6 Şubat 2011 Pazar

Birtakım Tiksinç Taraftar Aksiyonları (vol. bilmemkaç)

Dünkü Karabük maçında yaşanan puan kaybından sonra yine benzer şeyler. Bir süre tahammül ettikten sonra "kapatıp gitmek en iyisi" dedim ve uzaklaştım bilgisayardan. Bir süredir gözlemlediğim kadarıyla özet geçeyim derdimi:

Her konuda ikiye ayrılıyor insanlar, olaylar buradan başlıyor. Mesela bir taraf Schusterci, diğer taraf anti-schuster gibi. Bir süre sonra takımdan çok bu önemli olmaya başlıyor. Hatta bazı denyolar takım kaybettiğinde sevinecek kıvama geliyor. "Ben bilyodum olm böyle olacağını (: " gibi. Hani biz bu tipleri basın içerisinde arıyoruz ama o kadar gitmeye gerek yok. Kendi içimizde dahi var. Hissediyorsun, Schuster'in hatalarından Beşiktaş kaybedince seviniyor adam adeta. Neyin kavgası bu? 2 gün önce Schuster'i beğenmediğini söylemiş, sonra biri "bence beğenilmeli" demiş. Bunlar birbirini yiyip bitirmişler. Sonra ikisi de kişisel hırslarını coşturup gerisini boşvermiş. Ciddi anlamda eleştiri yapanlara sözüm yok tabii. Ama bir gün kötü dedi diye ne yapsa beğenmez konuma gelen, artık ona hırsla bakanları anlayamıyorum.

Hani klasik bir muhabbet vardır. Ortamda Hoca eleştirileri artınca "Geçen 5 atarken iyidi, bu maçta puan kaybedince mi kötü oldu" derler. Yok abi, dikkat ettim ben. Bu iki farklı sonuçta iki farklı kitle ortaya çıkıyor. Hani 5-0'ın keyfini yaşayan adam, puan kaybının acısını böyle yaşamıyor. Kendi köşesine çekiliyor daha çok.

Schuster'i uzun süre eleştirmemekten yanaydım. Daha hazırlık maçlarında eleştirilmeye başlanan hocaya karşı bir korumacılık psikolojisiydi belki de. Sonuçta yıllarca teknik direktör-transfer rüzgarlarından çok çekmiş bir takımın taraftarı olarak oldukça geçerli sebeplerim vardı. İstikrarın gözünü seveyim, daha çok efsanelerde kalmış hücum eden Beşiktaş'a kavuşacaktık. Son zamanlarda büyük güven kaybı yaşadım hocaya karşı. Bazı hamlelerinin sebebini gerçekten anlayamıyorum. Ama olayın "Schuster Beşiktaş'ı siklemiyor, Zaten öyle iyi bir hoca da değil" kıvamına gelmesi?

Neyse ki şu durum tribüne "toplu olarak" yansımıyor henüz. Yarın yine "Bernd Schuster Oley!" diye bağırılır hatta. Ama sanal alemin böyle bir götlüğü var işte. Hepimiz üzülüyoruz da, şu ortalığı yakıp yıkma sevdamızdan bir vazgeçsek? 2 günde birbirimizden soğuyoruz.

Başlamışken içimde kalmasın. Tribünde gittikçe büyüyen bir ekip var. "ana-avrat skici" abiler. Dakika 1 başlıyorlar: Necip'den Guti'ye kadar. Hani lafınız kadar icraatiniz olsa bu topraklar bize dar gelir. Bir susun yalvarıyorum! Yalan değil, pozisyon icabı futbolcuya küfretmişliğim vardır heyecanla. "Hay ayağına sokim nasıl atamazsın?!" gibi. Ama bu abiler oyuncuların top kontrolüne bakıp ana avrat küfürü basabiliyorlar, ibretlik yemin ediyorum.

Başlıkta dediğim gibi. Kendimi farklı bir yere koyup soyutlnamak değil amacım. Hatta bu konuda yanlış anlaşılmaktan da çekiniyorum, neyse. Sadece belirli renklere özgü değil. Taraftarlığın doğasında böyle bir şey yer etti/ediyor. Tribünlere ortak ses yansır/yansımaz. Ancak hızlı etkileşim/sosyal platformlar böyle berbat bir ortam yarattı işte. Tek kelimeyle tiksinç.

