1 Mart 2011 Salı

Kazanan DNS Olur

Konuyu tekrar tekrar genele vurmanın bir anlamı yok. Aynı şeylerin bilmem kaçıncı baskısından yazanlar da, okuyanlar da sıkılmıştır. Bu sefer Digiturk'ün ricası sözkonusuymuş. Önce superonline altyapısından el atmışlar, zamanlar diğer internet sağlayıcıları da engelleyecekmiş.

He ne olacak? Hiçbir şey. DNS haklı beyler. Başbakan giriyor, siz de girersiniz. Bu DNS ayarları falan çok anlamam ama ben bile birkaç deneme ile çözüyorum sorunlarımı.

Yalan değil, biz de Digiturk'ten video çalıp koyduk buraya. Ne biz bundan bir gelir elde ettik, ne de Digiturk'ün kullanıcılarını çaldık. Sadece paylaşım. Dünyanın geri kalanında oynanan futbol hakkında her türlü görsel içeriğe ulaşabiliyorsun da, bizim memleketet zor. Asıl sıkıntı internet üzerinden canlı yayın yapan siteler diye tahmin ediyorum. O daha da ibretlik zaten. İnternet üzerinden yayını sağlayan sistem Blogger mı yani? peh peh. İnterneti kapattırın direk? İçinde çıkılmaz, abuk subuk bir durum işte. Aynı şeylerden sıkıldım.

Sadece düşünüyorum DNS/host ayarları olmasaydı mesela. Bu yasakları oturduğumuz yerden iki tık ile çözemeseydik. Sanırım o zaman kıçımızı kıpırdatmamız gerektiğini anlardık.

not 1: ligimizin değerini arttırdığını düşündüğümüz yayın ihalesini hatırlayan var mı?
not 2: Blogcular, ne olur ne olmaz yedekleyin blogları. Bilgi İçin Buraya
not 3: yetkili kişilere tavsiye: "Great firewall of China" nedir araştırın, buraya uyarlayın. Cahil misiniz amk? Teker teker mahkemelerle uğraşıyorsunuz. Tek tıkla kapatın istediğinizi. Kaymak gibi.



27 Şubat 2011 Pazar

Sabah 4, Kafa Kazan, Başlık Yok

2009’un güneşli bir sabah köründe, Ankara-İstanbul güzergâhını izleyen ve içerisinde envai çeşit çakırkeyf mısralar dönen bir deplasman otobüsüne atlamış, şampiyonluğa gidiyoruz. Yanımda halaoğlu demeye dilimin varmadığı “abim” var. Milletin muhabbet edesi gelince illa ki eskiler anlatılmaya başlanıyor. Aramızda en eskilerden biri de o abim, ve haliyle başlıyor anlatmaya.

“Bir gün falan yerde filan maçtayız. Şöyle mevzu döndü, böyle fırtına koptu. Şöyle düştük peşlerine, böyle topukladı i.neler…”

Abi, maç kaç kaç diyorum, gelen cevap zamk gibi yapıştırıcı, hayat kadar apıştırıcı.

“O zamanlar biz sahaya bakmazdık. Maç sonu akıl edip biri tabelaya bakarsa ne alâ. Yoksa gece haberlerine yetişirsek oradan öğrenirdik maçı, öğrenemezsek ertesi gün çocuklar söylerdi okulda.”

**

Gittiği maçın skorunu dahi bilmeyen –ilgisizlikten değil, kendisini enterese etmediği için bilmeyen- taraftardan günümüz profiline ulaşmanın en efendice tanımı erozyonsa şayet, tillahını yaşadığımız günlerdeyiz. Gol atmak-ya da kaçırmak olarak iki seçeneği varsa futbolcunun, o adam on saniye sonrasının potansiyel kahramanı ya da haini olabilir. Dünyanın en dandik hukuk sisteminin, hatta hukuksuzluğun bile yaratamayacağı bu kaosu yaratanlar bizleriz.

