Keşke seni kaybedeceğimize maçı, kupayı kaybetseydik be...
27 Ocak 2011 Perşembe
25 Ocak 2011 Salı
Şeref Bey'den Mektup Var... (Hoşçakalın Gözüm)
O zamanlar İstanbul’da bu kadar insan yoktu. Sokakların adımlarla geçilebildiği ve plaza ne demektir bilinmeyen zamanlardı. Trafik keşmekeşi nedir bilmezdi insanlar. Ülke ardarda gelen savaşların eşiğinden çıkmış ve yeni doğmuş bir bebek gibi emekleme aşamasındaydı. Gündelik hayatı, hobi denen mereti ilk kez tanıyordu insanlar ve futbol maçlarına dahi son derece şık ve güzel geliniyordu.
O zamanlar İstanbul’da bu kadar stat da yoktu. Tek tribünlü Fenerbahçe Stadı ve Şeref Stadı vardı. Günler geçip takım ve maç sayısı arttıkça statlar ihtiyacı karşılamaz oldu. Benim sahne alma sıram geliyordu artık, bilinmezlerde daha fazla duramazdım. Doğdum…
Zor ve sancılı oldu doğumum, tıpkı her ananın evladını doğururken çektiği o kutsal acı gibi. Planlandığı gibi olmadı yeryüzüne gelişim. Gazhane tarafındaki tesislere dokunamadılar. Sonra orayı yüksek bir taş duvarla kapattılar, artık yeryüzüne inebilirdim. Hatta İstanbul’un en güzel yerine konabilirdim. Ayaklarımın altındaydı İstanbul ve artık Türk futbolunun yeni merkeziydim.
1947 senesinin bir sonbaharında açtım kapılarımı cümle cihana ve cihan padişahı Beşiktaş’a. Yabancı bir takımla oynuyorlardı. Seyirciler hep bir ağızdan Beşiktaş’ı destekliyordu. O gün benim de her zerrem siyah beyazdı. Sanki o gün karar vermiştim ömrümün sonuna dek Beşiktaş’ın olmaya. Hele gençten bir çocuk vardı, Süleyman. İlk golü attığı vakit insanların öyle bir sevinci vardı ki görmeliydiniz. Ben böyle mutlulukların yeni adresiydim.
52 yılıydı, adımı değiştirdiler. Siyasi imiş, öyle dediler. Yeni adım Mithatpaşa’ydı ama insanlar yine de yalnız bırakmıyorlardı beni. Akın akın geliyorlardı sevdalısı oldukları renkleri görmeye. Ben aşıkları buluşturuyordum. Bu yüzden herkes beni sevdi. Hatta herkes futbolu benimle sevdi. Artık tüm maçlara neredeyse ev sahipliği yapıyordum. İstanbul’un üç büyüğü de benim kucağımda oynadı maçlarını. En büyük yıldızlar benim çamurumla yıkandı. Kimleri kimleri mutlu ettim, ya da üzdüm bir bilseniz. Kimleri gördüm, kimleri taşıdım üzerimde. Kimler ayak bastı harcıma keşke kelimeler yetse de dökebilsem. Milli maçlar da dahil olmak üzere ne tarihi günlerin altında imzam var benim. Belki şu vatanda Türk Bayrağı’nın santra öncesi en çok dalgalandığı yerim.
Yıllar ilerledikçe düzen de değişiyordu ve insanlar her yeni düzene ayak uydurmakta çok hızlıydılar. İsmim 73’te yeniden eski şeklini aldı, ona da çabucak alıştılar. Bir de artık her takım maçlarını burada oynamaya başlamıştı. Derbi maçlarda da öyle bilet sınırı falan yoktu, isteyen gelebildiği kadar geliyordu. O dönemde tüm seyircileri tanıdım yakından, bana en yakın gelen ilk gözağrım Beşiktaş’ın taraftarıydı. En görkemli yerim kapalı tribündü, gerçi hala da öyle derler. O kapalı tribüne hakim olmak için taraftarlar arasında bir güç gösterisi başladı. Beşiktaşlılar mangal yürekli çocuklardı. Hürriyet, Şeref, Bahattin, daha niceleri… Verdikleri kavga sonucu aldılar kapalıyı, bir daha kimselere vermemecesine. Artık onlar bana, ben onlara kavuşmuştum.
15 yıl hüzünle geçtikten sonra 82’de şampiyon oldu Beşiktaş. Bu da çok önemliydi elbet ama daha da önemlisi benim bir sevgili bulmamdı. O sene Beşiktaş semtinin gençleri bir grup kurdular kendi aralarında. Adını Çarşı esnafından, gücünü alın terinden alsın diye Çarşı koydular adını. Optik vardı, Ayhan, Cem, Alen, Cavit, “Hacıbaba”, Hasan, Murat, niceleri… Beşiktaş sevgisi çığ gibi büyürken ben o kapalının göbeğindeki yakışıklı çocuk Çarşı’ya kaptırmıştım gönlümü.