Yok valla, şu kriz anlarında biraz soyutlanmak en iyisi. Ya da şurada gerçekten birlikte düzgün eleştiri yapabileceğin insanları ayıklayacaksın, sadece onları görmeye çalışacaksın.

Bir karar verelim, birbirimizi mi yiyeceğiz yoksa ortak çıkar için çalışacağız? Çünkü akil tartışmaları bulmak cidden güç.

4 Şubat 2011 Cuma

670.000 TL

Başlıkta yazan rakam, PFDK'nın yarım sezonda Beşiktaş'a verdiği cezaların toplamı. Arşiv şurada mevcut. İsteyen açsın baksın.

Alınan cezaların büyük kısmı taraftar olayları. Bu olayların ne olduğunu tam olarak çözmüş değilim. Hiçbir şey olmayan maçlarda dahi kafadan 5.000 TL ceza veriliyor. Bir de çirkin tezahurat falan eklendiğinde ortaya bu çıkıyor. Bir kısmı ise komik cezalar. Schuster'in akreditasyon kartı takmaması, maç sonu röportajlara futbolcu gönderilmemesi, röportaj alanında bulunması gereken logoların olmaması falan.

670.000 yarım sezonda kesilen ceza. Hatırlatayım bu cezalar katlanarak gidiyor. Dün 20.000 ceza yediyseniz yarın aynı şeyden 40.000 yiyeceksiniz. Bu tempo ile sene sonunda 1.500.000 TL'ye yakın ceza ödenmiş olacak. Taraftarın bu konudan haberi yok tabii. Girip bakması lazım TFF'ye, anca öyle.

Bizim yöneticilerin de bu konuda bir çalışması yok taraftarı bilinçlendirmek adına. Federasyona "bi' durun la" demeyi de düşünmüyorlardır. Zaten kulüp kültür olarak alışkın bunlara. Transferlerde ödenen cezalar falan yıllardır ortada. Kulüp kötü yönetiliyor. Karşılığında Stadın ismi satılıyor vs. Sonra bu saçma sponsor gelirlerine gerek yok diyince kızıyorlar. Oyunu kuralına göre oynamak lazımmış tabii.

1.500.000 TL kulüpler adına çok da önemsenmeyen bir bedel olmuyor belki böyle taksitlerle toplandığında. Ama o paraya altyapı kalkındırırsınız, oyuncuların lisanslarını çıkartırsınız, altyapıya transfer yaparsınız... Hatta Simao'nun bonservisini ödersiniz "moda"ya uygun olarak.

Önce taraftara açıklayın bunları, bilinçlendirin. He, kendinizi de unutmayın. Röportaja gitmeyen futbolcu yüzünden ceza yiyoruz. Yemeseniz o adamların maaşına gidecek para. Akıl fikir.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Kartallar, Kanatları Kadar...




Bir süredir ne yazı yazasım var ne de başka bir şey. Son birkaç maçtır ağzımız açık izlediğimiz Beşiktaş'ı kelimelere dökmeye yeltenmedim pek. Ancak dün yenilince acıdan beslenen yüreğimize birkaç damla su/alev serptik. Ki acımızın sebebi maç kaybetmekten çok, Beşiktaş'ın sahadan yenik ayrılmasıdır. Yoksa 17'de 17 falan hikaye. Hedef netleştirmek açısından taraftarın gözü açıldı bir yerde.

Maça geçen haftaların benzer kadrosu ile çıktık. Sene başında Dayı delicesine rotasyon yaparken eleştiriliyordu. Bir kısmımız "oyuncuları tanımak için yapıyordur" diye tahmin etti ki, gelinen noktada bu doğru çıktı. Schuster, "gerekirse 10 günde 4 maç oynayacaksınız" diyen hocalardan. Bu net olarak ortaya çıktı. Özellikle elindeki üstün nitelikli silahları sonuna kadar kullanmak istiyor. Guti, Simao, Quaresma, Aurelio ve belki de Almeida... Almeida'ya "belki de" diyorum çünkü evvelinde ismen bilsem de çok izlediğim bir oyuncu değil.

