ertesinde dile getiriyorsam, bu skor karalamacılığı yapmadığımı gösterir.
Guus Baba'nın yüzlerce başarısı vardır. Işık görülemeyen takımlarda meşale yakmışlığı vardır. Özellikle milli takımlar düzeyinde -ki milli takım teknik direktörlüğü ayrı bir olgudur- dünyada ders olarak okutulabilecek bir künyesi vardır. Özellikle 2002 Dünya Kupası'nda yarattığı Güney Kore Milli Takımı hala her futbolseverin aklında olsa gerek. İmkansızlıklar içinde küllerinden doğmayı seven Hiddink'e bizim takım fazla gelmiş olacak ki, kendi kısıtlamak istedi belki de, kimbilir...
Dediğimiz gibi, Guus Baba'nın yüzlerce başarısı vardır, fakat en aklımda kalanı Chelsea'nin başında vekaleten bulunduğu dönemde Barca ile oynadıkları yarı final maçlarında takımına oynattığı ''rakibe göre futbol'' anlayışıdır. Inıesta'nın son dakika gazabına uğramasalar Hiddink bir mucizeye daha imza atacaktı. Chelsea gibi bir takımın başındayken dahi bir mucize yaratma durumu da ayrı bir mucize ya, neyse...
O gün bu savunma anlayışına total futbol cevabı vermişti. ''Alma futbolun ahını, çıkar Iniesta Iniesta'' diyerek Nou Camp'a giden final bileti, aslında Jose Reis'e bir yıl sonrası için Barca'yı nasıl alt edebileceği konusunda sağlam bir fikir de verdi. Nitekim yıldızların yıldız olmaktan uzak olduğu -örneğin Eto'o'nun sağbekten top çıkardığı- bir sistemde Jose, Hiddink'in ramak dediğimiz farkla kaçırdığı başarıyı yakaladı ve teknik direktörlük mesleğinin yeni kralıyım dedi yedi düvele. Daha önce büyüktü, efsaneliği ise Guus abisinin kafasında yaktığı ampule borçludur bi nebze.
O Guus Hiddink Türk Milli Takımı'nın hocası olduğunda, bir milli takım için yapılabilecek en iyi seçimi yaptığımızı düşünmüş ve yıllardır uzak olduğum milli takım sempatizanlığını yeniden yakalamak adına umutlanmıştım. Nitekim ABD'deki hazırlık maçları da düşüncemi destekler nitelikteydi velakin; o zaman için Hiddink'e takımı tanıması için gösterdiğimiz tolerans resmi maçların başlaması dolayısıyla yerini beklentiye bırakmıştı artık.
İlk iki maç da aslında bu hazırlık döneminin devamı niteliğinde geçti rakiplerin zayıflığına istinaden. Kazak Milli Takımı'nın dahi zaman zaman bariz üstünlük kurduğu bir maçı bireysel yetenekle kazanıp Belçika maçında ciddi S.O.S verdik. Ancak tüm bunlar olumlu olamayacağı gibi olumsuz bir ölçü de değildi benim için. Kayıp verilmemesi gereken iki maçı gerektiği gibi atlatmıştık. Futbol olaraksa herkesin kafasındaki sınama maçı şüphesiz ki Almanya maçıydı.
Almanya gibi bir disiplin abidesiyle, üstelik deplasmanda oynuyorsanız, ve hocanız sistem profesörü Hiddink ise Türk bir futbolsever olarak dengeli bir takım beklemek, maç öncesi yapılabilecek en akıllı hareketti. 4-2-3-1 sistemi Arda'nın yokluğuyla büyük yara alacak olsa da kanat forvetlerden birinin Sercan olduğu ve orta sahayı kalabalık tutan bir milli takım, ayağa pas ihtiyacı ve Sercan merkezli kontralar düşünüldüğünde -yine de- umut vermekteydi. Keza bana göre rakibin Schweinsteiger eksikliği ve Khedira'lı orta sahasına iyi bir cevap olabilirdi.
Bilgisayarla vedalaşıp televizyonun başına geçebildiğimde maçın 5. dakikası falandı. Adetimdir maçtan önce çıkacak kadroyu bilmemek. Sistemi ve dizilişi maç içerisinde çözmeyi severim. Dün çözemedim, kendime kızdım. Sonra anladım ki kızılması gereken ben değilmişim.