Artık ne bilet kuyruklarında sabahlamak var, ne tahta üzerinde kıçının altına serdiğin gazete kağıdına oturmak. Cefa çekmek olmayınca tüm gayret cefanın kontrastı sefaya yönelmiş vaziyette seyrediyor ve artık bilete ne kadar para vermişse, ya da kupona kaç lira basmışsa o kadarlık hak iddia ediyor insanlar. Tabi tüm bunlara sebep biraz da Beşiktaş’ın kabuk değiştirmesi. Beklenti ve hayal kırıklığı arasında durmaksızın seyreden doğru orantı, taraftarlığın kitabına ters düşmekte.

**
Beşiktaş’ın neden bu halde olduğunu sorguluyoruz hepimiz kendi içimizde. Sebepler göreceli, değişken ve çok sayıda. Bu yüzden biraz da kafamıza nasıl eserse orayı deşiyoruz. Kimisi Schuster diyor, Schuster ne yapsın topçu oynamadıktan sonra diyen bir kesim çıkıyor ortaya bir süre sonra. Kimisi taraftar diyor, öteki sıcacık evinden tribündeki adama sallama diyor. Kimisi yönetim diyor, öteki el insaf diyor. Okuyan yeter diyor, Beşiktaşlı of ulan of diyor. Herkesin kendince haklı sebepleri var ve zikredilen her sebebin Beşiktaş’ın bu noktaya gelmesinde etkisi var fakat, bana göre herkes geçici teşhisler koyuyor. Bunca keşmekeş, sorun ve teorinin arasında ben de kendimce seçtiğim suçluyu huzurlarınıza sunuyorum: “Endüstriyel futbol”

**

Beşiktaş gerek gelenekleri ve camianın yapısı, gerekse taraftar duruşu dolayısıyla Türk sporunun direnişçi ve mütevazi kimliği olmuştur. Beşiktaş’ın zirveye yükselişi, fabrikatör bir babanın oğlunun hikayesinden ziyade, bir sokak çocuğunun, bir balıkçının ya da ayakkabı boyacısının tırnaklarıyla kazıyışıdır. Diğerleri son model arabalardan yükselen uptıs dımtıs müziklerle caka satarken, mahalleye omzunda paltosuyla yayan gelen ve o poz kesen züppelerin dahi yol vermek için durduğu ağır ağabeydir Beşiktaş. Viski, tekila, cin içmez. Aybaşlarında bi yetmişlik alıp yollanır evine ikramiye tadında, yolsuz kalmışsa da büfede tuzlu fıstıkla bira içer genelde. Yani sokakta kolay görebileceğiniz bir profildir Beşiktaş. Krosta, briçte, salonlarda işi olmaz.

**

Bu ağır abi kendinden ödün vermez hiçbir koşulda. Bizim ağır abiyi de biz böyle sevdik aslında. Yalnız bu sene ne olduysa oldu, bir yerlerden bir el değdi Beşiktaş’a. Önce omzundaki paltoya kaba dediler, sonra marka bi kazak alıp bağladılar omuzlarına. Rakı meyhane içkisi deyip kokteyle götürdüler, ocakbaşından vazgeçirip suşiye tav ettiler. Oysa o çubukları tutamayıp yeni imajını sosla zedeledi, o gece boyu açlıkla savaştı ve karnı ancak eve geldiğinde kırdığı üç yumurtayla doyabildi garibin. Ayrıca kafası da iyi değildi, çünkü viskiden bi halt anlamamıştı. Hem suşi onun için çiğ balık demekti ve balık çiğ de olsa rakıyla giderdi.

**

Bu sene gerçekleşen Guti ve Quaresma transferleri, Beşiktaş’ı vitrine çıkardı. Komşunun züppe çocuklarını geçmek zorundaymış gibi hissettirildi. İspanya bizi konuşuyor, Almanya bizden bahsediyor, her topçu bize gelmek istiyor, dolayısıyla tüm bu gariplik bizden olanın bile kimyasını değiştiriyordu. Devre arası oluşan Portekiz akımı da tüm bunların kaymağı oluyordu adeta. Bir zamanlar sadece çıkıp oynamasını beklediğimiz Beşiktaş’tan, daha maça çıkmadan kazanmasını bekliyorduk. Bize ilişkin hayaller değildi bunlar. Oysa biz üzerinde reklam olmayan formaların, hakem penaltı çaldığında faul yok diyen forvetlerin, topun kornere çıkmasını engellemek için beş metre depar atıp kendini yerlere atan kalecilerin hayalini kuruyorduk. Guti’nin attığı arapasları çok keyifliydi elbette ama milyonların sevgilisi olan bir şarkıcıda değildi bizim gözümüz, sırf görmek için yol değiştirdiğimiz komşu kızındaydı.