-aranot: dayı gözünü seveyim 4-3-3'e dön. Her maça "ya herro ya merro" diye yaldır yaldır başlamak bizi orgazma sürüklese de, bir yerden sonra sakin olmak en iyisi-

Gelelim düne. Çoğunluk 4-4-2 ya da 4-2-4 dese de sistem asimetrik ve sayılara dizmek biraz zor. Ancak birkaç maçtır aynı sistemi çıplak gözle izlemenin etkisiyle şöyle bir diziliş yazabilirim.



Takımdaki ikinci forvetin Nobre değil Quaresma olduğunu, Nobre'nin daha çok hücumcu orta saha rolünde olduğunu gözlemledim diyebilirim. Hatta, Almeida'nın özellikle ikinci 45'lerde bol bol sol kanada deplase olduğunu gördük. Bu anlarda Nobre'nin santrafor mevkisine yetişemeyince sıkıntı yaşadığımıza şahit olduk. Simao ise kanat olduğu kadar içte de oynuyor. Ancak arkasında oynayan oyuncu kendisi kadar önemli oluyordu.

İsmail güzel maçlar çıkarttı. Ardından dün İBB maçında sakatlık yüzünden Delinho Kaptana kaptırdı formayı. Geri alması uzun sürmez. Bir diğer bek Hilbert'in önemini de anladık. Ekrem çıldırtmak üzereydi dün bizi. Hilbert'in 2 kere koşu yaptığı alanda 1 kere koşmadı Ekrem. Hilbert'in topu ayağına sürmeden Quaresma'yı iteklediğini daha iyi anladık. Yani Hilbert + İsmail > Ekrem + Delinho. Nitekim son maçları topladığımızda gördük ki: Kartallar, Kanatları kadar var. Dünkü maçın göze batan en büyük sorunu buydu bence.

Gelelim Olimpiyat gözlemlerine. Beklediğimiz kadar soğuk yoktu diyebilirim. Tabii girişteki aramaların sıkı olmaması yaradı bize. Ufak vodka şişesini gayet rahat soktuk içeri. Sıcak sıcak takıldık. Ama girişi-çıkışı berbat stadın. Ayrıca uzak olması da kötü. Hani başka şehire deplasmana gitsen bu kadar bocalamazsın. Ne İstanbul içi, ne İstanbul dışı. Değişik bir kavram Olimpiyat. Bir daha gideni...

Trabzonspor'u kupa dışına itmemiz, bize kupayı kazandırabilir. En güçlü rakibimiz onlar olur diye tahmin ediyordum, bizim sayemizde elenmeleri kaymak gibi oldu. Tabii GS'yi küçümsemek mantıklı değil, sonuçta ezeli rakiple iki ayaklı maç. Ki onların elinde Avrupa koşusu da yok şu an. Bizden daha çok isteyecekler... Neyse, şu turu bir geçelim hayırlısıyla. Çarşamba Şeref Bey'e... Bu aralar sevgiliden çok Beşiktaş'ı görür olduk. Şükürler olsun.

27 Ocak 2011 Perşembe

Ah Be Gülüm...


Keşke seni kaybedeceğimize maçı, kupayı kaybetseydik be...

25 Ocak 2011 Salı

Şeref Bey'den Mektup Var... (Hoşçakalın Gözüm)

O zamanlar İstanbul’da bu kadar insan yoktu. Sokakların adımlarla geçilebildiği ve plaza ne demektir bilinmeyen zamanlardı. Trafik keşmekeşi nedir bilmezdi insanlar. Ülke ardarda gelen savaşların eşiğinden çıkmış ve yeni doğmuş bir bebek gibi emekleme aşamasındaydı. Gündelik hayatı, hobi denen mereti ilk kez tanıyordu insanlar ve futbol maçlarına dahi son derece şık ve güzel geliniyordu.

