* 2010-2011 sezonunun, yani geçen sezonun, 1.haftası bile başlamadan önce tartışılan konu Fenerbahçe adına "Alex'siz Fenerbahçe olur mu ?" sorusuydu. Aykut Kocaman bunun için denemelere giriştiyse de tabii ki olmadı. Çünkü; Ronaldo varsa Ronaldo'ya göre oynarsın. Messi varsa Messi'ye göre oynarsın. Ronaldinho varsa Ronaldinho'ya göre oynarsın. Hagi varsa Hagi'ye göre oynarsın. Alex varsa Alex'e göre oynarsın. Çünkü, bu adamlar bir takımı gayet rahatlıkla taşıyabilecek adamlardır ve bu adamlara göre oynamazsan 10 kişi oynarsın. Senin kilitlenen maçını açacak adamlardır. Alex de bu "oynama-oynamama" diyaloğunu geçtiğimiz sezon 28 gol ve sayısız asistle noktalamıştı. Gel gelelim şimdi ne oldu ? Bu kez Alex'sizlik planı olmadı Fenerbahçe'nin. Alex yok, yerine Sezer var ama yok, olmuyor yani. Sezer yok orada. 3 tane Sezer Öztürk oynatsan orada, üstüne Mehmet Topuz ve Emre Belözoğlu eklesen o karışıma neticede bir Alex değil Güntekin. Alex yokken başkasını koyup Alex varmış gibi oynayamazsın.
* Şu açısı da önemli tabii. Şimdi Ziegler sakatlanıyor. Caner sol bek oluyor. Stoch sol açık. Birincisi formda bir sol açık kaybediyorsun. İkincisi iyi bir sol bek kaybediyorsun. Üçüncüsü kötü bir sol bek ekliyorsun. Dördüncüsü arkasındaki bek ve takım ile uyumu olmayan bir sol açıkla da noktalıyorsun. Ama tabelada Ziegler - Stoch görünüyor. Öyle görünmüyor. Dahası yüksek konsantrasyondan düşük konsantrasyona gelmek de var. Karabük maçı, Beşiktaş maçı her saniye yaşanan bir maçtı. Sivas maçını sahada yaşayan kimse yoktu Fenerbahçe'de. Sivasspor yaşıyordu maçı.
* Bu yok ama varmış gibi davranma meselesi aklıma One Day filmini getirdi. Filmin konusu değil, filmin içerisinde bir sahne bu. Güzel filmdir. Dvd'si felan çıkarsa alın.
* Galatasaray - Mersin İdman Yurdu maçını izlemeyen birisine Mersin penaltı kaçırdı, Mersinli futbolcu altı pastan topu boş kaleye üst direğe vurdu desek, ardından Elmander'in kaçırdıklarını sıralasak "bu maçta top girmek istememiş" cümlesinden başka bir şey çıkmaz heralde ağzından. Galatasaray açısından daha önce söylemiştim. Galatasaray golleri ceza sahasında çoğalarak bulamıyor diye. Artık ceza sahası içerisinde çoğalmalar var ama bu kez de gol vuruşları yok. Galatasaray hala eksik. Takviyesiz 7 lig maçı var bu takımın devre arasına kadar. Ne kadar az kayıp olursa o kadar avantajlı. Ayrıca 10 maçtır da Galatasaray maçlarının ilk yarısı nasıl bittiyse (galibiyet, beraberlik, mağlubiyet) maç da o şekilde bitiyor. Enteresan değil mi sayın Üründül ? Çok.
* Trabzonspor'un kanat hücumcusu yok. Belki bu lig için gerek duymuyorlar evet ama 10 kişi bir takımı kanatlara inmeden açamazsınız. Dahası atak yersiniz göbekten gide gide. Ligimiz açısından ihtiyaçları yok dedik. Göbekten geldikleri her atak Burak Yılmaz için biçilmiş kaftan ligimizde. Ofsayta düşmüyor çünkü. Cska maçında da 298 kez ofsayta düşüyor ama. Neyse, göbekten savunma arkasına mükemmel koşuyor ve bomboş goller atıyor. Boş kalamazsa kendine boş alan yaratıyor, iyi vuruyor ve atıyor. Bir de Zokora depar atıyor ki Allah Allah...