Çok güzel günlerimiz, anılarımız oldu. O 15 senenin tadını çıkarırcasına seri şampiyonluklar gelmeye başladı. Gencecik, fidan gibi Beşiktaş çocuklarının eviydim artık. Efsane kadro olarak tarihe geçecek isimler, mayalarında benim kokumu taşıdılar hep. O zamanın başkanı da yukarda bahsettiğim Süleyman vardı ya, oydu işte. Beşiktaş’ı çok mutlu ettik beraber, Beşiktaş da bizi. Metin’in fuleleri, Takoz’un faulleri, Feyyaz’ın golleri, Ferdinand’ın estetik çalımları, Mutlu’nun uzun taçları, Sergen’in frikikleri, Pascal’ın kapalıya koşması, İlhan’ın kartal kanatlarını açması hiç çıkmadı aklımdan. Aşkımız devam ediyor, aşkımızı büyütenlerin sayısı ise artıyordu. Milenyum dedikleri bir çağ kapıda bizi beklerken trilyoner dedikleri bir herif talip oldu bana. Cevabı kapalı verdi, “İnönü bizimdir, direkleri sizindir.”
Hepinize, gelmiş geçmiş her birinize minnet borçluyum çocuklar. Bazı zaman öyle boynu bükük ayrıldınız ki, bir daha gelmeyeceğinizi bile düşündüm. Ama siz her seferinde daha kalabalık, daha gür sesli, daha başı dik geldiniz. Ne bana ne sevdaya hiç küsmediniz, beni yalnız bırakmadınız hiç. O zaman söylemedim ama şimdi söyleyeyim, ben de size çok kıyak geçtim aslında. Mesela Barcelona’yı 3-0 yendiğimiz maçta Baba Hakkı’yı, Vedat’ı, Sanlı’yı, Yusuf’u kimseler görmeden ben aldım içeri. Biz o maçı 11’e 11 oynamadık. O meşhur PSG maçında herkese durması gereken yeri ben fısıldadım. Liverpool maçında siz kan ter dökerken ben kıs kıs gülüyordum çünkü kalenin içine otobüs parketmiştim çaktırmadan, imkansızdı gol olması. Her devirdiğimiz maçta vardır bir Ali Cengiz’im. Feda olsun Beşiktaş’a azizim.
Desibel rekoru kırdığınız günden beri kulağımda işitme kaybı var. Beşiktaş taraftarı kavga ettiği gün kalbim teklemeye başladı, huzur vermiyor. O kadar maçı kaldırmak kolay değil, tansiyonum da var artık. Doktorlar heyecan verici şeyleri yasakladı, Fener maçlarında bile perhizdeyim artık. Anladınız siz onu… Kolonlarım çatladı, koltuklar eskidi, boyalar dökülmeye başladı. Ben galiba ufaktan yaşlandım ey yoldaşlar. O çağa ayak uydurmakta bir numara olan insanoğlunun da istekleri değişti.
Eskisi kadar sağlam olmayınca insanlar da eskisi kadar güvenemiyor bana. Ben siz üşürken oturduğunuz yerde sizi ısıtamıyorum da. Üstünüzü örtemiyorum yağmur yağdığında ey yeni ve eski açık. Halbuki şimdi stat battaniyeleri var. Açılır kapanır oluyor, bir damla üşümüyorsunuz. Maç seyrederken portakal suyu falan da dağıtamam size. Dedik ya yaşlandık diye evlat… İşte beni bu yüzden emekli etmek istiyorlar. Oysa biz mutluyduk değil mi böyle? Siz ıslansanız da yağmurla coşuyordunuz hatta besteniz bile vardı ya. Siz ne kadar soğuk olsa da hava benimle ısınmıyor muydunuz söylesenize? En güvende hissettiğiniz yer benim yanım değil miydi? Artık böyle diyorlar, beni yıkıyorlar. Üstelik karanlıktan korkarım ben, birileri iyi geceler demeden uyuyamam. Sizin o son dakikalarda Gündoğdu var ya hani, o benim iyi geceler öpücüğümdü. O da mı gidiyor şimdi? Hay Allah.
Neyse yoldaşlar, lafı uzun ettim. Aslında anlatmadıklarım anlattıklarımın yanında okyanustur. Neler götürüyorum kendimle bir bilseniz. Anlattığım kadarını yazmasını bir arkadaşınızdan istedim. O da en mutlu günlerini benimleyken yaşamış, öyle söyledi. Ben de madem öyle, borcunu öde dedim. Bu da benim size ayrılırken hediyem olsun hesabı.
Şunu unutmayın… Beşiktaş benden sonra da var olacak ve payidar kalacak ama Beşiktaş ve sizler olmasanız ben bir hiçtim. Ve size bir sır daha vereyim giderayak. Ben en çok sizin bana “Şeref Bey” deyişinizi sevdim. Şerefiniz daim olsun, şerefin çocukları.
Beşiktaş ve Beşiktaşlılığın önünde saygıyla eğiliyorum.
Mabediniz, Beşiktaş İnönü Stadı.