O zamanlar İstanbul’da bu kadar stat da yoktu. Tek tribünlü Fenerbahçe Stadı ve Şeref Stadı vardı. Günler geçip takım ve maç sayısı arttıkça statlar ihtiyacı karşılamaz oldu. Benim sahne alma sıram geliyordu artık, bilinmezlerde daha fazla duramazdım. Doğdum…

Zor ve sancılı oldu doğumum, tıpkı her ananın evladını doğururken çektiği o kutsal acı gibi. Planlandığı gibi olmadı yeryüzüne gelişim. Gazhane tarafındaki tesislere dokunamadılar. Sonra orayı yüksek bir taş duvarla kapattılar, artık yeryüzüne inebilirdim. Hatta İstanbul’un en güzel yerine konabilirdim. Ayaklarımın altındaydı İstanbul ve artık Türk futbolunun yeni merkeziydim.

1947 senesinin bir sonbaharında açtım kapılarımı cümle cihana ve cihan padişahı Beşiktaş’a. Yabancı bir takımla oynuyorlardı. Seyirciler hep bir ağızdan Beşiktaş’ı destekliyordu. O gün benim de her zerrem siyah beyazdı. Sanki o gün karar vermiştim ömrümün sonuna dek Beşiktaş’ın olmaya. Hele gençten bir çocuk vardı, Süleyman. İlk golü attığı vakit insanların öyle bir sevinci vardı ki görmeliydiniz. Ben böyle mutlulukların yeni adresiydim.

52 yılıydı, adımı değiştirdiler. Siyasi imiş, öyle dediler. Yeni adım Mithatpaşa’ydı ama insanlar yine de yalnız bırakmıyorlardı beni. Akın akın geliyorlardı sevdalısı oldukları renkleri görmeye. Ben aşıkları buluşturuyordum. Bu yüzden herkes beni sevdi. Hatta herkes futbolu benimle sevdi. Artık tüm maçlara neredeyse ev sahipliği yapıyordum. İstanbul’un üç büyüğü de benim kucağımda oynadı maçlarını. En büyük yıldızlar benim çamurumla yıkandı. Kimleri kimleri mutlu ettim, ya da üzdüm bir bilseniz. Kimleri gördüm, kimleri taşıdım üzerimde. Kimler ayak bastı harcıma keşke kelimeler yetse de dökebilsem. Milli maçlar da dahil olmak üzere ne tarihi günlerin altında imzam var benim. Belki şu vatanda Türk Bayrağı’nın santra öncesi en çok dalgalandığı yerim.

Yıllar ilerledikçe düzen de değişiyordu ve insanlar her yeni düzene ayak uydurmakta çok hızlıydılar. İsmim 73’te yeniden eski şeklini aldı, ona da çabucak alıştılar. Bir de artık her takım maçlarını burada oynamaya başlamıştı. Derbi maçlarda da öyle bilet sınırı falan yoktu, isteyen gelebildiği kadar geliyordu. O dönemde tüm seyircileri tanıdım yakından, bana en yakın gelen ilk gözağrım Beşiktaş’ın taraftarıydı. En görkemli yerim kapalı tribündü, gerçi hala da öyle derler. O kapalı tribüne hakim olmak için taraftarlar arasında bir güç gösterisi başladı. Beşiktaşlılar mangal yürekli çocuklardı. Hürriyet, Şeref, Bahattin, daha niceleri… Verdikleri kavga sonucu aldılar kapalıyı, bir daha kimselere vermemecesine. Artık onlar bana, ben onlara kavuşmuştum.

15 yıl hüzünle geçtikten sonra 82’de şampiyon oldu Beşiktaş. Bu da çok önemliydi elbet ama daha da önemlisi benim bir sevgili bulmamdı. O sene Beşiktaş semtinin gençleri bir grup kurdular kendi aralarında. Adını Çarşı esnafından, gücünü alın terinden alsın diye Çarşı koydular adını. Optik vardı, Ayhan, Cem, Alen, Cavit, “Hacıbaba”, Hasan, Murat, niceleri… Beşiktaş sevgisi çığ gibi büyürken ben o kapalının göbeğindeki yakışıklı çocuk Çarşı’ya kaptırmıştım gönlümü.

