7 Kasım 2010 Pazar

Trabzonspor 2 - 0 Galatasaray || "Servet"inden Dağıtmak


Hagi'nin bir oyun planı var. Evinde oynayan her takımın, gerçekçi düşündüğünde, en kötü ilk 4 hedefi bulunan bir takımın nefret edeceği bir sistem. Oyunu kanattan, göbekten delmeniz çok zor. Bir Mamadou Niang'ınız veya Ricardo Quaresma'nız yoksa, normal şartlar altında, bu savunmayı delmeniz oyunun içerisinde mümkün değil. Ama normal şartlar altında olmayan ve anormal şartları yaratan bir adam olunca da Hagi'nin bu sistemi ile bu maçları gol yedikten sonra kazanması mümkün değil... Hatta im-kan-sız !

Bütün maç 75.dakikaya kadar Galatasaray'ın yönetiminde geçiyordu. Geride beklediğinde top Galatasaray'ın sahasında, hücuma çıktığında Trabzonspor'un sahasında. Tabii atakları da bu alan savunması yüzünden etkili olamıyordu pek. Ama Hagi ne bekliyorsa maç öncesinde, sahada o oluyordu. Şenol Güneş ve ekibinin ise hiç bir beklentisi olmuyordu. Surat ifadelerinden de anlamak hiç zor değildi aslında...

Uzun lafın kısası şu; Hagi, oyununu gol yememek üzerine kurup, sabırlı bir şekilde bulacağı tek gol ile maçı bitirmeyi bekliyordu. Atmasa da yemeyecekti. Kullandığı bir sürü duran topu da rakibin kafasına yollayınca, ancak 80 veya 85'ten sonra iyice ileri çıkan ve kopan Trabzonspor'un arkasında kontralar ile gol arayacaktı Fenerbahçe maçı gibi ama olmadı. O-la-ma-dı. Servet sağolsun.


Giray Kaçar
'ın maçta en az 5 kere karşılaştığı durumda oldukça rahat olmasına ve savunmadaki arkadaşına dönebilecek olmasına rağmen topu taca atmasının karşılığında Servet, topu rakibe ikram edince 1 sene önceki Emre Güngör gibi maçı verdi. Verdiği sadece maç olsa ona da eyvallah.

Neticede Galatasaray, Fenerbahçe ile başlayıp Beşiktaş maçı ile biten bu 6 maçlık ölüm serisinde ilk kaybını verdi. Daha
Kayserispor - Manisaspor ve Beşiktaş maçları var. Averaj -1. Sıra 9. Servet efendi, cebinden verir gibi ikramları yaptıkça, zor dostum zor...

not: kafa mafa kalmadı. 2-0 biten maçı 1-0 yazdım. kusura bakmayın.

6 Kasım 2010 Cumartesi

"O An" | Ersan




Top kaleye giderken kalbim duracaktı. Son hamleyi yapmak için atladım topa. Topa dokunduktan sonra filelere kadar gitmiştim. Direk hakemlere baktım ve devam kararını gördüm. Benim için unutamayacağım bir anı oldu.

Ersan Adem Gülüm

5 Kasım 2010 Cuma

Aurelio'nun Görev Tanımı


Bazı yorumcular ve arkadaşlar Aurelio'yu defansın arasına kaybolması konusunda eleştiriyor. Bir kısım ise (ben dahil) bunun "istenen şey" olabileceğini düşünüyor.

Aurelio'nun stoperlerin arasına kayması oyuna topu sokarken rahatlık getiriyor. Ancak bunu yapmak için uygun ortam; takımın topa sahip olduğu ve ileriye yerleştiği anlar. Yani Dayı'nın asıl istediği şey. Porto örneğindeki güçlü ve önde basan orta sahalar daha bir sıkıntı yaratabiliyor. Nitekim zaman zaman Ernst-Guti ikilisi ile Aurelio'nun arasına metreler ve rakipler giriyor.