* Beşiktaş... 0-2. 4-2.
*Gençlerbirliği'nin 2.yarı oynadığı futbol !
* Bursaspor'un son 7 maçta aldığı tek galibiyet Gençlerbirliği'ne karşı 4-0. Son 5 maçta 3 gol attılar. 4 beraberlik aldılar.
* Manisaspor için dönüm noktası dediğimiz yer Samsun deplasmanında kazandıkları maç. Yoksa yani, hoca değişikliği felan olurdu. O maçı kazanınca "bir zahmet gerisini getirelim" dediler.
* Es-Es'te Skibbe'nin her galibiyetten sonra sahaya girip futbolculara sarılmasını seviyorum.
* Ziya Doğan'da mümkünse bir takımla küme düşsün ve bir daha da çıkamasın. Ankaragücü'nün transfer yasağı bir kalksın, Ayman-Erdinç-Celaleddin-Tazameta-Adnan Güngör kafilesi böyle komple Ankaragücü'ne akacak.
* İBB gayet kendi standartlarında.
* Antalyaspor'da Antalya'nın takımı olamadı. Belki de stattan dolayı. Kadrosunun da değişmesi gerek artık. Inter 1, Antalyaspor 2, Milan bile 3.sırada artık yaş ortalaması olarak.
* Ordu ve Gaziantepspor maçı da... İsimlerini yazarken uykumun geldiğini hissettim. Birbirleriyle oynadıkları maçı izlerken neler oldu kim bilir ? Uyudum ondan soruyorum.
* Ali Ece'nin Futbol Ateşi programındaki "atkıya ceza" meselesine koyduğu tepki mükemmeldi. Levent Özçelik yanlış anlamasa daha güzel olacaktı ama neyse...
Burak Yılmaz, geçtiğimiz sezonun ortalarına kadar "gittiği takımlarda neredeyse hiç bir şey oynamayıp, belki bu sefer oynar" kontenjanının yılmaz ve şanslı temsilcisiydi. Çünkü, bir futbolcu Antalyaspor, Beşiktaş, Manisaspor, Fenerbahçe, Eskişehirspor, Trabzonspor gibi bir kariyere daha 26 yaşında sahip oluyorsa ve bu kariyeri daha da yukarı çekme imkanını da elinde bulunduruyorsa üzerine bir şeyler söylenmesi gereken bir futbolcudur.Burak'a ne oldu da böyle oldu peki ?
Trabzonspor öncesi kariyerinin en iyi dönemi, muhtemelen Manisaspor'a gittiği o yarım sezonluk futboldur. 2 maçta 1 gol gibi bir ortalamaya sahipti Manisaspor forması altında ama takım küme düştü. O da Fenerbahçe'ye yol aldı. Gerisi yuvarlanmak gibi bir kariyer. Sonrasında da 2010-2011 sezonunun ilk yarısının sonlarına doğru yükselen bir ivme. Yükselen ivmenin sebebi de, bana göre, mental bir değişimden başka bir şey değil. 1.88 boyunda fiziği gayet iyi bir adamın, her topta kendini yere atmayı bırakmasıyla başlayan bir değişim aslında bu.Boyuna göre ince çalımlar atmaya başladı Burak zamanla. Aslında çalım da değil. Alıp sağından atıp solundan geçme, bacak arası atıp adamın arkasına geçme değil. İnce bir hareketle topu vuracağı yere doğru alıyor. Zamanla geliştirdiği 2.şeyi kullanıyor burada da. Şutları. Ayak içi, üstü felan gayet güzel ve isabetli şutlar çıkartıyor. Bu 2 gelişiminin yanında kendini bırakmayı bırakmasının sebebi olan fiziksel olarak güçlenme kısmı da gelince aranan gol adamı oldu bir anda. En büyük kazancı da "güven" oldu tabii ki... Güven önemli beyler ve bayanlar.
