Bu, Galatasaray.org'un tarafıma gönderdiği doğum günü kutlama maili. Halbuki, ben, benim gibi onlarca, yüzlerce, binlerce, hatta belki de yüzbinlerce insanın resmi siteye bugün kazandırdığı "hit"in tek sebebi vardı. Harry Kewell için böyle bir tebrik mesajı. Bir tek Harry Kewell'ın o gülen yüzünün resmi. Altında da 2 satır yazı.
Tamam anladık. Yönetim olarak, sözleşme yenilemek istemediniz. Taraftarı da karşınıza almamak için zorla 3 kuruş para vererek sözleşme yenilediniz. O da buna surat yapmadı ve ilk gün neyse bugün de aynı ciddiyet ve profesyonellikle oynuyor oyununu. Hâlâ taraftarın sevgilisi. Hâlâ Galatasaray'lıyım diyenden daha içten oynuyor.
Bu mail'e cevap atmayın demişsiniz ya, buradan atayım istedim. 2008'de 00.00'da, 2009'da 16.30'da kutladığınız doğum gününü bu sene, yeni stada gidiyoruuuaaaz diyerek salladınız. O stada biz Harry için gideceğiz. Hep beraber Daddy Cool söyleyeceğiz inşallah. Galatasaray.com'a video koymakla da bitmiyor o işler. Açılmıyor da zaten video.
Merhaba. Ben Harry Kewell. 22 Eylül 1978 günü, Sydney'de New South Wales adını taşıyan bölgede dünyaya geldim. Adım Harold Kewell. Ama Harry diyorlar. Sizin Mehmet, Memo gibi.
Dünyaya geldiğim gün, ama benden 2 sene önce benim gençliğimi izleyen gözlerin gördüğü en büyük santrafor olan Ronaldo doğdu.
New South Wales liginde Marconi adlı bir takımda futbol hayatıma başladım. Yaşım daha o zamanlar 12. Tayland'da, İtalya'da ve İngiltere'de bu takımla bir çok maç yaptım. Bu sıralarda da Leeds United beni kaptı. Yaşım o zaman 17 idi.
As takıma çıkmam 18 yaşında oldu. İlk golümü de sizin "Tuncay'ın takımı" diye adlandırdığınız Stoke City'e attım. Yıl 1997.
1999-2000 sezonu takımım adına en iyi sezonlarımdan birisidir. Uefa Kupası'nda yarı finale çıktık. 6 Nisan 2000 tarihinde çıktığım bir deplasmanda taraftara bakmak için sahaya geldiğimde, polislerin kalkanlarını kaldırmış bir şekilde beni koruduğunu gördüm. Dahası, çıkan gürültüyü ve desteği görüp çekindim. Maçı da 35 dakikada yediğimiz 2 golle kaybettik. O maçta da gözüme bir top toplayıcı çarptı. Koca kafalı. Yüzü tanıdık geliyor bana ya neyse.
Rövanşı alırız biz diye çıktığımız maçta, daha 4.dakikada, 10 numara attığı penaltıyla fişimizi çekti. Ben de 5 numaralı oyuncuya hareket çektim. 3 numaralı oyuncuyla omuz omuza mücadele verdim. Yetmedi.
Leeds'ten L'pool'a gittim. Aslında Inter'in bana 25 milyon dolar önerdiğini duymuştum. Neyse, 7 numarayı giydim. Ama o sakatlık belası yok mu... Her neyse. 5 numaralı bir Çek santrafor da bize geldi. 2002 - 2003 ve 2003 - 2004 sezonlarında Premier Ligde sol ayağı ile en çok golü atan bendim.
Sonra bir baktım. Yine İstanbul'dayım. Bu kez kalkanlar yok. Şampiyonlar Ligi finali oynuyorum. Rakip Milan. Karşımda 5 numaralı santrafor. 10.dakika olmadan sakatlanıp çıktım. 3-0 geriye düştük. Ama maçı da kupayı da aldık. Efsaneviydi. Bu şehirde bir şeyler vardı. O, 5 numara daha sonra 15 olacak, ben 19 olacaktım ve yine beraber santra yapacaktık.
