18 Şubat 2009 Çarşamba

Gonzalez Raul


Raul sonunda Di Stefano nun rekorunu egale etti. Madrid forması ile 309 gol attı adam ve bence bi talihsizlik yaşamazsa 350üstüne kadar götürür, 1979 doğumlu, 4 sene daha top oynasa Raul' un ölüsü 40 gol atar bence.


İşin garibi tarz itibariyle kalenin içine sokulacak adam; kimlerle, ne pozisyonlarda oynadı...

Sol açık desen oynadı, 10 numara desen oynadı. Buna rağmen; bir sürü adam gitti, hatta Makelele bile gitti, yeri dolmadı; Bu adam Madrid' ten ayrılınca ne olacak kimbilir.



Yakışıklı çocuktur da ha...

Ceyhun Gülselam


Bu adamın yeteneği, her şey bi yana; Antalyaspor' a attığı gollerden yola çıkarak desen değil, ikiside kafayla. Oynadığı maçlara bakın 3 yahut 4 ilk 11, onun dışında sürekli ikinci yarıda oyunun garantiye gittiği dakikalarda (oha denecek kadar garanti 85.dakkalardan sonra) oyuna giren, geçen sene Alman 3. Ligi Untherhaching' de forma giyen(hayır yani yayın haklarını ülkemizden birileri mi aldı?) bir adamın nereden yola çıkarak, hemde üstüne basa basa toplara mermi gibi vurduğunu iddaa edebiliriz?

Karhanede Romantizm.


Bir gün Gençlerbirliği maçına yolunuz düşerse, sürekli bağıran kırmızı - siyah el örmesi atkısıyla 'huşu' içinde takımını seyreden adama dikkat edin. O iflah olmaz romantik, nasıl bir 'kârhane'de olduğunu hiç aldırmadan, yağmur demez, çamur demez gider biricik Gençler'inin maçlarına. Yetmez, arkadaşlarını da götürür. O da yetmez, etrafındakileri futbola kazandırır. Bununla da kalmaz: Yazar! Renkler, formalar, futbolcular, sevinçler, taraftarlar... velhasıl futbolu sevmek üzerine... O kadar ki bazen terim yaratır ('oligarşi') , bazen kültür dokur ('çocukları maça götürmek') , bazen de zapta geçirir (takım tutma biçimleri) . Tam da 'sahalarımızda görmek istediğimiz' yazılardır bunlar. Okuyana sıcaklık ve heves verir. Zaten memleket entelektüellerinin futbol yazmaya 'girişimlerinin' müsebbibi de -bazen pişmanlık duymasına rağmen - odur. Entelektüel hayatı boyunca yazdığı, derlediği, çevirdiği, editörlüğünü yaptığı onca kitaba, makaleye, derlemeye inat, futbol üzerine çiziktirmekten 'ayrıca' hoşlanır. Karhâne'de Romantizm yaklaşık 10 yıllık bir dönemde Tanıl Bora'nın futbol kültürümüze yaptığı katkıların bir derlemesi. Oyunun saf haline vurgu yapan, 'oyunla oynayan', romantik, bir o kadar da realist, naif nostaljinin tuzağına düşmeyen, hakiki denemeler bunlar. Eduardo Galeano'vari bir 'futbol dilencisi'nin içdökümü... Oysa futboldan nefret etmek için onlarca sebep sayılabilir bu aralar. Toplumsal ve kültürel hayattan çaldığı rol, giderek vandallaşan enstantanmeleri, endüstrisi, 'derin' lişkileri, maçoluğa ve ayrımcılığa meyli en sıkı futbolseverlere bile 'illallah' dedirtiyor. Ama 'ibadet biçimleri', 'tefsirler', hatt' futbol uleması' saçmalıyor diye 'imandan' vazgeçilmez ki! İşte bunu hatırlamak için okumak lazım bu kitabı. Huzur için. İman tazelemek için... Futbol dinine yeniden inanmak için... -
Bağış Erten (Arka Kapak)


Belkide okuduğum, okuyabileceğim futbolla alakalı en güzel kitap. İnsan Tanıl Bora yı bi takip etmeye başladı mı başka spor yazarı okuyası gelmiyor, okusa da ondan hiç bir şey anlayamıyor. Ne diyebilirim ki; futbol topunun ne işe yaradığını herkesten iyi bilen bi adam Tanıl Bora.