Maç özelinden çıkıp tekrar genele bakalım: Topu oyuna rahat sokabiliyor takım. Bekler kanatlara, stoperler kenarlara açılıyor. Hem takımın yerleşimi daha düzenli oluyor. Hem de olası bir top kaybında rakibe basmak kolaylaşıyor. Sivok'un dönüşü ya da Dayı'nın isteyeceği bir stoper transferi bu sistemi daha da rahatlatacaktır tabii. En büyük dezavantajı ise Necipsizlik oluyor bunun. Çünkü bu sistemde Necip; Aurelio'nun değil, Ernst ve Guti'nin yedeği oluyor. Forma şansı bir parça daha düşüyor sonuçta. Ancak rotasyondan formayı kapması yine muhtemel.

Birkaç görsel sunalım destekli olsun. Baştan söyleyeyim. Görseller, konunun uzmanlarından NoatSamisa'dan alıntı. Kaynağı da belirttikten sonra sorun olmayacağını tahmin ederek devam:

1- Alttaki resim deplasmandaki Fenerbahçe maçından alınmış. Takım atağa çıkarken diziliş yukarıda anlattığım şey işte. Aurelio ortada stoperlerin arasında, bekler öne çıkıyor. Ernst-Guti öne-arkaya değişerek oynuyor.



2- Bu resim ise Manisaspor maçından. Aurelio'nun sakatlığı yüzünden forma giyemediği maçlardan biri. Stoperlerin arasındaki mesafe yine kocaman. Ancak bu sefer aralarında bir Aurelio yok. Fink, Necip'in de önünde. Pas hatası geliyor. Panik, acele, öne-arkaya derken gol. Simpson'ın pası da iyidi hakkını yemeyelim. Isaac de uçtu geldi işte. Aurelio olsaydı o ikilinin arasında daha düzgün bir duruş olur muydu? Belki.


Bu alttakileri kendim hazırladım. Dünkü porto maçından. Birincisi zaten anlattığımız şey. İkincisi top rakipteykenki durumun farklılığı.






Yani özetle Aurelio'nun stoperlerin arasına kaynaması durumu takım atağa çıkmaya hazırlanırken ayarlanmış bir kurgu olarak görünüyor. Yine de beklemek lazım. Dayı bu konuda nasıl hamleler yapacak bekliyoruz.

Nostalji || #2 Bernd Schuster


Frank Rijkaard'dan sonra 2.konuğumuz Bernd Schuster. Futbolculuk geçmişi kadar, özel hayatı da bir o kadar hareketli bir adammış Schuster. Kafası bir şeye atınca birden kesip atabilen bir adam, lafını 20 yaşında da şimdi de pat diye söyleyebilen, herkesle hakkını aramak adına her yerde tartışabilen bir isim kendisi. Neyse Schuster'in geçmişinden 2-3 haber verelim biz.

Yıl 1980. France Football yılın futbolcusu ödülleri veriliyor. 1. isim Karl Heinz Rummenigge. 2.sıradaki isim ise 21'indeki Bernd Schuster. Fakat Schuster'in bunun tebrikleri ile uğraşacak zamanı yok. Çünkü, eşi Gaby, bir dergi için çıplak pozlar vermiş. Barça yönetimi de bundan oldukça rahatsız oluyor haliyle. Helenio Herrera, ki kendisi Catenaccio denince akla gelmesi gereken ilk, ikinci hatta üçüncü isimdir, Schuster'e biraz dikkat gibisinden uyarılarda bulunuyor. Schuster ise aynı tabii ki o zamanlar. "Özel hayatıma kimse karışamaz" diyor Herrera'ya en hafifinden. Araları bozuluyor doğal olarak. Tabii daha sonra gelen Aragones gibi hocalarla tartışmaları da sürüyor 8 sene boyunca.

Schuster'in tarikat meselesi ise ayrı bir hikaye. Tam Schuster'lik cevaplar, detaylar var içinde. Hocası ile arasında yaşanan sorunlar sebebiyle kadroya giremiyor Barça'da. Doktor'un "aklından zoru var" lafını da direk mahkemeye yönlendiriyor. Katıldığı tarikat da şimdilerde Tom Cruise'nin tarikatı olarak bilinen Scientology. "Tom yokken Dayı vardı" diyoruz sadece. Üstüne de ekliyoruz. "Dünya çok kötü."