Hiddink Türk basınını çok takip ediyor olsa gerek, Schuster'in önüne atmak istedi kendini gazete manşetlerinde sanırım. ''Sen Kadıköy'de Deli İbo'yu sağbeke koyarsan ben de Berlin'de Sabri'den solbek yaparım.'' düşüncesi hasıl olsa gerek Sabri'nin mevkisi konusunda. Maicon-Dani Alves ikilisine sahip olmasına rağmen ikisini birden oynatma derdine düşmeyerek birinin yedek kalması gerekliliğini çakoz eden Brezilya Milli Takımı'na saygılar sunmaya kalmadı, top Alman savunmasının soluna geldiğinde Ercan Taner ''Özer'in presi''nden bahsetti. Hadi canım, o kadar da değil...
Aurelio-Nuri-Emre üçlüsüyle daha bir 4-5-1'i andıran diziliş, Aurelio'nun sakatlanmasıyla Selçuk-Necip ikilisinden biriyle kaldığı yerden devam edebilirdi ama Tuncay tercihiyle şimdi 4-2-3-1 olmuştuk. Kime karşı? Bu sistemi dünyada -ofansta ve defansta- en iyi uygulayan takıma karşı. Peki onlar bu sistemde en iyiyken, bizim bocalamamızı sağlayan neydi? Yani aynı sistemi uygulayan iki takım arasında farkı yaratan neydi? Bana sorarsanız forvetin arkasındaki üçlü...
Defansı ve ön liberolarıyla Ömer Erdoğan'a rağmen bizden hiçbir artısı olmayan Almanya'nın taktik tahtasındaki Podolski-Mesut-Müller hattıyla aynı işi yapmasını beklediğimiz üçlü, Hamit-Tuncay-Özer olmuştu. Bu dizilişle ancak, nasıl çıkarsak çıkalım kazanacağımız bir maçı kazandırabilirdi bize bu üçlü. Vardır Guus'un bildiği diyebilmek isterdim ancak, bildiğiyle ters düştüğünü gördüm yaşlı kurdun. Gözlerim Mustafa Hoca'yı aradı kenarda. Kanat oyuncularının içeri doğru katetmesine imkan sağlamak için ters kanada monte etme gibi bir sistemle Beşiktaş'ı çifte kupa şampiyonluğuna taşımış Büyük Mustafa bile bu kadarını yapamazdı. 4-3-3'ün mucidi Hollanda futbolunun bağrından kopup gelmiş Hiddink ise fevkalade bir sağ iç olabilecek Hamit'i sol kenarda, aynı ayarda bir sol iç olabilecek Nuri'yi ön liberoda kullanmayı, ilerideki organizasyonu ise ''uzun boylu olmakla duvar santrafor olunmaz.'' sözünün ispati Halil, futbol hayatının en bitik günlerini yaşayan Tuncay ve çıplak gözle kaç maçını izlediğini merak ettiğim Özer'e bırakmıştı. Arda'nın yokluğundan dolayı Tuncay hamlesini bir nebze anlayabilsem de bence ileri uç için doğru üçlü Mevlüt-Semih-Sercan, ya da benzeri bir kombinasyondu.
Dün akşamki maç Hiddink'in büyük hoca olduğu gerçeğini değiştirmedi bende, ancak dokunun tutup tutmayacağıyla ilgili ciddi soru işaretleri bıraktı. Beşiktaş'ta Tayfur'dan beklediğimiz uyandırma sistemini milli takım için yapacak bir hayırsever çıkmazsa 2012 de tarafsız izleyeceğimiz bir turnuva olacak sanki. Oğuz Çetin'i saymıyorum bile, çünkü dünkü kadronun daha çok onun eseri olduğu fikrindeyim. Futbolun takım oyunu olmasından mütevellit futbol klişelerinin uzağında olmak isterim hep, lakin Volkan, Ömer, Halil, hatta zaman zaman Emre ısrarından soyutlanmış bir milli takım diliyorum bundan sonrası için. Mesut'u ıslıklayan Türk seyircisine de ufak bir not düşmek gerekirse, kendilerini verdikleri enternasyonel milliyetçilik dersinden dolayı kutluyorum (!)
Buraya kadar tarafsız gitti yazı gidebildiğince. Ama ben hayatta hiç tarafsız olmadım, hep Beşiktaş'ın tarafından baktım. Yazının finali de milli maçın analizini Beşiktaş penceresinden yapmaya çalıştığım, Forza'da dün gecenin sıcaklığıyla paylaştığım siyah beyaz kıssalardan oluşsun sizce de mahsuru yoksa.