Yeni nesil stoperlerimiz.


İspanya karşısında ne top oynayacağımız daha belli değil. Ki zaten maça da bir aya yakın süre var. Ben Servet Çetin - Egemen Korkmaz o maç için milli takımda görev almalı diyen bir şahısım ama gene de alternatifler, ve alternatif sonlara girmek isterim.


Birinci alternatif ile başlayayım;

En kuvvetli olarak görünen o ki;

Servet Çetin - Gökhan Zan : İki uzun oyuncumuz, iki hava toplarında etkili(!) defansımız, yandan gelen topları savurabilir.Fakat muhtemel bi sakatlık olmazsa oynayacak Villa - Torres ikilisini böyle durdurmak mümkün olur mu? Sorarım. Bence araya atılan her top Volkan Demirel ile İspanyolları burun buruna getirir.


Servet Çetin - Emre Aşık : Eskaza Gökhan Zan sakatlandı, olabilecek en kuvvetli ikinci ihtimal budur. Emre Aşık bana göre sadece futbol dünyasındaki değil, dünya üzerindeki en şanslı adamlardan biridir. Kaç yaşında olduğunu kimse bilmiyor, Ankaraspor' a kiralanıyor, takır takır oynuyor, dert etmiyor. Sonra dönüyor; yedek kalmayı problem etmiyor. O da ne? Milli Takımda, bu da kesmiyor, Milli Takımda pozisyonundaki adamlar sakatlanıyor formayı kapıyor. Dahası, seneye hazır başlıyor, çok inişli çıkışlı performansları yok, bildiğin uzun stoper. Hoş, güzel bi bayanla da beraberdi hani bi zamanlar.

Bu ikili oynarsa, ne olacağını kimse bilemez, Emre Aşık' ın Türk futbolundaki hikayesi "oyuncuyu tuvalete gitse dahi tutmak" üzerine kurulu, hatırlatayım.


Emre Aşık - Gökhan Zan : E, iyimserim ben, Gökhan' ın sakatlanmasını tercih ederim, fakat bu ihtimal üzerine de sadece "korkuyorum" diyebilirim.


Ve geçeyim gönlümden geçen ikililere ve sonlara;

Servet Çetin - Egemen Korkmaz : Egemen Korkmaz ile başlarsam; Fenerbahçe - Trabzonspor, Beşiktaş - Trabzonspor maçlarında çok yakından izledim kendisini, müthiş yüreklilikle oynuyor. Tekmeye kafa sokuyor, birebirde topları pat pat rakibi ekarte ederek alıyor...Böyle stoperleri severim zaten, yeri gelecek karşıdaki adama öyle bi müdahale yapacak ki futbol hayatını bitirecek, savunma adamı bu sonuçta. Servet Çetin zaten bildiğimiz adam, Egemen kısa, Servet uzun. İyi bir ikili olabilirler. Hatta şöyle bakarsak; arkaya gidecek topları belki Egemen toparlarsa, Avrupa yollarına bile düşer gelecek sene bu maçta ismini duyurarak.


Servet Çetin - Eren Güngör: Bu Eren Güngör' ü de sevdim, gerçekten iyi kumaşı var, belli; çabalama konusunda bayağı iyi. Zaten Terim Beyfendi de onu Fildişi maçında Milli Takıma çağırdı. Fakat böyle büyük bir maçı kaldırabileceğini pek sanmıyorum. Gerçi şöyle bi fantezi de canlanmıyor değil hani kafamda; Baros' a hava topu bırakmayan adam/Baros L' pool da oynadı/L' pool' un forveti İspanyol/ Baros' u tutabilen; İyi gününde Torres' i tutamaz mı ki?