Tüm yapılanları kötülemek amaçlı anlatmıyorum bunları. Elbette herkes, elinden gelenin en iyisi dahilinde Beşiktaş için didiniyor, buna her konu için fikir beyan edenler de dahil. Üzülmezciler de Toramancılar da, Schusterciler de istifacılar da Beşiktaş’a ilişkin kaygılar taşıyor ve kendince doğruyu arıyor. Mesele bunların hiçbiri değil aslında, mesele Guti’nin çok daha büyük olmasına rağmen Sergen kadar keyif verememesi sahada. Almeida çok daha iyi golcü olabilir ama Pascal’ın Taffarel’e gömdüğü kafayı vuramaz. Quaresma’nın bir trivelası bize bir süreliğine bir doyum yaşatır ama Recep’in röveşatası gibi olamaz. Belki garip gelecek size ama ben, sahada maç bitsin gidelim takımı görmek ve böyle bir hüzün yaşamaktansa Fevzi’nin geripasına ıskasını veya Hakan’ın yan topa boşa çıkışını daha bir Beşiktaşvari hüzün sayarım. Bu kabuk değiştirme bizi bu kadar yozlaştıracaksa da, tüm vitamini kabuğunda dahi olsa bu Beşiktaş’ın, o kabuğu soyar, vitamine bile posta koyarım.

**

Şimdi birlik olma zamanı denilen milyon tane şimdiyi Emrah’ın Haydi Şimdi Gel şarkısındaki gibi beklesek de, eğer o şimdi gerçekten şimdiyse, toplanıp birlik olacaksak Beşiktaş çatısı altında birlik olmaya ve o çatının harcında ne olduğunu anımsamaya bakalım. Biz taraftarız, taraf olanız. Tarafımız Beşiktaş, kıblemizin güzergahına armayı asmışız diğer yönlerden ayırabilmek adına. Her fırsatta anlatılan kartalın yeniden doğuşuna bile baksak ayarın Allahını çekebiliriz kendimize. Yeter ki sahiplenelim şu takımı. “Beşiktaş büyük taştır, altında kalırsınız.” demek değil mesele, Beşiktaş’ı yerinden oynatmaya kalkanların üzerine çökmek.

**

Yarın işe nasıl giderim?
Okulda çocuklar ne der?
Sokağa nasıl çıkarım?

Böyle düşüncelere haşa kapılmayı yasaklayalım bünyelere. Beşiktaş büyük taş falan değildir, Beşiktaş dikilitaştır. Bazen sendeleyip meyletse de sağa sola, ayağa kalkacağı zamanı iyi bilir. Tam onun büyüklüğünden şüphe edenlerin ayağı tökezlemişken dikiliverir ve oturtur üzerine, şaşkınlığa zaman bırakmadan.

Beşiktaş her zaman her yerde Beşiktaş’tır. Gücü ve büyüklüğü aklın alamayacağı kadardır.
Piza Kulesi Beşiktaş’ın büyüklüğüne olan saygısından önünde eğilmiş ve doğrulamamıştır aslında.
Berlin duvarı Almanların birlik politikası ile değil, Beşiktaş’ın sağlı sollu ataklarıyla yıkılmıştır.
Irak’taki Saddam büstünün İnönü’den yükselen bir “Kartal gol gol gol” feryadına dayanamadığı için yıkıldığı söylenir.
Ve İsrail Filistin’i, diğerlerinin satın alınmış zaferler kutladığı yavşak akşamlarda bombalamaya başlamıştır. O günden beri tanka karşı taş, savaşa karşı Beşiktaş.