Kimse bana bu yazımdan dolayı milliyetçilik mavraları falan okumasın arkadaş...
-Sabri şu memlekette solbek pozisyonunda en kötü solbekten daha kötü solbektir. Buna karşılık Türkiye'nin en formda ve dönüşümlü olarak en fazla forma şansı bulan solbekleri (İsmail'i form durumu olarak ayrı tutsak da) İbrahim ve İsmail kadroda yoklar. Müller'in kaç kez geldiğini bir yere kadar sayabildim, sonra bıraktım.
-Sırf 'şampiyon takımın kaptanı milli formayı giysin' diye milli takıma alınan Ömer Erdoğan'ın ikinci baharının Bursaspor'la sınırlı kaldığını gördük, geçmiş olsun. Toraman'ın ölüsü bin tane Ömer, 500 tane Servet ederken bu defansla çıkarsan Berlin'de herşey müstehak. Hatırlatmak isterim; 15 yıl Beşiktaş forması giyip kaptanlığını yapmış olan Samet Aybaba'ya milli olma onuru bir kez dahi, sembolik olarak dahi yaşatılmamıştır. Ömer Erdoğan? Geçiniz...
-Hiddink Özer'in kaç maçını izledi de Almanya gibi bir deplasman maçında ilk 11'de başlattı? Bugün Özer yerine Nihat aynı futbolu oynasa ''Takımında şans bulamayan adam milli takımda nasıl elini kolunu sallayarak şans buluyor?'' diyecek olan basın bu konuda ne diyecek?
-Türk Milli Takımı'nı desteklemeye giden taraftarlar... Yıllar boyunca elinize geçebilen ve geçebilecek sınırlı fırsatlardan birini yakalamış, milli takıma olan hasretinizi gideriyorsunuz. Hasretle haseti niye birbirinden ayırmıyorsunuz? Barnebau'ya Madrid formasıyla ayak basabilecek daha kaç Türk asıllı futbolcu göreceksiniz ki Mesut'u yuhluyorsunuz? Türk Milli Takımı'nı seçip de Emre'nin, Arda'nın arkasında yedek oturur muyum diye mi düşünseydi o kalibrede bir adam? Adam futboluyla verdi cevabını. Hayırlı olsun, helal olsun.
-Volkan dallamasının yediği üçüncü golü (önce hatalı degaj, sonra bacak arası) Hakan ya da Cenk yese bugün vatan hainiydi, farkındayız.
Sözün özü, bu zihniyet devam ettikçe milli maçlar benim için haftasonu Beşiktaş maçı izlememi engelleyen bir parazitten öteye geçmeyecektir. İnsanları milli takımlarından soğutan düzenin dümeninde oturanlara selam eder, Almanya'nın siyah şort-beyaz forma kombinasyonuna sevgiler sunarız.
Benim milli takımım da Beşiktaş arkadaş.
Hadi hayırlı işler.
Guus Baba'ya selam, Bakü'ye devam.
9 Ekim 2010 Cumartesi
Millî Takım'ı Oğuz Çetin mi Yönetiyor?
Hani ilk başlarda "Oğuz'dan bilgi alması olağan" dedik. Sonra "ulan bildiğin Oğuz'un yani Fatih Terim'in kadrosu bunlar" dedik. "O-guus Hiddink" falan. Şimdi olay öyle bir noktaya geldi ki bunların hepsi "geyik" oldu. Hani başta mantıklı gelir de herkes öyle konuşmaya başlayınca insan kendi düşüncesinden soğur, vazgeçer falan. Bana da öyle olmuştu açıkcası. Koskoca Hiddink, Oğuz'un tercihlerine göre mi kadro belirleyecekti. Ayrıca Uğur Meleke'nin bu konuda bir yazısı vardı. Buradan okuyabilirsiniz konuyla alakalı. "Yarışmacı-Eğitimci" çatışmasının ortasında kalmış olması muhtemel. Ancak eğitimlere de tez vakit başlaması yararına olur. Yoksa bir anda her şeyi silmeyelim ayağına iyice uzaklaşacak.
Aynı konuyla alakalı Sinan Bolat'ın açıklaması var.
"Ülkemi çok seviyorum ama Oğuz Çetin olduğu sürece Ay-Yıldızlı milli takıma hizmet etmem çok zor. Ben burada her hafta en iyi 11'deyim. Ama Milli Takım'da 4'üncü kaleci bile olamadım."