Evet, İspanya - Türkiye, Türkiye - İspanya maçları üzerinden Milli Takımın kronik hastalığı olan göbek pozisyonuna biraz kafa yorduk, Bu 4-5 alternatif dışında gelecekte Milli Takıma hizmet edebilecek oyunculara gelirsem; Galatasaray' da şu ara forma şansı bulamayan fakat çabuk ve kesici özellikleri olan Emre Güngör, son BJK - TS maçında akıl almaz bi gol kaçıran İbrahim Toroman, Trabzonspor' da maça çıkamayan fakat geçen seneyi iyi geçiren Giray Kaçar, Galatasaray altyapısında yetişmiş, ilerisi için fazlaca umut veren Semih Kaya sayılabilinir. Yasin ile Can Arat' a gelirsek; bırakın allah aşkına.
Fotoğraf: Keşke ondan bir tane daha bulabilsek... Bülent Korkmaz, bilmemkaçtane oynadığı "kanlı" maçlarından birinin sonrası.

Slam Dunk Contest ve NBA' i bekleyen(!) bazı problemler.


Evet kesinlikle bunu yazmalıyım gibi hissediyorum, oraya Rudy Fernandez' i koyarak olmuyor. Hakkını da vermek gerek. Belki de orda bütün olanlar bir senaryoydu.


David Stern' in bilmesi gerekiyor ki, All- Star Weekend Avrupa' da Prime Time değil. Yani bu kıtadaki insanların akşam yemeklerini yiyip, uyuklarken izleyeceği bir organizasyon değil. Eğer buraları bu işin içine dahil etmek istiyorlarsa haklarını da vermeliler.


Ayrıca Nate Robinson' a sesleniyorum, Türk olsan Kibariye dinlerdin oğlum sen....



17 Şubat 2009 Salı

Skibbe - Feldkamp ve Lincoln





Önce eskisinden başlayalım. Kalli'den. Neden Kalli derler bilmem. Karl Heinz'den dolayı derseniz Rummenige derim size. Neyse bu adam ilk geldiğinde yaşım gereği hatırlamam. 2.gelişinde ise içimde bir merak ve şüphe vardı yaşı gereği. Antremanı topla başlatması, Hasan ile kapışmaları hatta Hıncal Uluç'un sevmesi felan iyice merak uyandırdı. Barış ve Serkan adında 2 tane de genç getirmişti. 4-3-1-2 oynatıyordu.


Ama herşey o Beşiktaş maçından sonra başladı. Önce Lincoln ve Hakan Şükür'ün kadro dışı kalması, sonra sakatlıklardan dolayı iyi çalıştırmıyor cümleleri, oyuncuların yerinde oynatılmaması ve Kalli'nin hastalık bahanesi ile deplasmanlara gitmemesi 29.haftada gençlerbirliği maçı öncesi görevini bırakmasına neden oluyordu. Tabii bu arada "Lincoln" beşiktaş maçından önce kadro dışı kalmasından sonra o sezon hiç yoktu. Ta ki Kalli gidene kadar. O gidince 10 döndü. Gençlerbirliği maçında hayatının topunu oynadı o sezon. Yattı, kalktı, boğuştu, forması çamur içinde kaldı. 88'de de sahada yer alan 22 kişi içerisinde o topu oraya gönderecek ayak bir tek onda vardı. o topta ona gelince gol de, lig de geldi. ama şampiyonluk beklendiği gibi lincoln'ün şovu ile değil Arda'nın ve Servet'in saha içi müthiş performansı, Hakan Şükür ve Hasan Şaş'ın saha dışı performansı ile geliyordu.