Barça takımının Pep Guardiola yönetiminde ilk sezonunu herkes efsanenin başlangıcı olarak hatırlar. Doğrudur. Ama başlardaki sonuçlar ve futbol felan, şimdiki Barça'dan 10 tane yerdi o 6-1'lik Atletico Madrid maçına kadar oynayan takım. Numancia'ya yenildiler, Santander'i yenemediler, Shakhtar'a karşı pozisyona bile giremeden kalecinin 88'deki ikramı ile dönen maç, Espanyol maçında 100.dakikada ikram olan penaltı ile gelen galibiyet felan, korkunçlardı. Lakin, Atletico'ya 28 dakikada 5 tane atınca işler değişti. Sonra uçmaya başladılar. "Uzay takımı mı bunlar" cümleleri ile tek eksik olan "güven" girdi işin içine ve hala uçuyorlar. Burak ile alakası da şu, Burak Yılmaz, Ankaragücü maçında frikikten gol attı. Düşünün, Burak'ın bir frikiğe gelmesi, Emre Belözoğlu'nun frikiğe gelmesi ile aynı. Emre'nin sıfır frikik golü vardır mesela. (Maraton jeneriğinde çatala giden topu da o kullanmıştır, dönen topa da Suat dokunarak Galatasaray'a Gaziantep deplasmanında 89'uncu dakikada 3 puanı kazandırmıştır (gereksiz bilgi)) Ama Burak geldi ve gol attı. O kadar güvene sahip ki Burak, koşuşu, topa vuruşu bile artık farklı. Ben bu takımın lideriyim dercesine alıp gidiyor. 2 sene önceki Burak olsa bu sezon attığı gol sayısı 3 bilemediniz 4 olurdu, penaltılar dahil. Ya o ince çalımları atıp, topa vuruşu yapacağı pozisyonu alamazdı ya da kendini yere atıp penaltı beklerdi. Ama şimdi uçuyor.
Peki Trabzon, Cska karşısında ne yapar ? Trabzonspor, kulüp olarak vizyonu gelişememiş bir kulüp. Şenol Güneş ismi dışında bütün Trabzonspor camiasının gerçeği bu maalesef. Şenol Güneş olmasa "yönetim istifa" sesleri arasında 20.haftadan sonra çerezine maçlar yapan, yeni sezona hazırlanan bir ekip olur Trabzonspor bu kadro yapısı ve zihniyeti ile. Şampiyonlar Ligi şansı var iken bir takımın tutup Celutska, Cech, Henrique felan gibi isimleri alması bana "kaybedersek" diye yapılan hamlelerden başka bir şey gibi gelmiyor. Dahası Selçuk İnan'ı, Engin Baytar'ı, Umut'u, Jaja'yı felan da tutamıyorsun ve bu isimleri de kulübün bulunduğu platformlarda olmayan takımlara gittiğini görüyorsun maalesef. Burak'ı da tutabileceğini sanmıyorum bu genellemeden bakarsak Trabzonspor'un. Bu vizyon ile Inter karşısında alınmış bir galibiyet, Lille karşısında Inter galibiyetinden biraz da çekinerek gelen Lille karşısında alınmış bir beraberlik mükemmel şeyler demek. Cska karşısında da bence görülmüş gerçek bir performans var ortada. Cska'nın kadrosu karşısında Uefa için kurulmuş bir kadronun şansı Şenol Güneş'in taktik dehasına kalıyor demektir ki, bu da Trabzonspor için kazanmak adına iyi bir şans demek. Trabzonspor bu maçı kazanabilir ama en fazla tek farkla. Seydou Doumbia ve Wagner Love'a arkada alan bıraktığın an Uefa Avrupa Ligi ihtimali de yatar...
Güzel memleketimin güzel insanlarının bir işe başlamadan önce "kapasiteyi bilmek" temalı bir sözü vardır. Yumuşatılmış hali; "Yiyemeyeceğin muzun kabuğunu soyma"dır. Niye bu sözü yazdım. Şu Galatasaray ve Fenerbahçe'nin iç saha maçlarındaki hakem kararlarının yüzünden. Kırmızı karttan sonra şirazesi kayan hakemler yüzünden...