Eğer ki Sinan Bolat'ın Millî Takım'a alınmama sebebi gerçekten Oğuz Çetin ise, vay Hiddink'in haline, vay Federasyon'un haline. Yazık oluyor beyler size.
Etiketler:
Bay Kerahet,
Guus Hiddink,
Milli Takım
8 Ekim 2010 Cuma
Auf Wiedersehen

Yıllardır Almanya'da, Olimpiyat Stadında taraftar avantajını elde ettiğimiz her maçta maçın bitimine yakın, stadı terkeden Almanlara "Auf Wiedersehen" diyerek dalga geçerdik. Durum 3-0 olduğunda bizim taraftarlarımız giderken, Almanların ağzındaydı bu sözler. "Hoşçakalın" diyerek yolluyorlardı bizimkileri. Yıllardır bekledikleri andı bu ve bizimkiler hiç bir şey yapamadan yenilmişti.
Türk futbolu, yaratıcı isimlerini o kadar hızlı kaybediyor ki, eli ayağı düzgün her takıma karşı sahada hiç bir şey yapamadan kaybetmeye başladık. Dahası, yeni yapılanmaya giden Belçika karşısında da kaos futbolu ile yine durumu kurtardık ama olayın aslı şu: Arda Turan'sız hiç bir şeyiz. Hiç bir şey. Üstüne, Arda Turan'ı iliğine kemiğine kadar sömürmek konusunda üstümüze yok. Arda'yı geçtim, Alman Milli Takımı'nda oynayan Mesut'u da sömüreceğiz. Şöyle 15 gün bir takımla maça çıksın, antremanda bulunsun, perişan ederiz. 30 tane buluruz bu ligde.
Oyuna gelmeye de gerek yok. 1 tane yaratıcı oyuncumuz olmadığı için, Halil ile yakaladığımız 1.5 pozisyonu atamayınca maçı kaybettik. Almanlar, rölantide oynayarak 3 tane attı. Maçın çoğu bölümünde, normalde karambolün olması gereken yerlerde yürüye yürüye atak yaptılar. Zorlayamadık. Çünkü, yaratıcılık yoktu. Fiziksel mücadelede de ezildik. Bir mevkii de 40 tane adamımız olduğu iddiasına rağmen, 35'lik Aurelio çıkınca orta saha iyice peynir oldu ve yerine bir tane de adam yok.
Biz, Arda'yı ülkece yiyoruz. Mesut'u da ısırmaya kalkacağız, kalkıyoruz ama Almanlar yedirmez. Real Madrid yedirmez. Dahası, Arda'ya saha dışında olanları, bugün Nuri'ye yapılan eleştirileri, Almanlar karşısında oynanan oyunu gördükten sonra yetenekli gurbetçilerimizi kaybetmek, işte asıl kaybımız o olur.
Mesut Özil'i izlemek büyük bir keyif. Zekâsını kullanması, bu kadar basit ve güzel oynaması mükemmel. Ayağından aşağıya çekmek yerine, yukarı doğru itildiğinde neler olunabilineceğinin göstergesi.
Etiketler:
Almanya,
Felix Mourinho,
Mesut Özil,
Türkiye
Komedi Dükkanı || Zayıf Nokta Meselesi
Nasıl bir pratikliktir, nasıl bir zekâdır. Muhteşem. Hem de Fenerbahçe - Galatasaray meselesi üzerine...
Etiketler:
Felix Mourinho,
Komedi Dükkanı
7 Ekim 2010 Perşembe
Almanlardan Mesut Özil Çıkınca Geriye Kalanlar

Şaşkınlık içerisindeyim. Dünya 3.sü, Avrupa 2.si ile oynuyoruz. Maça 24 saatten az kalmış. Bir tane teknik analiz konuşan yok ekranlarda. Konuşulan şey, Mesut Özil ve O'nun durumunun yarattığı kombinasyonlar üzerinden fanteziler. Eminim Löw, Schweinsteiger'sizlikte takımının üzerine konuşulmasını istemese bu kadar şanslı olamazdı. Çünkü, takımının en önemli adamı yok. Mesut'tan da önemli bir adamı yok. Ama konuşanı da yok ekranlarda. Belki, Almanya'yı bilmediklerindendir. (!)