Eğer bunca ütopik benzetme ardından hala Beşiktaş’a eskisi kadar bağlı iseniz prospektüse bir yan etki düşelim.

Zatürre gibidir Beşiktaş’ı sevmek, gereken özen gösterilmezse vereme çevirebilir.
Beşiktaş’ı sevmeyi kafasına koyanların ayık olma vaktidir.
Eyvallah.

25 Şubat 2011 Cuma

Schuster Gider/se




Son maçların getirdiği nokta: kaçınılmaz istifa sesleri.

Neden böyle olduk?

Devre arası transferler kağıt üstüne mükemmel gelişme olmasının yanında, ardından gelen Schuster tercihleri tüm dengeyi bozdu. Kritik dönem: İBB ve Ankaragücü deplasmanları arasındaydı. O ara hataları geldi Schuster'in bana göre. Oyuncu tercihlerininden öte; iyi giden, en azından "iyi gitme yolunca ilerleyen" sistemi bozdu. Niye bozdu? İşte buna hiçbir açıklama getirememek can sıkıcı.

Ancak o dönem yapılan hataları olmasaydı, gelinen nokta son üç maçın skorlarından bağımsız daha sevimli olabilirdi. Çünkü o maçlarda şiddetli hatalar yapan Schuster'e takımı nasıl tepetaklak götürdüğü konusunda kızmak hakkımızdır. Neden lan neden? İki Kiev maçı ve Fenerbahçe maçı. Benim açımdan taktiksel olarak biraz önce belirttiğim "kritik dönem"in ötesindedir. Hatta oyuncu ve sistem tercihleri bakımından önceki maçlara oranla ideale yakındır. Maçların oynandığı sırada hata yaptığı söylenenibilir. Gelinen noktanın sorumlusu büyük oranda Schuster'dir diyebiliriz.

Ne yapmalı?

Meseleye Schuster özelinden değil, kulüp genelinden bakıyorum daha çok. Schuster gider; ahmet gelir, mehmet gelir. Mesele o değil. Ne değişir? Hiçbir şey, o gelen de bir sene sonra gider. Kimlere sabrettik, dayandık. Ve kimleri kovduk, cezasını -maddi/manevi- çektik. O yüzden "kovmaya" karşıyım ısrarla. İstifa etmediği sürece kalsın derim. Yönetim akıllı olmalı. Gidecekse şimdiden gitsin hoca. Seneye kamp bittikten, sezon açıldıktan sonra giderse çöpe atılan sene sayısı artar.

İstifa ederse de kendi bilir. Kaybettiğimiz şey bir sene olur. Beşiktaş hocasız kalmaz herhalde. Yönetimin getirebileceği hocayı da merak ediyorum. Yeni hoca, yeni menajerler, yeni oyuncular. Ve kondisyonerden öte kaleci antrenörüne kadar yeni ekip. Sil baştan.

Yönetim; Emin olun dayı'nın yerine gelecek adam da kibirli, adam değil, hoca değil, Türkiye'yi tanımıyor vs olacak. Şimdi sizi takdir edenler, 2 sene sonra "bilmem kaç yılda, bilmem kaç hoca değiştirdiler yeae" diyecekler. Onun arkasında durabilirsiniz umarım.

18 Şubat 2011 Cuma

Hardcore "Fi-Yapı İnönü" Gözlemleri





İlk defa gittiğim bir yeri yazmıyorum. Özellikle bu sene zaman zaman haftada 2 kez gittiğimiz yer ama dünün kaosu bambaşkaydı.

Küfüre karşı falan değilimdir ama taraftarın topçularımızı çatur çutur sikmesine de karşıyım. Pozisyon gereği de küfür edersin hani ona eyvallah ama dün hakaretin yeni boyutuna geçtik. Soğudum ciddi şekilde. Hatta Fenerbahçe maçı için bilet arıyordu bir arkadaşım. Biraz önce beni aradı bularbilir misin diye, "cumartesi gününe kadar gel bu tarafa, benim kombineyi vereyim" dedim.-umarım pazar gününe kadar pişman olmam- İstemiyorum maç/tribün falan. TV'den izlerim, kaybetsek de kazansak da kendi kendime yaşarım ne varsa. "Yapmam" dediğim şeyi yapıp 70'de çıktım staddan dün, o dereceydi. Özet geçiyorum:

Beşiktaş'ım ole..