Aslantepe'de taksi tutsan 10 lira vereceğin bir yerden bir stoperi bariz gol şansı diyerek atıyorsun, hatalı olduğunu da kullanılan serbest vuruşta kaleye bakınca farkediyorsun. Kadıköy'ün ortasında Fenerbahçe kaptanını da aynı şekilde yani hatalı bir kararla oyundan atıyorsun. Haydi, bunların kararını verirken "kendine göre" haklısın da sonrasında niye kendini haksız çıkartmaya çalışıyorsun ? Peki, ardını neden getiremiyorsun be adam ? Bir kırmızı çıkartmaya yetecek kadar güvenin, özverin, pek fazla olmasa da tecrüben var. Hem de bunu Galatasaray'ın stadında, bunu Fenerbahçe stadında yapacak kadar da var bunlardan. Gerisi nerede ? Bir kırmızı çıkartabilecek güce sahip olan bir adam ne oluyor da aynı maçta Felipe Melo'nun, Engin Baytar'ın, Emre Belözoğlu'nun bangır bangır "beni at" diye bağıran hareketlerini, "bana sarı kart ver" diye bas bas bağırdığı pozisyonlarda sarı kartı bile veremezken, gayet nizami futbol müdahalelerinde aptalca sarı kartları gösterebiliyor arkadaş ?
Kendinizle maç içerisinde nasıl çelişebiliyorsunuz ? "Ben bir hata yaptım, bunu sizin lehinize de bir hata ile telafi edeceğim" mantığı nasıl bir mantıksızlıktır. İki eksi çarpmada artı eder, hakemlik mesleğinde iki tane eksi, eksidir. Artı etmez. Eyyamcılık asla bir futbol terimi değildir.
Mehmet Demirkol, "Analar Hep Hagi Doğursun" demişti bir yazısında. Bir ana Hagi doğurdu zamanında. Peki o Hagi'nin Galatasaray kariyerinde ki en unutulmaz 3-4 anından birisi ne ? Erol Ersoy'u sahada adeta dövmesi. Hatta dövmekten beter etmesi. Analar Hagi doğurmasa da olur, analar Cüneyt Çakır, Fırat Aydınus felan doğursun bu memlekete yeter...
Resimdeki adam da dünya futbol tarihinin en kötü hakemidir. Howard Webb'den bile kötü. Yok ondan iyi mi bak bilemedim şimdi...
Biz erkeklerin futbol hafızası, ayrıntıları müthiş hatırlamasına rağmen ana parçayı tam olarak hatırlayamayan bir hafızadır. Mesela Cevad Prekazi'nin Monaco'ya attığı gol her sene 1m'ye geri gider. Mesela 1989'da o gol 35m'den atıldıysa, bugün o gol bence 45m'den atılmıştır. Ama 45metre yani. Youtube'a girin Prekazi yazın size "Prekazi 75m" diye sonuç önerir. Maçın 1-1 bittiğinin önemi yoktur, kimine göre o maç 1-0 bitmiş bile olabilir. Neyse konu Beşiktaş - Fenerbahçe maçları. Dağılmasın.
Hatırladığım dersem olmaz ama yazmazsam da olmaz. "Haydi Ferdi Zamanı Geldi" yani Les Ferdinand'ın efsanevi slalomu ile gelen 88-89 sezonunun Fenerbahçe adına tek mağlubiyeti benim görüntü anlamında aklıma yer etmiş belki de ilk görüntüsüydü. Sonra o Ferdi'nin kuzeni yıllar sonra İnönü'ye gelmiş taraftarlarla bol bol da fotoğraf çektirmişti. Tabii ki Rio Ferdinand o kuzen.
Sonra Uche'nin işaret parmağıyla yaptığı silah ve Osieck'in sevinci gelir aklıma. Sahanın ortasına kadar girip Uche'nin üzerine atlamıştı. Uche'nin o golünün asistinin Emre Aşık'tan gelmesi, hakemin Bülent Yavuz olması kadar Beşiktaş'ın yıllardır Fenerbahçe'ye yenilmemesi geleneği de bu maçla son bulmuştu. Ne acıdır ki, yine bir Beşiktaş maçında Uche'nin ayağı kırılmıştır. O maçta ayağının kırılmasına sebep olan Murat Şahin, 2006-2007 sezonunda sakat ayağı ile Beşiktaş - Antalyaspor maçına çıkmış, Beşiktaş'a hayati bir 3 puan armağan etmiş Demirören'de ona 1 sezon sözleşme uzatarak karşılık vermiştir.