Almanya, hep "disiplin" takımı olarak nitelendirilir. İtalya, Hollanda, Brezilya disiplinden uzaktır sanki. Disiplin değildir temelleri. "İstikrar"dır. "Gelenek"tir. Alman Milli Takımı oyuncuları, kendisinden önce forma giymiş isimlerin başarılarını devam ettirmek veya tekrarlamak için oynarlar. Bu yüzden de kadrolarında "takımlarında istikrar" kazanmış isimler seçilir. Tahmin edebildiğiniz ve bildiğiniz üzere kalecileri de iyidir.
Sistemleri 4-1-1-3-1 şeklinde nitelendirilebilir. Aslında rakamların tam olarak ifade edebildiği bir sistemleri yok. En azından benim için. 4'lü savunma, önlerinde Khedira, yanında veya 1 adım önünde Schweinsteiger, bu 2'linin önünde hücum ve bu orta saha hattı arasında doğrudan iletim hattı Mesut, sağında Müller, solunda Podolski, tek santrafor olarak da Klose. 3'ün 2'si kanat oyuncusu olmaktan daha çok içeri driplingler ile delicilik yeteneğini kullanarak oynarlar. Müller ve Podolski 2'lisi rakipleri için ters kanattan gelişen ataklarda inanılmaz derecede gol tehditi olmaktadır. Ters kanattaki "bek"in uyuması, kademeye girmesi, önünde bulunan adamın yardımına gelmemesi bu 2'linin ekmeğine yağ, bal sürmektedir.
Savunmaları haliyle sağlam. Mertesacker boy avantajının yanı sıra yerden de iyi. Beklerin birisi kesinlikle Lahm olurken, Badstuber - Boateng ikilisi maça göre değişmekte. Bu sene Badstuber'in özellikle her maçta stoper oynamasını düşününce Badstuber stoper olarak bile başlayabilir. Jansen ve Lahm kanatları ile saldırmalarının yanı sıra, Badstuber'in sol bek oynaması ve Westermann'ın stoper olması ihtimalleri de var. Tamamen Löw'ün beklemek veya saldırarak oynamak üzerine fikrine bağlı durum.
Almanların en büyük sorunu Bastian Schweinsteiger. Khedira ve Mesut arası bağlantı olmasının yanı sıra Mesut'un kaybolduğu anlarda kendisi bu işi yapıyor. Yerine Toni Kroos veya Müller 2'lisinden birisi oynayacak. Müller'in kanada yakın oynamaması bizim için çok iyi. Kroos'un oynaması ise Müller'in kanada kayması yüzünden sıkıntı. Kroos'un iyi Leverkusen performansı yüzünden de Münih'e geri dönmesi, Kroos'un o bölgede oynamasını güçlendiriyor. Grosskreutz'ün hastalığı da sanki bize 2.şans. Dortmund'da oldukça iyilerdi Nuri ile. O bölgeyi bizim kalabalık tutup, Schweinsteiger'sizliklerini hissettirmemiz oldukça önemli. Müller, biz Mesut'u düşünürken, bizim sol bekte oynatacağımız isime göre maçın adamı olup, çıkabilir. Ne oluyor demeden 2 tane atabilir bize. Çünkü, dikine kat ederken bunu çizgiye değil, ceza sahasına doğru yapıyor. Etkili yapıyor. Hızlı ve çabuk.
Hücumu zaten yazmıyorum. Oldukça iyiler. Bekleyip, topu kaparak hızlı çıkmaları harika bir silah. İngiltere ve Arjantin'i bu şekilde perişan ettiler. Ağır savunmalara karşı bunu harika uyguluyorlar ki, Servet - Ömer yerine Servet - Toraman hattı göbekte bize avantaj sağlayabilir. Tahmin edebileceğiniz üzere hava topunda da harikalar. Bizim de "en efsanevi" yanımızdır burası da. Bunun dışında, Müller - Podolski - Mesut - Klose 4'lüsü etrafında dönen harika hücum setleri var. Bunlara karşı uyanık olabilmemiz, alan bırakmamamız önemli. İngiltere'ye attıkları 2.gol bu setlerin gösterisi anlamında adeta bir gövde gösterisi.