O zamanlar İstanbul’da bu kadar stat da yoktu. Tek tribünlü Fenerbahçe Stadı ve Şeref Stadı vardı. Günler geçip takım ve maç sayısı arttıkça statlar ihtiyacı karşılamaz oldu. Benim sahne alma sıram geliyordu artık, bilinmezlerde daha fazla duramazdım. Doğdum…
Zor ve sancılı oldu doğumum, tıpkı her ananın evladını doğururken çektiği o kutsal acı gibi. Planlandığı gibi olmadı yeryüzüne gelişim. Gazhane tarafındaki tesislere dokunamadılar. Sonra orayı yüksek bir taş duvarla kapattılar, artık yeryüzüne inebilirdim. Hatta İstanbul’un en güzel yerine konabilirdim. Ayaklarımın altındaydı İstanbul ve artık Türk futbolunun yeni merkeziydim.
1947 senesinin bir sonbaharında açtım kapılarımı cümle cihana ve cihan padişahı Beşiktaş’a. Yabancı bir takımla oynuyorlardı. Seyirciler hep bir ağızdan Beşiktaş’ı destekliyordu. O gün benim de her zerrem siyah beyazdı. Sanki o gün karar vermiştim ömrümün sonuna dek Beşiktaş’ın olmaya. Hele gençten bir çocuk vardı, Süleyman. İlk golü attığı vakit insanların öyle bir sevinci vardı ki görmeliydiniz. Ben böyle mutlulukların yeni adresiydim.
52 yılıydı, adımı değiştirdiler. Siyasi imiş, öyle dediler. Yeni adım Mithatpaşa’ydı ama insanlar yine de yalnız bırakmıyorlardı beni. Akın akın geliyorlardı sevdalısı oldukları renkleri görmeye. Ben aşıkları buluşturuyordum. Bu yüzden herkes beni sevdi. Hatta herkes futbolu benimle sevdi. Artık tüm maçlara neredeyse ev sahipliği yapıyordum. İstanbul’un üç büyüğü de benim kucağımda oynadı maçlarını. En büyük yıldızlar benim çamurumla yıkandı. Kimleri kimleri mutlu ettim, ya da üzdüm bir bilseniz. Kimleri gördüm, kimleri taşıdım üzerimde. Kimler ayak bastı harcıma keşke kelimeler yetse de dökebilsem. Milli maçlar da dahil olmak üzere ne tarihi günlerin altında imzam var benim. Belki şu vatanda Türk Bayrağı’nın santra öncesi en çok dalgalandığı yerim.
Yıllar ilerledikçe düzen de değişiyordu ve insanlar her yeni düzene ayak uydurmakta çok hızlıydılar. İsmim 73’te yeniden eski şeklini aldı, ona da çabucak alıştılar. Bir de artık her takım maçlarını burada oynamaya başlamıştı. Derbi maçlarda da öyle bilet sınırı falan yoktu, isteyen gelebildiği kadar geliyordu. O dönemde tüm seyircileri tanıdım yakından, bana en yakın gelen ilk gözağrım Beşiktaş’ın taraftarıydı. En görkemli yerim kapalı tribündü, gerçi hala da öyle derler. O kapalı tribüne hakim olmak için taraftarlar arasında bir güç gösterisi başladı. Beşiktaşlılar mangal yürekli çocuklardı. Hürriyet, Şeref, Bahattin, daha niceleri… Verdikleri kavga sonucu aldılar kapalıyı, bir daha kimselere vermemecesine. Artık onlar bana, ben onlara kavuşmuştum.
15 yıl hüzünle geçtikten sonra 82’de şampiyon oldu Beşiktaş. Bu da çok önemliydi elbet ama daha da önemlisi benim bir sevgili bulmamdı. O sene Beşiktaş semtinin gençleri bir grup kurdular kendi aralarında. Adını Çarşı esnafından, gücünü alın terinden alsın diye Çarşı koydular adını. Optik vardı, Ayhan, Cem, Alen, Cavit, “Hacıbaba”, Hasan, Murat, niceleri… Beşiktaş sevgisi çığ gibi büyürken ben o kapalının göbeğindeki yakışıklı çocuk Çarşı’ya kaptırmıştım gönlümü.
Çok güzel günlerimiz, anılarımız oldu. O 15 senenin tadını çıkarırcasına seri şampiyonluklar gelmeye başladı. Gencecik, fidan gibi Beşiktaş çocuklarının eviydim artık. Efsane kadro olarak tarihe geçecek isimler, mayalarında benim kokumu taşıdılar hep. O zamanın başkanı da yukarda bahsettiğim Süleyman vardı ya, oydu işte. Beşiktaş’ı çok mutlu ettik beraber, Beşiktaş da bizi. Metin’in fuleleri, Takoz’un faulleri, Feyyaz’ın golleri, Ferdinand’ın estetik çalımları, Mutlu’nun uzun taçları, Sergen’in frikikleri, Pascal’ın kapalıya koşması, İlhan’ın kartal kanatlarını açması hiç çıkmadı aklımdan. Aşkımız devam ediyor, aşkımızı büyütenlerin sayısı ise artıyordu. Milenyum dedikleri bir çağ kapıda bizi beklerken trilyoner dedikleri bir herif talip oldu bana. Cevabı kapalı verdi, “İnönü bizimdir, direkleri sizindir.”