Cine5 veya hiç bir kanal tarafından yayınlanmayan bir derbi de vardı. 96-97 sezonu ki yanılmıyorsam havuz sisteminin Cine 5 adına yeni günleriydi. Ali Şen, havuzdan çıkmak, daha fazla para veren Kanal D grubuna yayın hakkını satmak istemiş, bu isteğinde de Beşiktaş'ı yayına almış, bu sebeple de Cine5 maç yayını yapmamıştı. Hatta Kanal D bu sebeple bir Fenerbahçe maçını da 60 dakika yayınlamış, Tayfun Korkut'un efsanevi bir golünden sonra da yayını kesilmişti. Neyse maçtaki tek golü de Ertuğrul Sağlam atmıştı. Ama maç sonrası da golü Ertuğrul mu başkası mı attı tartışmaları olmuştu. Tabii bu maçın en enteresan detayı, Amokachi stada geldi anonsuyla ülkesinden geleli 15 dakika olan Amokachi'nin bir anda kendisini ilk 11'de bulmasıydı.
Bir de Dimas vardı. Bir zamanlar saçlarını at kuyruk yapan herkesin Dimas olarak çağırılmasına sebep olan adam. Juventus'tan gelmişti. Kariyeri Portekiz'de geçmişken bir anda Juve'de kendini bulmuş, Löw ile de Fenerbahçe'ye gelmişti. Zaten Dimas'tan sonra, hatta Dimas varken bile Fenerbahçe'nin o iflah olmaz sol kanat sorunu başladı diye hatırlarım. Tabii sol bekten bindirip, sağ dışıyla orta kesen Ümit Özat ve Sevilla maçında ayağı delinene kadar Roberto Carlos'a kadar. Neyse, bu maçta Dimas gol atmış, Toshack 75'te Şifo Mehmet'i oyuna almış, defansın arkasına atılan bir topta herkes ofsayt diye duraksamış, Rüştü tahmin edebileceğiniz gibi elini kaldırıp beklemiş, ama o kadar çok beklemiştir ki, Şifo Mehmet kafayla topu ağlara göndermiş, Rüştü ve Şifo Mehmet aynı anda aynı yere depar atmışlardı. Tabii Şifo sevinmek için, Rüştü hakeme itiraz için. Toshack ise 75'te oyuna aldığı, 88'de golü atan Şifo'yu 90'da oyundan almış ve maçı 3-2 bitirtmişti.
Turhan Sofuoğlu'nun efsanevi Fenerbahçe kariyerine son imzası olan bir 1-3'lük Beşiktaş maçı da vardır. Yav Preko bile 2 gol atmıştır öyle ki. Johnson'un Ali Sami Yen'de attığı golden sonra Preko'da 2 tane İnönü'de atmış, Galatasaray'ın 1999-2000 yılı şapiyonluğu garantilenmiştir.
Tabii ki efsanevi 6.yabancı ve 7.yabancı Denizli manşetlerinin atılmasına sebep olan 3-0'lık maç. Beşiktaş, Fenerbahçe'yi oynadığı oyunla sahadan silmişti. Beşiktaş sezona mükemmel başlamıştı. Denizli'nin kafasının karışması normaldi çünkü sahada 4 yabancı vardı. Bir de üstüne Uche ve Elvir Balic ikilisi de sahadaydı. Ali Güneş'de gurbetçi kontenjanından sayarsak Rüştü ve Ogün dışında Türkiye doğumlu adam yoktu sahada. Gerçi filmin koptuğu yer Balic - Rap Rap Rapaiç değişikliği idi. Maçın ardından da Mustafa Denizli; "ben teknik direktörüm, bu gibi yabancu sayısı işleriyle uğraşacak isim ben değil, yardımcılarımdır." gibisinden bir şey söylemişti. Beşiktaş ise 3 gün sonra Barça'yı da 3'lemişti. Hep söylerim, Ahmet Dursun'dan o golü yedikten sonra Messi'yi Barça altyapısına kattılar diye. Bu da benim efsanemdir.
Serhat Akın'ın 2 atakta 2 gol, 3 kırmızı kart ve bir sürü olayın olduğu bir Beşiktaş - Fenerbahçe derbisi de vardır.