Kısacası, Almanlar öyle Mesut hangi marşı söyleyecek, golden sonra sevinecek mi gibi gereksiz ve aptalca tartışmaların ardında kalacak bir ekip değil. İngilizleri ve Arjantin'lileri 4'lemiş bir ekip. 4 senedir maç kaybettiklerinde kupa kaybeden bir ekip. Savunmaları erken açarlarsa hiç acımadan farka gidiyorlar. Bunu da bekleyerek yapıyorlar. 10'ar, 15'er dakika arayla goller bulup 4-5 yapıyorlar. Sıkıntıya düştükleri durum ise, pek yok. İspanya karşısında doğal olarak zorlandılar. Gana maçında ise rakibin inanılmaz hareketliliğine karşı gelemediler ama 1-0 kazanmayı başardılar.
Kalabalık orta saha ile oynayıp, kontralarda etkili olabilecek bir santraforla oynamak iyi olabilir. Topu ayağında tutacak orta saha adamları ile mümkün olduğunca topları doğru kullanabilmeliyiz. Beraberlik ile ayrılmayı başarı saymalıyız. Çünkü Almanlar, İspanyollar ile beraber yakın zamanın en iyi 2 takımından birisi. Oynayacağımız takım, gelecek 4 ila 6 senenin içerisinde sürekli olarak en az yarı final görebilecek bir ekip. Yani, sadece Mesut değil.
Etiketler:
Almanya,
Felix Mourinho,
Türkiye A Milli Futbol Takımı
Schuster'den Mal Beyanı
Son zamanlarda yoğunluktan blogu geçtim spor haberlerini bile göremez oldum. Bu akşam biraz vakit bulunca öyle bir tarıyordum ki Beşiktaş'ta gündem bu olmuş.
İki senaryo var. Ya iddia edildiği gibi Schuster basın mensuplarına dönüp "ipne basın bunu da yazın" ayarı vermiş, ya da "o anı" yakalayan objektifler altına metin olarak bunu demişler. İlk yazdığım senaryo doğruysa ellerine sağlık dayı'nın. Sevgim kat kat artar. Tabii ki insan olarak oradaki basın mensubu arkadaşlar görevlerini yapmaya çalış-... amaan. Ayarı vermiş işte dayı. "Öyle başlık atan kaleme böyle hareket çekilir" der geçerim. Diğer senaryo da basına yakışır zaten ki bence %51 ile öndedir. Bu arada taraftara hocayı antipatik göstermek için yanlış zamanlama olmuş. İnanıyoruz ki -geçenlerde Doruk'un da yazdığı üzere- "Güneşin Zaptı Yakın". Hadi canım hadi.
Dayı'cığım eline sağlık. Öptüm. Bye.
İki senaryo var. Ya iddia edildiği gibi Schuster basın mensuplarına dönüp "ipne basın bunu da yazın" ayarı vermiş, ya da "o anı" yakalayan objektifler altına metin olarak bunu demişler. İlk yazdığım senaryo doğruysa ellerine sağlık dayı'nın. Sevgim kat kat artar. Tabii ki insan olarak oradaki basın mensubu arkadaşlar görevlerini yapmaya çalış-... amaan. Ayarı vermiş işte dayı. "Öyle başlık atan kaleme böyle hareket çekilir" der geçerim. Diğer senaryo da basına yakışır zaten ki bence %51 ile öndedir. Bu arada taraftara hocayı antipatik göstermek için yanlış zamanlama olmuş. İnanıyoruz ki -geçenlerde Doruk'un da yazdığı üzere- "Güneşin Zaptı Yakın". Hadi canım hadi.
Dayı'cığım eline sağlık. Öptüm. Bye.
Etiketler:
Bay Kerahet,
Bernd Schuster,
İbne Basın
Türk İmzasından Kurtulamayan Yabancı Spor İsimleri

Bazı isimler veya takımlar vardır. Bizle oynamadan önce sıradan bir isimden veya bildiğimizden başka bir anlamı yoktur. Ama bir Türk takımı ile oynadıktan sonra, o 90 dakika, 120 dakika veya penaltılardan sonra bizim için özeldir onlar. Onlar için ise hayatlarının en unutmak isteyecekleri veya en unutamayacakları "an"larını yaşayarak "özel" olurlar. Akıllarına, bırakın akıllarını, milyarlarca olasılığın oluştuğu o paralel evrenlerin bile yakınına uğramaz o anlar. Aklıma gelen isimleri yazayım. Unuttuğum olursa siz de ekleyin.