Daha sonra bir baktım, o kalkanların arkamdan kalktığı stada transfer olmuşum. At kuyruklu bir yönetici beni ikna etti. Kıramadım. 1 sene oynar, paramı alır, işimi yapar ve dönerim diye düşünmüştüm. Yanlış düşünmüşüm. Daha sonra "I was reborn at Galatasaray" dedim.
Havaalanında, inanılmaz bir kalabalık. Nereye geldim ben dedim. Verdiler elime 19 numaralı formayı. Leeds günlerindeki gibi, ben daha bitmedim, demek için.
Florya'da arkadaşlarımla tanışmak için gezerken, top sakallı bir arkadaş geldi. Hayatımda duyduğum en hızlı "Welcome" telaffuzunu yaptı. Diğer arkadaşlarla da tanıştık. Sabri, bana çekirdek yemeyi de öğretti. Sabri'yi de rakibiyle karşılaştırırken böyle anlattım.
İlk maçım bir kupa maçıydı. Hoca beni oyuna aldı. Ben de koştum, koştum, koştum. Yerime gitmek için koşarken, bir baktım, o "kel" yine yardırıyor arka direğe doğru gittim. Vurdum. Gol oldu. 7 saniye sürdü golle buluşmam. Anladım ki, bu takımla yapacaklarım, kariyerimde yaptıklarımın yanında çok ayrı olacak.
Bir gün Bordeaux maçı geldi. Ulrich Rame'ye kızgınım. İlk maçta 3m'den topumu çıkarttı çünkü. Golün de gazıyla bir vurdum. Top 90'a gitti. Rame de o günden sonra iflah olmadı zaten. Yerine başka adam aldılar.
Bir tur sonra ise hala unutamadığım bir şey oldu. Stoper oynuyordum. O, Leeds'te omuz omuza mücadele ettiğim adam kenarda idi ve beni stopere yazdı. Ben de oynadım. Oynadım yani.
Sonra Frank ve Johan geldi. Devre arasına kadar beraber çok iyi işler yaptık. O da beni santrafor oynattı. Geldiğimde görev yapan Skibbe'de sağ açık ve bir maçta yarım saat ön libero oynatmıştı. Devre arasında sakatlandım. Sözleşmemi dondurma kararı almaları söz konusuydu. Ama taraftarlar buna izin vermedi.
Sezon sonu sözleşme yenilemek istemediler. Taraftarlar yine buna karşı geldiler. Beni istediler. Ben de onlara borcumu ödemek için döndüm. Benim her golümden sonra şarkılarla beni çağırıyorlar. Ben sakatken beni destekliyorlar, ben yokken bile bana bağırıyorlar. Dahası, 20 Nisan günü bize penaltıyı atan adamdan sonra beni seviyorlar. Bana özel pankartlar yapıyorlar.
Ben Harry Kewell. Bugün doğum günüm. 32 yıl bitti. 33 oldum. Galatasaray için elimden geleni yapacağım. Son saniyeme kadar.
İyi ki doğdun Daddy Cool. İyi ki doğdun Harry Potter.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın. Ve zaten genellikle o daha az sever seni, Senin onu sevdiğinden. Çok sevmezsen, çok acımazsın. Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell, Harry Kewell diye yazılır.
Ablamız Kewell ve Neill'i bulmuş, fotoğraf çektirmeye ikna etmiş, bir de üstüne üstlük Harry'e çektiriyor fotoğrafı... O senin fotoğraf çektirdiğin adamla varya abla aynı statta olmak büyük şans bizim için be...
Barça karşısındaki Atletico, Antalya karşısındaki Galatasaray. Eksikler, sakatlar. Umutsuzluğa düştüğüm her anda şu fotoğrafa bakıp tekrar umut tazeliyorum. Harry'nin stoper oynadığı Hamburg maçı. Rakibin hücum silahları olarak nitelendirilen Olic'in, Petric'in, Trochowski'nin karşısında Harry Kewell duruyor. Kalesini savunuyor. Bu fotoğrafı büyütüp, futbolcuların odalarına asmalılar. Altına da "Galatasaray adının olduğu her yerde umut vardır" yazmalılar. O gün stoper yoktu Kewell vardı. Kendi isteği ile geçti hemde oraya. Perşembe kimin olmadığı önemli değil, kimin olduğu önemli. Sahada 11 kişi varsa, hatta 10 bile kalınsa inanç varsa, umut varsa, hırs varsa o maç kaybedilmez. Yeter ki, kazanma inancı olsun.