Senin ayağını sikeyim orospu çocuğu!

Laan koşsana şerefsiz!

Saldır Beşikt..

Hay senin hoca gibi, anasını siktin takımın!

Lan sağa at sağa beyinsiz piç!

Bobo siktirgit amk, Almeida nerede hoca! (aynı adam geçen maç bobo'yu arıyordu)

Efsane Yazdın Tarihe Beşi..

-ıslık efekti- La siktir git girme oyuna!

90 dakika böyle gitti. Bol bol hardcore aksiyon, arada 1-2 takımı destek falan. Bir "kutu" bağırıyordu her zamanki gibi. Sonumuz yakın.

Dikkat edenler bilir, stadımızın isminin başına değil her yerine sponsor alsalar da "Şeref Bey" der, gönlümüzden geçeni ağzımızdan eksik etmeyiz. Fakat dün geceki yerin adı Fi-Yapı İnönü Stadyumu olmalı, Şeref Bey bu değil.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Bir Devrin Kapanışı: Fenom... Delinho!




Sabahtan beri Ronaldo-gerçek, orjinal olan- nostaljisi yapılıyor. El Fenomeno'nun futbolu bırakması, bir devrin kapanışı olacak derken; bizim bir devrimizi Kaptan kapattı.

Bilinçli bir şekilde futbol izlemeye başladığımdan beri benim için sol demek, İbrahim Üzülmez demekti. Hatta İbrahim Üzülmez, Beşiktaş'tı.

Afedersiniz sikerim böyle işi. Dün zaten içimiz yandı dedik, niye yandığını anlattık. Gönlümüzde yer açıp, gözümüzde değerini büyüttüğümüz adamlardan kazık yemek koyuyor be arkadaş. Hadi Schuster daha yeni, Deli ile kıyaslamam bile. İçimizin yanması da o derece artıyor işte, hesabı size kalsın.

Olay için konuşulanlar şöyle: Üzülmez ve Toraman golden sonra tartışmışlar. Devre arasında soyunma odasına taşıyor olay. Üzülmez, Toraman'a yumruk-tokat ne ise yapıyor bir şey. Olabilir mi? Şaşırmam. Nitekim Kaptan'a deli diyoruz ya, harbiden öyle. Geçmişi de biliyoruz. Sanırım bu defa Schuster'e çarpmaları kötü oldu. Be abicim, sen daha birkaç sene önce boktan bir terlik mevzusuna kadro dışı kalmışsın. He bir de Toraman yönü var. Hiçbir şey dememiş mi? Yapmamış mı? O da merak konusu.

Belki yollanmamalıydı Kaptan hemen. Kadro dışı bırakıp sene sonu jübile teklif edilirdi falan. Kaptan kabul eder miydi? Bu ayrılık böyle olmamalıydı. Gerçi, bu olayın üstüne takımın içinde tutmak nasıl etki... Cidden böyle olmamalıydı be

N'aptın be kaptan?..



-yazanın buradan itibaren jeton üşüyor-

not: düşündüm de, dün ismail devre arasında hazırlanmamıştı. ikinci yarı başlayacakken daha yeni giyinmeye çalışıyordu. hatta o yüzden takımlar sahada olmasına rağmen ismail'in hazırlanması için geç başladı oyun. hatta dayı'ya da kızdık hafiften, ne bu diye.

maçtan sonra -gece daha doğrusu- biriyle konuşurken inceden sinyal vermişti bu konuda ama ben anlamamışım. artık ismail'in düzenli forma giyeceğini söyledi, "emin ol"dedi. sevindim hatta. kaptanı sevsek de, ismail'in büyük fark yaratmaya başladığı ortada. üstelik kaptan da çifte-formsuz. olay dün geceden belliyken resmi açıklamaya kadar dışarıya hiç haber taşınmamış olması ilginç valla. Neyse...