Hepinize, gelmiş geçmiş her birinize minnet borçluyum çocuklar. Bazı zaman öyle boynu bükük ayrıldınız ki, bir daha gelmeyeceğinizi bile düşündüm. Ama siz her seferinde daha kalabalık, daha gür sesli, daha başı dik geldiniz. Ne bana ne sevdaya hiç küsmediniz, beni yalnız bırakmadınız hiç. O zaman söylemedim ama şimdi söyleyeyim, ben de size çok kıyak geçtim aslında. Mesela Barcelona’yı 3-0 yendiğimiz maçta Baba Hakkı’yı, Vedat’ı, Sanlı’yı, Yusuf’u kimseler görmeden ben aldım içeri. Biz o maçı 11’e 11 oynamadık. O meşhur PSG maçında herkese durması gereken yeri ben fısıldadım. Liverpool maçında siz kan ter dökerken ben kıs kıs gülüyordum çünkü kalenin içine otobüs parketmiştim çaktırmadan, imkansızdı gol olması. Her devirdiğimiz maçta vardır bir Ali Cengiz’im. Feda olsun Beşiktaş’a azizim.
Desibel rekoru kırdığınız günden beri kulağımda işitme kaybı var. Beşiktaş taraftarı kavga ettiği gün kalbim teklemeye başladı, huzur vermiyor. O kadar maçı kaldırmak kolay değil, tansiyonum da var artık. Doktorlar heyecan verici şeyleri yasakladı, Fener maçlarında bile perhizdeyim artık. Anladınız siz onu… Kolonlarım çatladı, koltuklar eskidi, boyalar dökülmeye başladı. Ben galiba ufaktan yaşlandım ey yoldaşlar. O çağa ayak uydurmakta bir numara olan insanoğlunun da istekleri değişti.
Eskisi kadar sağlam olmayınca insanlar da eskisi kadar güvenemiyor bana. Ben siz üşürken oturduğunuz yerde sizi ısıtamıyorum da. Üstünüzü örtemiyorum yağmur yağdığında ey yeni ve eski açık. Halbuki şimdi stat battaniyeleri var. Açılır kapanır oluyor, bir damla üşümüyorsunuz. Maç seyrederken portakal suyu falan da dağıtamam size. Dedik ya yaşlandık diye evlat… İşte beni bu yüzden emekli etmek istiyorlar. Oysa biz mutluyduk değil mi böyle? Siz ıslansanız da yağmurla coşuyordunuz hatta besteniz bile vardı ya. Siz ne kadar soğuk olsa da hava benimle ısınmıyor muydunuz söylesenize? En güvende hissettiğiniz yer benim yanım değil miydi? Artık böyle diyorlar, beni yıkıyorlar. Üstelik karanlıktan korkarım ben, birileri iyi geceler demeden uyuyamam. Sizin o son dakikalarda Gündoğdu var ya hani, o benim iyi geceler öpücüğümdü. O da mı gidiyor şimdi? Hay Allah.
Neyse yoldaşlar, lafı uzun ettim. Aslında anlatmadıklarım anlattıklarımın yanında okyanustur. Neler götürüyorum kendimle bir bilseniz. Anlattığım kadarını yazmasını bir arkadaşınızdan istedim. O da en mutlu günlerini benimleyken yaşamış, öyle söyledi. Ben de madem öyle, borcunu öde dedim. Bu da benim size ayrılırken hediyem olsun hesabı.
Şunu unutmayın… Beşiktaş benden sonra da var olacak ve payidar kalacak ama Beşiktaş ve sizler olmasanız ben bir hiçtim. Ve size bir sır daha vereyim giderayak. Ben en çok sizin bana “Şeref Bey” deyişinizi sevdim. Şerefiniz daim olsun, şerefin çocukları.
Beşiktaş ve Beşiktaşlılığın önünde saygıyla eğiliyorum.
Mabediniz, Beşiktaş İnönü Stadı.
20 Ocak 2011 Perşembe
Haysiyetsizliğin Resmedilişi: BJK TV
Şu BJK TV nasıl bir komedidir camiada belli değil. Hazır yeniden açılmışken, iyi başlayacakken "amaan size de bir bok beğendiremiyoruz" diye şu yazıyı sallamayabilirsiniz bile.
Kapalı haliyle ayda 150.000 $ masraf eden bir kuruluş işte öyle düşünün. Başına da bir adam koymuşlar, evlere şenlik. Geçmişini zaten biz biliyoruz da, google'a "tuğrul yenidoğan" diye arama yapın mesela. Zamanında "Ben Yıldırım Demirören'in BJK'sini tutmuyorum" diyecek kadar muhalefet olabilirmiş bir adam. He, bizim seveceğimiz, istediğimiz tarzda muhalefet olmadığını zaten biliyorduk. Daha çok "yaralamak" üzerine kurulmuş, başkan için camiaya bok atan adamlardan. (bkz: Medyaspor) Rüzgarın estiği yöne kapılıp gideceğini tahmin ediyorduk, bu sabah açılan BJK TV de resmileşmesi oldu. Zamanında iyi şeyler de yapmıştır, eyvallah. Ama midesizlik ayrı olay.
Biraz önce baktım TV'ye. Başkan'ı almış karşısına, yıkama yağlama. Helal olsun. Duruşunuz falan çok yerinde. Haysiyetsiz herifler. Senin açtığın BJK TV'yi izlemiyorum koçum ben de.