Arsene Wenger: Hayatında Galatasaray'lılardan ne çektiğini ondan başkası bilemez. Anlayamaz. Sanki Galatasaray, O'nun için konulmuş bir engel. Altyapılardan mükemmel yetenekler çıkartsa da, namağlup şampiyon olsa da, yok. Bela. Önce Prekazi'nin füzesine maruz kaldı. Denizli'nin ifadesiyle; "Prekazi vurdu. Vurmadı." Çeyrek finalde elendi o zaman. 2000 oldu. Finale geldi. Rakibi 10 kişi kaldı. Stoperinin omzu çıktı. Henry işi bitirecekken bu kez Taffarel vardı. Penaltılarla bir final daha kaybetti. Tam 1 sene sonra hazırlık maçında as kadrosu ile yine Galatasaray adı altında çalışmış Hikmet Karaman'dan, Kocaeli'nden 4 yedi. Finale yine çıktı. Bu kez geleceğin Galatasaray Teknik Direktörü'ne kupayı verdi. Bir Drogba, bir de Galatasaray. Arsene'in hayatındaki 2 ömür törpüsü.
Manchester United & Sir Alex Ferguson: Yok yok. Sir, ömrü hayatında böyle bir şey yaşamadı. Tamam o kadar sene şampiyon olamamışlığı var. Kupa görememişliği var. Ama böylesini görmedi. 20 Ekim 1993'te, 10 dakikada 2-0 öne geçtiği maçta, hem de yakın zaman önce İngiliz'lerin 8 tane attığı Türk Milli Takımını hatırlayınca, "son dakikalarda beraberliği kurtardığına sevineceksin" deselerdi, ağzındaki sakızı atardı karşısındakine. Yetmedi, rövanşında gol bile atamadı. Cantona maçı bitiremedi. Şampiyonlar Ligine gidemedi. Rakibi Fenerbahçe oldu 40 sene evinde maç kaybetmeme rekorunu kaybetti. Rakibi Beşiktaş oldu. Kendi sahasında yine yıllarca yenilmemezlik serisi suya düştü. Tamam arada fena tokatladı ama Türkler onun için de bir bela.
Milan: Koskoca İtalyan devini şamar oğlanı yapmıştık zamanında. Her sene eşleşip, dışarıda berabere kalıp, içeride istisnasız yeniyorduk sanki. 99-00 sezonunda 86.dakikaya 2-1 önde girip, 90.dakikada 3-2 mağlup duruma düşmeleri ve elenmeleri, 1 sene sonra Hagi'nin Dida'ya imzası derken, Terim'in Fio'yu çalıştırması döneminde mütemadiyen 4'lemeleri felan. Bizim ligin bir takımıydı işte Milan.
Oliver Kahn: Bursa'da yediği golün tarifi yok. Yazsak buraya golün gelişimini ve golü yiyen Oliver Kahn desek, "Oktoberfest'te çok mu içtin brüder" derler ve giderler. Ama yedi o golü işte. Kankası da Van der Sar'dır.
de Wilde: Kendisini bir Türk televizyonuna, bir Türk radyosuna, Türk gazetecisine konuşurken göremezsiniz. Kendisinin ailesine küfür etmeniz, Hakan Şükür demenizden daha az hakarettir. Türkiye - Belçika maçı derseniz, "bırakın konuşmayı, görüşmek istemiyorum" dedikten sonra kaçıp gidebilir. Hakan Şükür'ün o golünden sonra Milli Takımı bırakmıştı De Wilde. Ömrü hep o gol ile geçecek.
San Marino Milli Takımı: Lihtenştayn (normal yazılışına uğraşamadım) Lüksemburg gibi takımlar ben daha el kadarken Milli Takımımızın "şanlı zaferlerinin" garantisi idi. San Marino vardı bir de. Adı daha havalıydı. Zor yeneriz derdim ismini her duyduğumda. 28 Ekim 1992 tarihinde, şanlı San Marino futbol takımı Milli maçlardaki ilk golünü bize attı. Evet o şeref bizim. Dahası da var. Bu takımın ilk puanı da bize kısmet olmuş, ilk gol yemeden bitirdiği maçı bize karşı yaşamıştır. 0-0 berabere kalarak ilk puanını almıştır. Dahası bu maçta görev yapan bandoları, ordularının yarısı idi. Bu kayıba rağmen San Marino'yu almayışımız da önemlidir.