13 Şubat 2011 Pazar

Dayı, Canımız Yanıyor Hafiften




Skordan öte durum. İkinci 45'de goller de çok rahat gelebilirdi ancak olmadı. Genel tabloya değinmekte yarar var.

Günümüz "futbol dünyası" dediğimiz şey acımasız. İnsanlara bireysel sevgiyi yasaklayacak durumda. Bir zamanlar efsane gördüğüm adamları bile sevmek yasak. Dün sahada/tribünde beraber gol atıp sevindiğimiz, rakibe birlikte tokat atıp isyan ettiğimiz adam; bugün dans yarışmalarında, çükko reklamlarda boy gösteriyor. Bunun muhabbetini yaptığımız bir arkadaş "olm geçin şunları. efsane diye gördüğünüz adamları futbolundan sonra da aynı yerde bulmayı beklemeyin." diyordu. Diyecek lafımız yok, gönül söz dinlemez. Sevmek için de bahaneye gerek yok.

Geçen seneye kadar Mustafa Denizli. Kabul ederim; oynattığı futbol sonuca yönelik ve heyecansızdı. Öyle ki hayalimiz "gol MAF'yasının Beşiktaşı" olduğundan kabul edilebilir bir şey değildi. Üstelik o adam daha önce Fenerbahçe ve Galatasaray gibi iki ezeli rakibimizde çalışmıştı. "Geç Kavuştuk" dediği Beşiktaş'ı bize nasip oldu, futbolundan öte kendisini sevdik. Sahada futbol ışığı sıfır iken: "Canın sağ olsun Denizli" demeyi bildik. Bugün kazandırdığı 2 kupadan bağımsız, hâlâ çok seviyorum Denizli'yi. Arada şu videoya rastgelirim. Gözlerimin dolduğu zamanlar tribünde, şimdi de tüylerimi ürpertir.



Bugün Schuster var başımızda, sahamızın yanında. Ciddi anlamda "sevgi" duyduğum biri. Canımı sıkan da bu. Hani sevdiğiniz biri kötü bir şey yapar, ama siz yakıştıramazsınız. "Yok canım" dersiniz, "yapmaz". Benimki de o misal, anlam veremiyorum. Normal şartlarda can sıkıcı olan durum, bu vaziyette "can yakıcı" oluyor.

4-3-3 neden bozuldu?
Bobo'nun bir anda yedek kalması?
Ernst'in kızağa çekilişi?
Nobre?..

Yazılacak tonla şey var. Zira şu an hiçbiri umurumda değil. Normal eleştiriler başımız üstüne ama bir de "biz dedik olm şusterle olmayacak" kafasındakileri dinleme vakti biraz. Geçen gün bahsettiğim, eleştiriden ziyade kişisel çatışma kafası ve egoların durumu. Schuster'in formda olduğu dönemde bile antipatiden çatanlar sevinebilir. Zira biz sadece sevdiğimiz için hatalarını görmemekten yana değiliz. Ciddi hatalar yapıyor hoca. Geldiği gün bu sistemle başlasaydı evelallah, ancak bu dönüşün sebebi nedir? Ciddi bir özeleştiri gerekir mi hocam? Yoksa eldeki UEFA kupasında geçilecek bir tur baharımızı geri getirir mi? Ve sanırım hocanın ayakta kalabilmesi için en azından Türkiye Kupası gerekir.

Kulübün borcu 266.000.000 TL olarak açıklandı bugün. Sözleşmeli hocayı kovup yerine aynı ayarda birini getirmek, büyük maddi külfet yaratacaktır. İstikrardan yana tavrımızı değiştirmek de olmaz. Ama Dayı, sen de kırma bizi be. Yaşlarımız, gözlerimizde hala; lütfen orada kalsınlar.