Yıl 1990. Schuster'in 8 sene Barça, üstüne 2 sene Real Madrid kariyeri sona ermiş. Sözleşme için takım arayışlarında. Tatil için Ege Denizi'ni seçmiş. Rodos. Orada da muhabirler yakalamış. Karşıyaka teklif yapmış Schuster'e. Muhtemelen Türkiye'den aldığı tek teklif olmuştur bu. Aldığı teklifi de nazikçe reddetmiş aslında direkt olarak. Ama yalandan da bir açık kapı bırakmış. KafSinKaf'ın teklifini reddedip, 2 Alman takımı ile görüşeceğim cümlelerinden sonra Atletico Madrid'e gidip, rekabetin muhteşem 3'lemesini yapıyor Schuster. Barça - Real ve Atletico...

Son olarak yıl 96. Yaş 37. Ömrünün ortasını yeni geçmiş. Ama futbol oynuyor. 96 yılında 37 yaşında futbol oynuyor olmak, şimdi olduğu gibi şaşkınlıkla karşılanıyor. Schuster ve O'nun gibi 35'ini geçmiş futbolculara soruyorlar, formunuzu nasıl koruyorsunuz diye, Schuster, altaki resimdeki önerisini veriyor futbolculara...
Bu resimlerde ve hikayede olmayan Derwall ile arasındaki bağ var. Derwall'in olmaması yüzünden Milli Takım'ı bırakıyor. 84'teki turnuva için Türk basınına konuşan Derwall, "umarım Türk futbolu hakettiği yerlere ulaşır, bu turnuvalarda sizin de olmanız gerek" gibi cümleler kuruyor. O röportajdan bir kaç ay sonra da ne büyük tesadüf ve futbol lütfudur ki Galatasaray'ın başına geçip, Türk futbolu için aklından geçen düşünceleri yanında Mustafa Denizli ile beraber kendisi gerçekleştiriyor.

Sıradaki isim kim olur, daha bilmiyoruz. Mustafa Denizli de olabilir, Jupp Derwall de... Yılmaz Vural bile olabilir...

4 Kasım 2010 Perşembe

Her Mourinho'nun Arkasında Bir İlhan Mansız Olsa

Hayat bayram olsa...

Aşırı derecede esinlenme; http://futbolsuzyapamam.blogspot.com/2010/09/her-ilhan-manszn-arkasnda-bir-matteo.html

3 Kasım 2010 Çarşamba

Nostalji || #1 Frank Rijkaard


Yeni bir seri olabilir bu blog için. Milliyet Arşivi'nde gözümüze çarpan detayların daha detaylı araştırmalar ile daha kapsamlı resimler ile felan, ilginç bir seri olabilir. Rijkaard, Schuster, Löw, Hiddink derken böyle gideriz işte. İlk konuğumuz Frank Rijkaard.


Futbolculuk kariyeri felan değil. Kendisi hakkında çıkan ilginç haberlerden bahsedeceğim. Mesela Rijkaard'ın Gullit ile arasının açılmasına sebep olan bir Aşk-ı Memnu meselesi var. Kurban'ın Haberin Yok parçasında söylediği şekilde ifade etmek gerekirse; "kimin eli kimin cebinde, haberin yok". Gullit, eşini aldatıyor. Hem de Rijkaard'ın eşiyle... John Terry - Wayne Bridge meselesine benziyor yani. Tabii bunun üstüne ikisi de eşlerinden boşanıyorlar. İkisinin boşanmasından sonra Frank, Voetball Enternational'ın sekreteri (ifade aynen böyle) Monique ile evleniyor. Eşine nafaka veriyor. Kızını da kendi düğününde, eski eşi göndermediği için göremiyor.