Güzel haber: A2 maçları yayınlanacakmış sanırım. Onları izleyeceğiz tabii ki. Bu berbat futbol dünyasında "temiz" gördüğümüz bir "özkaynağımız" var. Oradan mahrum kalmayalım, aman o maç aralarına Tuğrul'un sıfatını sokmayın. Mide bu da, sizde olmayanından.
Etiketler:
Bay Kerahet,
Beşiktaş,
BJK TV
18 Ocak 2011 Salı
"Gitme Kal!" Diyemedik
Bir futbolcu düşünün ki takıma transfer olduğunda tribünler onun için şöyle bir beste yapmış olsun:
8 milyon euro, bayıldık biz sana, fenere koymazsan, koyarız ...
Tabata'ya her zaman "acıyarak" baktım biraz. Beşiktaş'a transferi doğruydu demek kolay değil ama şartlar duble yazık etti adama. Bir başkan'ın "kişisel işleri-çıkarları" doğrultusunda başka bir başkan ile yaptığı "ticaret"in ucunun dokunduğu adamdı. Bize gelmeden önceki Antep performansı -mükemmel olsa da- manyakça rakamların sebebinin performans (alttaki tabloya dikkat) olmadığını; Kızıl & Demirören ortaklığının bu transferdeki payını biliyoruz.
Mesela 2 milyon euro'ya transfer edilseydi ve takıma "kurtarıcı" olarak değil de "rotasyon elemanı" olarak alınsaydı bu duruma bu kadar kolay gelinir miydi? Taraftar bu kadar kızabilir miydi?
Tabata'ya kişisel olarak kızamadım ben. Direkt olarak "Tabata Kavramı"ndan nefret ettim. Mesela Delgado'dan çok daha fazla nefret ederdim, Tabata'ya üzülüyordum diyeyim. Sonuç olarak "gitme kal" diyemedik adama, diyemezdik de.
8 milyon euro, bayıldık biz sana, fenere koymazsan, koyarız ...
Tabata'ya her zaman "acıyarak" baktım biraz. Beşiktaş'a transferi doğruydu demek kolay değil ama şartlar duble yazık etti adama. Bir başkan'ın "kişisel işleri-çıkarları" doğrultusunda başka bir başkan ile yaptığı "ticaret"in ucunun dokunduğu adamdı. Bize gelmeden önceki Antep performansı -mükemmel olsa da- manyakça rakamların sebebinin performans (alttaki tabloya dikkat) olmadığını; Kızıl & Demirören ortaklığının bu transferdeki payını biliyoruz.
Mesela 2 milyon euro'ya transfer edilseydi ve takıma "kurtarıcı" olarak değil de "rotasyon elemanı" olarak alınsaydı bu duruma bu kadar kolay gelinir miydi? Taraftar bu kadar kızabilir miydi?
Tabata'ya kişisel olarak kızamadım ben. Direkt olarak "Tabata Kavramı"ndan nefret ettim. Mesela Delgado'dan çok daha fazla nefret ederdim, Tabata'ya üzülüyordum diyeyim. Sonuç olarak "gitme kal" diyemedik adama, diyemezdik de.
Etiketler:
Bay Kerahet,
Beşiktaş,
Rodrigo Barbosa Tabata
14 Ocak 2011 Cuma
Hak Ettiğinin Altında Değer Verilen Adam | #9 Roberto Hilbert
Quaresma transferi, Guti söylemleri ve Robinho dedikoduları nedeniyle transferi hep 2. planda kaldı Roberto'nun. Sessiz sedasız geldi diğer arkadaşlarına nazaran ve hep burun kıvrılan bir transfer oldu. Taraftarlar: "Aman Guti, Quaresma, Robinho gibi isimler konuşulurken neden alındı.", "İnşallah gelmez de kontenjan kaplamaz.", "Mustafa Denizli'nin son kazığı" gibi laflar ettiler. Hatta giydiği 9 numaraya bile takıldı. Sağ kanat o numarayı giyermiymiş de o numara uğursuzmuşta vs vs...
Sezona orta sahanın sağında başladı Robeto. Sağ önde gösterdiği performans pek parlak değildi ama Guti ve Quaresma'nın inanılmaz hızlı uyum süreci gözlerden kaçmış olacak ki; Hilbert'den de böyle bir performans beklendi. Sürekli eleştirildi. Top kontrol edemiyor, adam eksiltemiyor, orta açamıyor diye o dönemlerde. Belki doğruydu ama adam Kasımpaşa'dan transfer edilmemişti ki. Elbette ki bir uyum süreci olacaktı. Kariyeri boyunca Almanya dışında top koşturmamıştı.
Rıdvan ve Ekrem'in uzun süreli sakatlıkları,Erhan'ın yetersiz olması, İ.Toraman'ın tandemde düşünülmesi sonucu "mecburiyetten" sağ bek bölgesine kaydırıldı kendisi. Kariyerinin bir bölümünde sağ bek olarak oynamasına rağmen, başlarda orada da sırıttı. Mükemmel bindirmelerine rağmen, topu iyi kullanamaması ve defansta yaptığı hatalar nedeniyle yine beğenilmedi.