Geldik Beşiktaş'ın 100.yılına. Tabii ki o maça. 1.Çinko. 2.Çinko. Tombala. Pascal Nouma. Sergen'in de bir aşırtması vardır, Ronaldo'nun neden o anda orada olduğunu anlayamayacağımız ama ofsayt gerekçesiyle sayılmayan bir golü de vardır. Tabii Rüştü de vardır. O olmasaydı hezimet olurdu o maç.
2003-2004 sezonunun ilk yarısında yanılmıyorsam Radikal gazetesinin bir spor ekinde bir F1 arabası, üzerinde Beşiktaş logosu ve bir yarışı bitirirken tasvir eden bir resim vardı. Manşetinde de "lider belli, devam etmeye gerek var mı ?" tarzında bir şey vardı. Çünkü 17 maçta 43 puan toplamıştı Beşiktaş. Gerçekten de buldozer gibiydi. Ta ki o Samsunspor maçına kadar. Ardından transfer olan İlhan Mansız. Yerine gelen İlie. Lucescu'nun 2 ciltlik kitap yazabileceği Türkiye kariyerinin 2.cilti. Neyse, Oscar Cordoba'nın sakatlık numarası ayağına yediği bir ilk gol vardı bu maçta. Sonra da 2. Ardından da 3. Fenerbahçe'de Daum'un Serhat-Tuncay-Van Hooijdonk-Nobre 4'lüsü ile maça çıkmasının yanında Ümit Özat'ı uzun zaman sonra ön libero başlatması da enteresan bir detaydı.
Sonrasında bir John Carew vardı. Yaptığı driplinglerden ben yoruldum o yorulmadı.
Bir de Jose Kleberss... Tun-cay Şan-lı !
Kezman'ın Fenerbahçe kariyerinde yaptığı nadir hayırlı işlerden birisi de 2006-2007'de attığı aşırtma golüdür. Beşiktaş'ın Bobo-Nobre-Delgado-Ricardinho 4'lüsü ile yardırdığı, Tigana'nın ısrarla Burak Yılmaz'ı kazanmaya çalıştığı, Baki Mercimek'in sol bek olduğu ve Beşiktaş'ın Mesut Özil'i transfer edemediği seneydi. Fenerbahçe'nin 100.yılı olduğu kısmı asıl söylenmesi gereken kısım tabii ki.
Alex de Souza. Kazım'ın Deivid'in cezası nedeniyle sağ kanatta gayet güzel oynadığı ve harika bir orta kestiği ardından gelen Alex'in kafa golü. Serdar Özkan'ın kontradan gol atması. Alex'in orta sahada infazının ardından gidip golü atması. Ardından Baki'ye gelen her topta yapılan ıslıklar.
Ardından da Aragones'in Gökhan Gönül'ü stoper oynattığı, Güiza'nın aşırtma atarken yine Rüştü'nün ellerinin havada olduğu bir gol vardı bu maçta. Bir de Holosko'nun slalom golü.
Bu kısım önemli. Çok önemli hem de. İbrahim Üzülmez topu solundan sağına çekti. Sağ ayağıyla ceza sahasının dışına kesti. Fink vurdu. Burada Mustafa Denizli giriyor araya o muzip gülüşüyle. Vurmadı... Bu vurmadı kelimesini Prekazi'nin golünde kullanmıştı aslında hoca ama buraya da uydu. İ19 sağıyla kesecek ve asist olacak. Gerisini konuşmamalı.
Son maç. Beşiktaş yedek kulübesinde stoper yok. Ferrari oyundan atılır. Alex, Aurelio zincirinden kurtulur. Oyunu alır götürür. İbrahim Toraman'ın İ19'dan yumruk yemesinin hemen ardından gol atması, Ekrem'in Dia'nın karşısında madara olmasının ardından gidip gol atması tam bütün olumsuzlukları Beşiktaş adına olumluya çevirmişken, Almeida golü kaçırır ve bir anda maç 2-1'den 4-2'ye döner.
Bu sene ne mi olur ? Beşiktaş kazanırsa lig çekişme kazanır. Fenerbahçe kazanırsa gayet öne çıkar. Hakemler ne yapar ? İşte bunun cevabını bilsem, maç yazısı da yazardım ama yazamıyorum...