Neyse, canım sıkkın. Sigara üstüne sigara yine. Futboldan uzaklaşıyoruz bir süre daha. Perşembe günü maç öncesi bayram gibi -marşlar, bayraklar, atkılar- olacak Şeref Bey'de. Bizde bayramda küsler barışır dayı'm, gel kırmayalım birbirimizi.

10 Şubat 2011 Perşembe

Özgener'in Çarşı'ya Cevabı

T-Fi-Fi Başkanı Mahmut Özgener, Çarşı Grubu Resmi Sitesi Forza Beşiktaş'a yaptığı basın toplantısıyla cevap verdi. İşte Özgener'in açıklamaları:

"Beşiktaşlı yöneticilerin basın toplantısının ardından organize bir şekilde üzerimize gelen, verdiğimiz cevapla birlikte ataklarını daha da sıklaştıran Forza Beşiktaş'ı kınıyor, olayda sükunetini koruyan ve kendi işine bakarak "İstenmeyen olayları istiyoruz, Bursa değiliz...." gibi bir giriş sayfası yayınlayan GFB forumlarına teşekkürlerimi iletiyorum."

"Bazı gerçeklerin taraftarlar tarafından da bilinmesi gerekiyor.

1- Hakemler hata yapar. En üst düzey liglerde bile hata yapılıyor. Bu bizim değil, UEFA'nın sorunu. Bizim alanımız eyyam, onu da en iyi şekilde yerine getirdiğimize inanıyorum. Dünyanın en eğitimli hakemlerinin bile yapamayacağı eyyamı biz burada en iyi şekilde ortaya koyuyoruz.

2- Hakemlerimize istikrarlı bir şekilde klavyeden sallamayı biliyorsunuz. Oysa son salladığınız arkadaşımız Kamil Sabitoğlu, sizin iddia ettiğiniz gibi formaya göre değişkenlik gösteren bir hakemimiz değil, adı gibi sabit bir eyyamcıdır. Her gerek duyduğumuzda koşa koşa gelerek işinin gereğini yapan cefakar bir arkadaşımızdır. Böyle değerlerin kıymetini bilemezsek yakında görevini ifa edecek arkadaşlar bulamayız. Bu arkadaşlarımızı kimseye yedirmeyiz.

3- Özellikle Beşiktaş taraftarlarının açıklamaları futbolun dışına çıkmamıza sebep oluyor. Kupada iyi neticeler alınırken ligde alınan kötü sonuçlar ön plana çıkartılıyor. Kupayı başka bir federasyon başka bir MHK mi yönetiyor? Bakın, 30 yıldır kupayı alamayan kulüplerimiz var. Bu kulüplerimizin taraftarları hiç kupayı alamamalarından bizi sorumlu tutuyorlar mı? (Bıyık altından: Biz onlara ligi veriyoruz değil mi Sami? Muha :mrgreen:

4- Öhöm öhöm... Futbolda yorum yoktur, kararlar vardır. Futbolun anayasası vardır. Futbol bir kurallar oyunudur. Futbolun ruhunu bilmeyenlerin, zarar verenlerin alışkanlıkları değişene kadar mücadelemiz devam edecektir. Onlar sinene, bizim getirdiğimiz bu çarpık düzene alışana kadar biz sistemimizi uygulamaya devam edeceğiz. Ha bir de, futbolda demokrasi yoktur. Bakın ben bile TFF'nin başına aslında seçimle gelmedim, getirildim. Babam sağolsun."

Hepinize sesleniyorum, herkes işini yapsın. Siz tezahürata devam edebilin diye Beşiktaş'ı ligde tutmaya devam ediyoruz. Tüm bunlara siz takımınızı destekleyebilin diye göz yumuyoruz. Futbol bir oyundur, biz size oyun içinde Ali Cengiz sunuyoruz, yine de yaranamıyoruz. Velhasıl siz desteğe, biz eyyama devam şekerim.

Herkese sesleniyorum, TFF bu ülkede eli kolu uzun olanın kazanacağı bir ligin oynanması için mücadelesini sürdürecek. Geçmişte olduğu gibi biz de şerefiyle oynayıp hakkıyla kazananın önde olmasına izin vermeyeceğiz.