Maç öncesi tribünler tarafından yarım ağızla çağrıldı ama o ismini duyar duymaz koşarak geldi bizlere. Gençlerbirliği deplasmanında, 90. dakikada golünü attıktan sonra koşarak gitti; sevincini seyirciyle paylaşmak için. Guti dışındaki oyuncularımızın yapmadığı düşünülürse çok güzel bir davranıştı bu.
İlk devrenin ortalarını geçtiğimiz dönemde ise artık Hilbert, sağ bek mevkine iyice alışmıştı. Önündeki Nihat, Holosko ve Tabata gibi verimsiz ve top tutmayı beceremeyen oyunculara rağmen hücumlara yeterli desteği sağlamış, defansta da görevini yapmıştı. Toraman ve Zapotocny'nin yaptığı hatalarda, ters kademede de başarılı olarak rakiplere gol şansı vermemişti. Ama tüm bu yaptıkları görülmedi ve orta yapamamasına takıldı tekrardan. Topu kontrol edemediği, isabetli orta yapamadığı zamanlarda homurtular yükseldi hep tribünden. İlk devre sona erdiğinde ise, Ernst ile birlikte takımın en istikrarlı oyuncusuydu bana kalırsa.
Ara transfer döneminin gelmesi ve Quaresma'nın mahalleden arkadaşlarını getirmesi sonucu kontenjana takılıyordu Hilbert , hemen hemen herkesler tarafından. Hücumdaki altılıya takılan çoğu Beşiktaşlı, kafasından siliyordu Sivok ve Hilbert'i ülke sınırları içinde. Oysa alternatifi olmayan bir bölgeydi sağ bek bölgesi. Rıdvan ve Erhan'ın yetersizliği ve Ekrem'in sakatlığı, aslında vazgeçilmez kılıyordu Roberto'yu. Ama kimse bunun farkında değildi.
Haftaya cuma günü ikinci devreyi açıyoruz. Büyük bir özlemle Şeref Bey'e koşacağız. Yeni transferlerimiz ve takımımızla kucaklaşacağız. Roberto'yu da Simao veya Quaresma'nın arkasında, sağ bek mevkinde izleyeceğiz tekrardan. Maç boyu inanılmaz temposuna hayran kalacağız, Portekizlilerle uyumuna bayılacağız, hep bir ağızdan haykıracağız adını tribünlerden ve en sonunda fark edeceğiz Mustafa hocanın kazığı değil son kıyağı olduğunu Roberto'nun...
İsabetli orta yapamasan da, savunmada hata yapsan da; Hilbert, Hilbert, Hilbert...Seviyoruz seni...
not: Hilbert'e ön yargılı bakmayan ve yeni transferler sonucu bir kalemde silmeyenler, "herkes" ve "kimseler"e dahil değildir.
Etiketler:
Beşiktaş,
CeyKun,
Roberto Hilbert
13 Ocak 2011 Perşembe
Adrenalin Halt Etmiş, Alayına Beşiktaş
Beşiktaş maçı izlemenin bazı rituelleri vardır. Totemlerin bini bir paradır, yumruklar her daim sıkılıdır, arkana yaslanmak, bacakları uzatmak, araya çay - çerez atıp rahatlama moduna girmek yasaktır. Hatta tarihte örneği de görüldüğü üzere ilk yarıyı 3-0 önde kapatır takım. Siz vurur kafayı yatarsınız, sabah bi kalkarsınız ki maç 3-3 bitmiş. Daha da acısı bu duruma şaşırmamaktır, çünkü Beşiktaş varsa olmaz olmaz.
Son transferlerden sonra, başka bir ifadeyle Beşiktaş yıldızlar topluluğu olarak anılmaya başladığından beri, biz Beşiktaşlılar bu zamana kadar yaşananları unutup bir miktar gaflete düştük. Kurulan takım interaktif futbol oyunlarında bile biraraya gelmesi zor isimlerden oluşunca bizler de PES oynarmışcasına bir skor ve futbol bekledik. Lakin makine gücü ile insan gücü hiçbir zaman bir olmamıştır.
Dün maç başlarken yalnızca özlem vardı içimde. Maç başlayınca yerini heyecana bıraktı. Zira sahaya çıkan kadro yine rus ruleti oynamaya meyilliydi. Sanki ilk maçı 3-0 kaybetmiş bir takım, rövanş maçına çıkıyordu. Savunmanın göbeğinde ise 6 aydır tek bir maç oynamamış Sivok vardı. Olası bir puan kaybı, kupaya bu sene de veda etmek demekti. Ayrıca gönül yeni kartalların ilk maçtan uçuşa geçtiğini görmek istiyordu, vesaire zinciri.
Almeida'nın gelişine çaktığı volenin, Manisa defansının baldırında patlamasının ardından Manisa'nın golü geldi. Ancak önemli olan; golü yediğimizde televizyondan izleyen biri olarak benim bile maçı alacağımıza olan inancımdan gram eksilmemesiydi. Takımın da buna inandığı gün gibi ortadaydı. Yenen golden ilk yarının sonuna kadar gördüğümüz Beşiktaş sezonun ikinci yarısında neler yapabileceğinin sinyallerini verdi.