Çok güzel günlerimiz, anılarımız oldu. O 15 senenin tadını çıkarırcasına seri şampiyonluklar gelmeye başladı. Gencecik, fidan gibi Beşiktaş çocuklarının eviydim artık. Efsane kadro olarak tarihe geçecek isimler, mayalarında benim kokumu taşıdılar hep. O zamanın başkanı da yukarda bahsettiğim Süleyman vardı ya, oydu işte. Beşiktaş’ı çok mutlu ettik beraber, Beşiktaş da bizi. Metin’in fuleleri, Takoz’un faulleri, Feyyaz’ın golleri, Ferdinand’ın estetik çalımları, Mutlu’nun uzun taçları, Sergen’in frikikleri, Pascal’ın kapalıya koşması, İlhan’ın kartal kanatlarını açması hiç çıkmadı aklımdan. Aşkımız devam ediyor, aşkımızı büyütenlerin sayısı ise artıyordu. Milenyum dedikleri bir çağ kapıda bizi beklerken trilyoner dedikleri bir herif talip oldu bana. Cevabı kapalı verdi, “İnönü bizimdir, direkleri sizindir.”

Hepinize, gelmiş geçmiş her birinize minnet borçluyum çocuklar. Bazı zaman öyle boynu bükük ayrıldınız ki, bir daha gelmeyeceğinizi bile düşündüm. Ama siz her seferinde daha kalabalık, daha gür sesli, daha başı dik geldiniz. Ne bana ne sevdaya hiç küsmediniz, beni yalnız bırakmadınız hiç. O zaman söylemedim ama şimdi söyleyeyim, ben de size çok kıyak geçtim aslında. Mesela Barcelona’yı 3-0 yendiğimiz maçta Baba Hakkı’yı, Vedat’ı, Sanlı’yı, Yusuf’u kimseler görmeden ben aldım içeri. Biz o maçı 11’e 11 oynamadık. O meşhur PSG maçında herkese durması gereken yeri ben fısıldadım. Liverpool maçında siz kan ter dökerken ben kıs kıs gülüyordum çünkü kalenin içine otobüs parketmiştim çaktırmadan, imkansızdı gol olması. Her devirdiğimiz maçta vardır bir Ali Cengiz’im. Feda olsun Beşiktaş’a azizim.

Desibel rekoru kırdığınız günden beri kulağımda işitme kaybı var. Beşiktaş taraftarı kavga ettiği gün kalbim teklemeye başladı, huzur vermiyor. O kadar maçı kaldırmak kolay değil, tansiyonum da var artık. Doktorlar heyecan verici şeyleri yasakladı, Fener maçlarında bile perhizdeyim artık. Anladınız siz onu… Kolonlarım çatladı, koltuklar eskidi, boyalar dökülmeye başladı. Ben galiba ufaktan yaşlandım ey yoldaşlar. O çağa ayak uydurmakta bir numara olan insanoğlunun da istekleri değişti.

Eskisi kadar sağlam olmayınca insanlar da eskisi kadar güvenemiyor bana. Ben siz üşürken oturduğunuz yerde sizi ısıtamıyorum da. Üstünüzü örtemiyorum yağmur yağdığında ey yeni ve eski açık. Halbuki şimdi stat battaniyeleri var. Açılır kapanır oluyor, bir damla üşümüyorsunuz. Maç seyrederken portakal suyu falan da dağıtamam size. Dedik ya yaşlandık diye evlat… İşte beni bu yüzden emekli etmek istiyorlar. Oysa biz mutluyduk değil mi böyle? Siz ıslansanız da yağmurla coşuyordunuz hatta besteniz bile vardı ya. Siz ne kadar soğuk olsa da hava benimle ısınmıyor muydunuz söylesenize? En güvende hissettiğiniz yer benim yanım değil miydi? Artık böyle diyorlar, beni yıkıyorlar. Üstelik karanlıktan korkarım ben, birileri iyi geceler demeden uyuyamam. Sizin o son dakikalarda Gündoğdu var ya hani, o benim iyi geceler öpücüğümdü. O da mı gidiyor şimdi? Hay Allah.