2.sene de ise Skibbe geldi. Galatasaray'a o sezon 5 atan adama. O geldi ama Şampiyonlar Ligi de gitti. Türkiye Süper kupası geldi. Fernando Meira gibi Stuttgart'ın Servet'i geldi. Harry Kewell
geldi. Milan Baros geldi. Lincoln bile geri geldi. Ama bir şeyler eksikti takımda. Deplasmanlarda rezalet bir takım vardı sahada. Çözüm bir türlü bulunamadı. Aslında cevap belli idi. Ön Libero. Ne zaman dinamizm adamları olan Mehmet Topal ve Barış döndü takımın ortasahası toparlandı. Fakat bu kez ne Kewell, Ne Lincoln ne de Hasan Şaş vardı. Bütün yük Arda'ya biniyordu. O da artık kaldıramadı. Sürekli olarak asıl suçlu kenardaki adam olarak gösteriliyordu. İyi çalıştırmadığından dolayı bu sakatlıklar göze batıyordu. bu kez de kenarda bir hoca değil bir arkadaş vardı. ama bu kez de başarı gelmiyordu.

Peki bu 2 hoca arasında konuşulan adam Lincoln ne durumda. Yine aklına esen deplasmanda oynaması, sakatlığının olması değişmedi. Değişen şey ise Lincoln'ün takımı sırtlayacak kadar asist ve gol'e imza atması. 15 gol atan Baros'u besleyen ana damar oldu. Sorun ise takımın Lincoln'e bağlı olarak düşmesi. gece ve gündüz gibi.

Galatasaray takımı 2 sezondur hoca olarak ya üstün disiplin adamında ya da oyuncuların arkadaşında. Göz ardı edilemeyecek gerçek ise 14 kişi ile deplasmana giden takım geçtiğimiz sezon kupa maçında Kadıköy'de ilk kez gol yemez iken, bu sezon Antalyaspor'u yenemiyor. ama aynı takım bu sezon Uefa Kupasında gruplarda Almanya Lideri olan Hertha Berlin'i deplasmanda, Benfica'yı deplasmanda, Yunan Liginde açık ara lider Olympiakos'u evinde yenerek gruptan çıkar iken, geçtiğimiz sezonun o başarılı takımı bu seneki rakibi Bordeaux'un ikramı ile çıkıyordu gruptan.
Galatasaray'da galiba eksik şey o ruh. Biraz da disiplin. hani kondüsyon da eklerseniz mükemmel olur.

Spor Basınından Seçmeler

Günün anlamına uygun, inceden ya da doğrudan mesaj veya ayar veren gazete başlıklarına aşinayız memleketçe. Spor basınını kimi zaman değişik tadlar verebiliyor bu manşetlerle. Türk takımları arasındaki maçlarla ya da olaylarla ilgili manşet atılacaksa biraz daha hafif olur; ancak yabancı takımlar ya da Millî takımlar bazındaysa bel altı vurmak dahi serbesttir. Gerekirse kendi takımlarımıza da "ayarlardan ayar beğen" tadında manşetler verilir. Klasikleşenler vardır, mesela: Milan ile bir konu geçerse "Mİ LAN?" espirisi yapılır. "Yendik Mi Lan?" veya "Yine Mi Lan?" diye. Bunun gibi: Borussia Dortmund, Hertharafın Berlin olsa ne yazar?, Bodo glimt maçı sonrası Bodoslama... bunlar ve benzeri onlarca manşet atılmıştır. Renk katmak adına hoş şeyler bence.

Yayımlanan o kadar tırt spor gazetesi olması sonucunda haberleri veya güvenilirliği adına vatandaşa bir şeyler veremeyen spor gazeteleri belki de bu yönleriyle rakip gazetelere fark atmak istiyorlardır.










Bence spor gazeteciliği tarihimizin en bomba iki manşeti:


Fenerbahçe'nin Gordon Milne'i almak istemesi üzerine
-kaleci Metin'in poza dikkat-



Galatasaray'ın olaylı Manchester galibiyetinden sonra ingilizlere...