Manisaspor'un ilk golünde asisti yapan Yiğit'in ön libero oluşu, Beşiktaş savunma ve savunmaya yönelik orta saha kurgusunun kopukluğuna işaretti. Göbekte dolan bu boşluğu doldurmak için Guti Haz., oyunu daha geriden kurmak ve daha fazla efor sarfetmek zorunda kaldı. Fakat bu bile Guti'nin gol bölgesindeki etkenliğini törpülemeye yetmedi. Haz; futbolu ve asistleriyle (özellikle ikinci gol pasıyla) herkese mesaj verdi. "Kim gelirse gelsin kral benim."
Sevgili ağabeyim Mustafa Demirtaş'ın "gizli 9" tabiriyle aklımda kalabilen Nobre dün yine o mevkide, yine çok iyi işler yaptı. Ayrıca Beşiktaş taraftarının futbolcuyu sevme kıstaslarının başında gelen koşma, mücadele etme, yüreğini ortaya koyma hallerinden de enstantaneler sundu bir hayli. Nitekim bu, benim kendisine ilişkin duygularımı değiştiren bir performans olmaktan ziyade, formanın kartalın midesine inmesiyle Nobre'nin oyunu arasında şüpheci bir denklem kurmama yol açtı.
İkinci yarıda ise gerek skoru elde etmenin gerektiğinden fazla güveni, gerek fiziki zaaflar ve hala devam edeen orta sahasızlıktan kaynaklanan bir düşüş oldu oyunda. İsmail-Hilbert ikilisinin vasat bek performanslarına Quaresma'nın şahsi oyunu ve Guti'nin fiziki düşüşü eklenince Manisa'nın beraberlik golü kaçınılmaz hale geldi. Oyunu 2-1'e getirdikten sonra kaçan gollerin faturası çok pahalı olacaktı ki Hilbert'in usta işi bindirmesiyle Simao'nun prof. işi pasını aldığı anda yapılan acemi işi penaltıyla paçayı kurtardı Beşiktaş, fark istenen, fark olabilecek maçta. Öyle her maçı kazanmanın kolay olmadığını, Beşiktaş maçı izlediğimizi de hatırlattı tekrardan. On numara promosyonu yapılabilir vaziyettir Beşiktaşlılık, heyecanı eksik olmaz. Adrenalinin diğer adıdır.
Dayıya akıl vermek gibi olmasın da, top rakipteyken sahada hasıl olan vaziyete bir çare bulması, nacizane ricamızdır.
Özlemişiz Beşiktaş'ı, hadi vira!
Son transferlerden sonra, başka bir ifadeyle Beşiktaş yıldızlar topluluğu olarak anılmaya başladığından beri, biz Beşiktaşlılar bu zamana kadar yaşananları unutup bir miktar gaflete düştük. Kurulan takım interaktif futbol oyunlarında bile biraraya gelmesi zor isimlerden oluşunca bizler de PES oynarmışcasına bir skor ve futbol bekledik. Lakin makine gücü ile insan gücü hiçbir zaman bir olmamıştır.
Dün maç başlarken yalnızca özlem vardı içimde. Maç başlayınca yerini heyecana bıraktı. Zira sahaya çıkan kadro yine rus ruleti oynamaya meyilliydi. Sanki ilk maçı 3-0 kaybetmiş bir takım, rövanş maçına çıkıyordu. Savunmanın göbeğinde ise 6 aydır tek bir maç oynamamış Sivok vardı. Olası bir puan kaybı, kupaya bu sene de veda etmek demekti. Ayrıca gönül yeni kartalların ilk maçtan uçuşa geçtiğini görmek istiyordu, vesaire zinciri.
Almeida'nın gelişine çaktığı volenin, Manisa defansının baldırında patlamasının ardından Manisa'nın golü geldi. Ancak önemli olan; golü yediğimizde televizyondan izleyen biri olarak benim bile maçı alacağımıza olan inancımdan gram eksilmemesiydi. Takımın da buna inandığı gün gibi ortadaydı. Yenen golden ilk yarının sonuna kadar gördüğümüz Beşiktaş sezonun ikinci yarısında neler yapabileceğinin sinyallerini verdi.
Manisaspor'un ilk golünde asisti yapan Yiğit'in ön libero oluşu, Beşiktaş savunma ve savunmaya yönelik orta saha kurgusunun kopukluğuna işaretti. Göbekte dolan bu boşluğu doldurmak için Guti Haz., oyunu daha geriden kurmak ve daha fazla efor sarfetmek zorunda kaldı. Fakat bu bile Guti'nin gol bölgesindeki etkenliğini törpülemeye yetmedi. Haz; futbolu ve asistleriyle (özellikle ikinci gol pasıyla) herkese mesaj verdi. "Kim gelirse gelsin kral benim."
Sevgili ağabeyim Mustafa Demirtaş'ın "gizli 9" tabiriyle aklımda kalabilen Nobre dün yine o mevkide, yine çok iyi işler yaptı. Ayrıca Beşiktaş taraftarının futbolcuyu sevme kıstaslarının başında gelen koşma, mücadele etme, yüreğini ortaya koyma hallerinden de enstantaneler sundu bir hayli. Nitekim bu, benim kendisine ilişkin duygularımı değiştiren bir performans olmaktan ziyade, formanın kartalın midesine inmesiyle Nobre'nin oyunu arasında şüpheci bir denklem kurmama yol açtı.