Neyse yoldaşlar, lafı uzun ettim. Aslında anlatmadıklarım anlattıklarımın yanında okyanustur. Neler götürüyorum kendimle bir bilseniz. Anlattığım kadarını yazmasını bir arkadaşınızdan istedim. O da en mutlu günlerini benimleyken yaşamış, öyle söyledi. Ben de madem öyle, borcunu öde dedim. Bu da benim size ayrılırken hediyem olsun hesabı.

Şunu unutmayın… Beşiktaş benden sonra da var olacak ve payidar kalacak ama Beşiktaş ve sizler olmasanız ben bir hiçtim. Ve size bir sır daha vereyim giderayak. Ben en çok sizin bana “Şeref Bey” deyişinizi sevdim. Şerefiniz daim olsun, şerefin çocukları.

Beşiktaş ve Beşiktaşlılığın önünde saygıyla eğiliyorum.
Mabediniz, Beşiktaş İnönü Stadı.

20 Ocak 2011 Perşembe

Haysiyetsizliğin Resmedilişi: BJK TV





Şu BJK TV nasıl bir komedidir camiada belli değil. Hazır yeniden açılmışken, iyi başlayacakken "amaan size de bir bok beğendiremiyoruz" diye şu yazıyı sallamayabilirsiniz bile.

Kapalı haliyle ayda 150.000 $ masraf eden bir kuruluş işte öyle düşünün. Başına da bir adam koymuşlar, evlere şenlik. Geçmişini zaten biz biliyoruz da, google'a "tuğrul yenidoğan" diye arama yapın mesela. Zamanında "Ben Yıldırım Demirören'in BJK'sini tutmuyorum" diyecek kadar muhalefet olabilirmiş bir adam. He, bizim seveceğimiz, istediğimiz tarzda muhalefet olmadığını zaten biliyorduk. Daha çok "yaralamak" üzerine kurulmuş, başkan için camiaya bok atan adamlardan. (bkz: Medyaspor) Rüzgarın estiği yöne kapılıp gideceğini tahmin ediyorduk, bu sabah açılan BJK TV de resmileşmesi oldu. Zamanında iyi şeyler de yapmıştır, eyvallah. Ama midesizlik ayrı olay.

Biraz önce baktım TV'ye. Başkan'ı almış karşısına, yıkama yağlama. Helal olsun. Duruşunuz falan çok yerinde. Haysiyetsiz herifler. Senin açtığın BJK TV'yi izlemiyorum koçum ben de.

Güzel haber: A2 maçları yayınlanacakmış sanırım. Onları izleyeceğiz tabii ki. Bu berbat futbol dünyasında "temiz" gördüğümüz bir "özkaynağımız" var. Oradan mahrum kalmayalım, aman o maç aralarına Tuğrul'un sıfatını sokmayın. Mide bu da, sizde olmayanından.

18 Ocak 2011 Salı

"Gitme Kal!" Diyemedik



Bir futbolcu düşünün ki takıma transfer olduğunda tribünler onun için şöyle bir beste yapmış olsun:

8 milyon euro, bayıldık biz sana, fenere koymazsan, koyarız ...

Tabata'ya her zaman "acıyarak" baktım biraz. Beşiktaş'a transferi doğruydu demek kolay değil ama şartlar duble yazık etti adama. Bir başkan'ın "kişisel işleri-çıkarları" doğrultusunda başka bir başkan ile yaptığı "ticaret"in ucunun dokunduğu adamdı. Bize gelmeden önceki Antep performansı -mükemmel olsa da- manyakça rakamların sebebinin performans (alttaki tabloya dikkat) olmadığını; Kızıl & Demirören ortaklığının bu transferdeki payını biliyoruz.

Mesela 2 milyon euro'ya transfer edilseydi ve takıma "kurtarıcı" olarak değil de "rotasyon elemanı" olarak alınsaydı bu duruma bu kadar kolay gelinir miydi? Taraftar bu kadar kızabilir miydi?

Tabata'ya kişisel olarak kızamadım ben. Direkt olarak "Tabata Kavramı"ndan nefret ettim. Mesela Delgado'dan çok daha fazla nefret ederdim, Tabata'ya üzülüyordum diyeyim. Sonuç olarak "gitme kal" diyemedik adama, diyemezdik de.