Petr Cech: Çekler özel maç için İzmir'e gelmişlerdi. 1-0 öndelerdi. Dakika 86'yı gösteriyordu. Maç 93.dakikada bittiğinde ise skor Türkiye 2 - 1 Çek Cumhuriyeti idi. Özel maçta da olsa Cech gibi bir kaleci için kötü bir andı. Ama bu hiçbir şey idi. 2008'de 2-0 öne geçtikleri, Jan Polak'ın çizgiden topu kaleye itemediği andan itibaren kalelerine adeta Tsunami gibi gelen akınlara Çekler değil, Cech değil, eldiveni bile dayanamadı. Yine dakika 86 idi. Yine tek farkla öndeydiler. Yine maç bittiğinde skor tek farkla mağlubiyetleri yönünde idi. Koskoca Cech, elinde top tutamaz hale gelmişti.
Dejan Bodiroga: Hep futbol oldu. Bu basketbol adamı da olmalı. İflahımızı sömürdü. İliğimizi kuruttu bu adam. Efes'e karşı oynardı. Tek başına maçı alırdı. Millilerimize karşı oynardı, tam bitirdik derken efsanevi bir üçlük ile maçı tekrar çevirirdi. Basketbolu bırakana kadar, asla karşılık veremedik. O hep attı. Karşılık verdik. Yine attı. Karşılık veremedik. Ulan Bodiroga !
David Beckham: Adamın ilk resmi golü Galatasaray'a deniyor. Düşünün artık. Koskoca Beckham. Bir zamanın sağ ayak tanrısı. Penaltı noktasına direk dikseniz bir senede 10 gol attırabilecek ismi. Ama O'nun asıl olayı, o kaçırdığı penaltıdır. O penaltıdan sonra ayak kayması yüzünden yine penaltı kaçırmıştır. Penaltılar kaçmıştır. Alpay ile kavga etmiştir. Alpay'ın İngiltere'den aforoz edilmesine sebep olmuştur. Rıdvan Dilmen ile beraber reklamda bile oynamıştır ama neyse.
Alman Taraftarlar: Jens Lehmann'sınız. Avrupa Şampiyonu olmuşsunuz. 80000 kişilik bir stadınız var. Güvenlik gerekçesi ile felan 75000. Uefa Kupası'nda çeyrek finale çıkma maçına çıkıyorsunuz. Her sene kombine satışı rekoru kırmak gibi bir ünvanınız var. Avrupa'nın en gıpta ile izlenen taraftarı sizde. Sahaya bir çıkıyorsunuz statta 50000 taraftar var. Ama deplasmana gelmiş takımın taraftarının sayısı 50000. Kendi taraftarınızın sesi çıkmıyor. Çıkamıyor. Kendi sahanızda yuhalanıyorsunuz. Dakika 70 olmuş, "auf wiedersehen" diye rakip takım taraftarı dalga geçiyor. Hem de sizin sahanızda. Hem de sizin takımınızın maçında. Koskoca stadın girişindeki tabelanın üstünü "Ali Sami Yen Stadyumu" diye bir pankart ile kapatıyorlar üstüne üstlük. 4 sene sonra bu kez, 2 stadınızda 2 Türk takımı maçlar yapıyor. Full dolduruyorlar. Schalke Arena da bu imzaya katılıyor. Hazırlık maçı yapıyorsunuz Türkler ile yine onların sesi çıkıyor. Berlin Olimpiyat Stadını yeniden yapıyorsun. Hertha Berlin olarak hayati bir maça çıkıyorsun, rakip takım tribünleri ele geçirmiş. Her taraftan "auf wiedersehen". 2012 elemesi için maça çıkacaksın, yine rakibin sahayı ele geçirmiş. Hayatlarında böyle bir şeyi daha görmemişlerdir zaten. Göremezler de...
Pletikosa: Bu adam bizim için hep şuydu; Trazbon'da rota Pletikosa. Her sene gelmezdi. Haberi bile yoktu belki de. Bizim için Hırvat kaleci denilen şey Runjeee Runjeee idi. Pletikosa yine umurumuzda değildi. Ta ki, 122.dakikada Semiiiih x 8 'e kadar. Hala inanamıyor. Hala 5 saniye sonra Almanlar ile yarı final oynamanın sevinci ile orta sahaya koşturacakken, topu ağlardan çıkartmasına, topun kalenin içinden çıkmasına hala inanamıyor. Gidip Rüştü'yü yalandan nasıl teselli etsem, ne desem, hangi dilde söylesem, düdük çalınca yarı finaldeyiz ne yapsam düşüncesindeyken, o gol.
Neyse işte böyle. Aklıma bunlar geldi.
Etiketler:
Felix Mourinho,
Türk Futbolu