İkinci yarıda ise gerek skoru elde etmenin gerektiğinden fazla güveni, gerek fiziki zaaflar ve hala devam edeen orta sahasızlıktan kaynaklanan bir düşüş oldu oyunda. İsmail-Hilbert ikilisinin vasat bek performanslarına Quaresma'nın şahsi oyunu ve Guti'nin fiziki düşüşü eklenince Manisa'nın beraberlik golü kaçınılmaz hale geldi. Oyunu 2-1'e getirdikten sonra kaçan gollerin faturası çok pahalı olacaktı ki Hilbert'in usta işi bindirmesiyle Simao'nun prof. işi pasını aldığı anda yapılan acemi işi penaltıyla paçayı kurtardı Beşiktaş, fark istenen, fark olabilecek maçta. Öyle her maçı kazanmanın kolay olmadığını, Beşiktaş maçı izlediğimizi de hatırlattı tekrardan. On numara promosyonu yapılabilir vaziyettir Beşiktaşlılık, heyecanı eksik olmaz. Adrenalinin diğer adıdır.
Dayıya akıl vermek gibi olmasın da, top rakipteyken sahada hasıl olan vaziyete bir çare bulması, nacizane ricamızdır.
Özlemişiz Beşiktaş'ı, hadi vira!
12 Ocak 2011 Çarşamba
"Seni yıkacak dozerin.."
Tribünlerdeki küfürden nefret ediyorum bu bi gerçek, ama söz konusu Ali Sami Yen olunca, Veda Gecesi'nde en çok haykırdığım tezahürat bu oldu sanırım.
Stada doğru son kez yola çıktığımızda, önce "sokak"ta zaman geçirelim dedik. Şelale'de takılır, Orjin Köfte'de bir şeyler yeriz, milletle muhabbet ederek içeriz. Öyle de oluyor zaten, başlangıçta beş kişiyken sayımız birden 15'e falan çıkıyor. "İşte bunu seviyorum" diye düşünüyorum sonra. Aramızdan kimse de hemen stada girmek istemiyor.Yolu bile yavaş yavaş yürüyoruz, tadını çıkara çıkara. "Son kez mi bu kapıdan geçiyoruz şimdi?" diyoruz sonra. Sonra ben stada dışarıdan bakıyorum: "çok büyük ama, nasıl yıkacaklar ki?"
Gösteri maçı bitince giriyoruz içeri. Adnan Polat ve Selahattin Beyazıt çıkıp bir şeyler anlatıyor ama duymuyorum bile. Keşke o yuhalamalar olmasaydı!
Sonrası havai fişekler, göğe balon uçurmalar.. Eğlenmeli miyiz ki, bilmiyoruz o anda. Cehennem'de izleyeceğimiz son maçı bekliyoruz sadece.
Aniden bi hareketlenme oluyor sonra yan tarafımızda. Bi bakıyoruz Haldun Üstünel! Kapalı üste gelmiş, taraftarlarının yanına. Sonra tezahüratlar başlıyor tabi "içimizden biri Haldun Üstünel" diye. Yanına gidiyoruz, kimseyi kırmıyor, fotoğrafımızı çekiyoruz biz de. "Siz gittiğinizden beri takımın haline bakın, lütfen dönün artık" sitemlerine, "farkındayım, takımı bir yerden başlayıp kurtarmak gerek ama zamanı değil şimdi" diyor gülümseyerek. Sonra tribünü dolaşmaya başlıyor..
İlk yarının ortalarında 1-0 geriye düşünce dünyanın belki de en gereksiz kaygısını yaşıyorum: "Sami Yen'e yenilgiyle mi veda edicez?" Sonra Gökhan Zan sakatlanıyor zaten, bütün stadla birlikte ben de "ufak" bir sinir krizi geçiyorum. Ama olmaz ki bu kadar da!
İlk yarıyı böyle bitirdikten sonra ikinci yarıya "Sami Yen için oyna" tezahüratıyla devam ediyoruz. Derken Kazım'ım mükemmel kafa pasıyla Servet'in rövaşatası geliyor! (Goldeki organizasyona geliniz) Çok samimi söylüyorum, "Servet atmasa iyiydi, hem de rövaşata olmasa daha da iyiydi" diye geçiyorum içimden. Bu golden yaklaşık on dakika sonra da Arda'nın golü geliyor. Dakika 83 olunca seviniyorum buradaki son golümüzü Kaptan'ımız Arda atıyor, ne anlamlı oldu diye ama ironiye gelin ki uzatmalarda Kazım da gol atıyor! -Olsun, bu da bize bi mesaj belki?
Neyse maç 3-1 bitiyor, işte şimdi birazcık da olsa layığıyla veda edebiliyoruz Sami Yen'e. Sonrasında da Ali Kırca'nın mektubu ve konuşması başlıyor:
"Yen!" dedi, yendin yenilecek ne varsa, çünkü sen Ali Sami Yen'din...
Etiketler:
Ali Sami Yen,
Dicle,
Galatasaray