Eskiden, eskiden dediğim daha 3-4 gün önceye kadar, internet başında, televizyon karşısında hep transfer haberi beklerdik. Hep daha iyisini istiyorduk çünkü. Bu kez ise, belki de Galatasaray taraftarlarınca da bir ilk, "ne olur transfer yapılmasın" diyor. Çünkü Kewell gidecek. Anlamsız denge bozuklukları yaratacak gelen adam. Dengesi önemli değil. Kewell gitmesin. Gitmesin işte. Caner var. Sol kanatta Arda var. Ne gerek Dos Santos. Sözleşmesi dondurulacaksa, giderim Sami Yen'e, maç öncesi futbolcuları çağırırken önce "Harry, Harry Kewell" diye bağırırım, her golden sonra da "Küvıııııııııl"diye de haykırırım arkadaş. Bana, forma arkasına isim yazdırtacak ilk isim oldu bu adam. (Hagi zamanı pek şans olmadı) Yollamayın işte. Florya'da, Sami Yen'de şu gülüşten insanları mahrum bırakmayın. Güler yüzümüzü asmayın. Astırmayın.
Harry ise müthiş, harika, şahane. Şair'in dediği gibi; "Bilmezdim kelimelerin kifayetsiz olduğunu bu derde düşmeden önce". Onun durumu dert değil. Bizim durumumuz dert. Gittikten sonra içerisinde bulunacağımız dert. Efsane bu adam.
Gelelim Kaptan'a. Kaptan, takımın üstündedir. Galatasaray'da Profesyonel Takımın Kaptanı, Galatasaray çatısı altında futbol oynayan herkesin kaptanıdır. Onlara örnektir. Sadece davranışları ile değil, oyunu ile de örnek olmalıdır. Sahada beraber top oynadığı 10 arkadaşının her birisine diğerinden ne bir adım uzak olmalı, ne bir diğerinden bir adım yakın olmalıdır saha içerisinde. Pas atman gerekiyorsa, pası atacaksın arkadaşına. Bir kere attın, o da golü attırdı. Tarih bugün Elano'yu yazar. Yarın skoru yazar, kaptanı yazar. Ama bu pasları atmazsan, tarih seni sadece Kaptan olarak hatırlamaz. Elano ile beraber bu olanlarla hatırlar. Sen Arsenal'de Arshavin'e pas atmazsan, Arsene Wenger seni atar.
Önce Elano gerilimi yaşadım kendimce. Direk kırmızı kart'ın cezası sadece gole giden adamı sakatlama olmaksızın düşürme olunca 1 maçmış. Pfdk cezalarıda Elano'yu göremeyince, sonra da Matteo Ferrari'nin böyle bir duruma düştüğünü görünce anladım ki ceza 1 maç. Bir önceki yazıda verdiğim gerilimden dolayı özür dilerim.
Maç hakkında da bir şey yok hani. Diyarbakırspor biliyor ki, büyük takımları yenmesi veya puan alması için ilk yarıda bir tane bulup, üstüne yatmalı. Lakin, bunu da büyük takımlara karşı yapamıyorlar. Galatasaray'da da Sabri'ye birşeyler oldu. Aman nazar değmesin. 2.yarının başında da Arda atınca, Diyarbakırspor'un gol ayağı Mendoza golü Galatasaray kalesinden çıkartınca maç 2-1'de bitti. Bir ekstra cümle de Barış'a. Zor bela, didine didine formayı kapmışsın. Arkadan Linderoth, yedekten Ayhan geliyor ama sen oyundan saçma bir şekilde atılıyorsun. Üstüne oynadıklarını göre göre saçma şekilde atılıyorsun.
Son paragrafta Kewell'a. Arda ile beraber 75.dakikalar civarında Sabri'ye frikiği kullanma dercesine öyle bir ifade takındı ki, bizleri yansıttı o an. Hele Arda'ya verdiği pas, ben atamıyorum PES'te onu.