Futbolcuların futbolu bıraktıktan sonra ticarete atılmaları normaldir. Futbolculukları sırasında da bunu yaparlar. Hakan Şükür, inşaat işindedir. Hakan Ünsal - Arif ve Okan ortak olarak hastane açmışlardır. Ümit Karan'ın koleji vardır vs. vs. Bizim Frank'in ise iç çamaşırı fabrikası vardı. Evet bildiğiniz iç çamaşırları üreten, yapan, satan. UnderJeans by Rijkaard adında bir marka ile bu işe atılıyor Frank. Sonrasında batıyor mu, kalıyor mu bilmiyorum ama bu kadar yoğun futbol hayatı içerisinde çoktan yok olup gitmiştir.


Son olarak da bir İslam Çupi yazısı, daha doğrusu O'nun Rijkaard'ın futbolu bırakması üzerine yazdığı yazıdan bir bölümü buraya ekleyip, bitireyim.

Serinin devamında, eşinin çıplak pozları üzerine Schuster'in, Barça'daki hocası Helenio Herrera ile özel hayat tartışması, Schuster'in tarikata katılması, Ege Denizi'nde yaptığı tatilde KafSinKaf'dan aldığı teklif olacak...

Sonra Biz Küfretmiş Oluyoruz




Yok anasını satayım. Bize böyle adamlar ciddi anlamda fazla. Mustafa Denizli Hoca'm kalacaktı Beşiktaş'ta. Koyacaktı 9 defans + Quaresma-Bobo bitecekti bu iş. Yok Necip'i iki yönlü oynatmış, yok Hilbert'i sağ beke koyarak hücuma yönlendirmiş çok da fifi. Son Sivasspor maçını dahi rakibin tekmeleri üzerinden değerlendiremeyen, "vurun abalıya" edebiyatından yüklenen basından irite olmamak elde değil. Milliyet'de haftanın panaromasını yazan gerizekalıyı bir okuyun mesela. En "köşe" köşe yazarından en diptekine kadar iliklerine dahi işledi dallamaların hoca'ya sallama huyu.

Basın Dayı'ya yükleniyor, Dayı da maytap geçiyor adamlarla. Safımız bir kez daha belli olsun. Bu şerefsizlere laf diyince de biz "küfürbaz, heyecanlı gençlik işte eheh" oluyoruz. Siktirtmeyin dünyanızı.

2 Kasım 2010 Salı

Necip #4




Geçenlerde genç oyuncularımızın teknik ve mentalden öte, fiziksel açıdan bile gelişememelerinden bahsediyorduk. Necip de bu zamanın gelişenlerinden olduğundan ona geldi söz. Bir süredir farkediyorduk da, fotoğrafa çok net yansımış. Makakula'yı deviren kuvvet nereden geliyor anladık yani. Devam çocuk.

- tam boyut için fotoğrafa tıklayınız -


konuyla alakalı şöyle muazzam bir şey var. ibretlik vallaha: Gareth Bale ve Kas Gelişimi

1 Kasım 2010 Pazartesi

Rodrigo Barbosa Tabata




Hmm... Evet.

Şota


Muhabir: Ligde genellikle bu haftalarda ilk 3 sırada 3 büyüklerden bir takım bulunurdu ama bu sezon böyle bir durum yok. Ne diyeceksiniz bu konu için ?

Şota: Benim zamanımda 4 büyük vardı, ne zaman 3 büyük oldu ?

Bursaspor'un Muhteşem Saha Zemini (!)


Cuma günü, taraflı tarafsız herkesin ayağa kalkıp alkışlayacağı derecede güzel bir zeminde futbol oynandı Bursaspor ile Fenerbahçe arasında. Gerek yayıncı kuruluş, gerek diğer kanallar "Sezar'ın hakkını Sezar'a" verdi. Tebrik ettiler, desteklediler. Ama, benim aklıma takılan, böyle "bit yeniği" aramama sebep olan şey bambaşkaydı. Şampiyonlar Ligi.

Şampiyonlar Ligi kriterleri diye bir şey var. Uefa'nın resmi sitesinde 100 sayfalık pdf formatında bir kitapçık diyebiliriz. Her şeyin ama her şeyin nasıl olması gerektiğini anlatan bir kitapçık. Skorboard'dan, zeminin durumuna, suni çim olacaksa bu suni çimin hangi standarta sahip suni çim olması gerektiğine kadar her şey teker teker var. Burada bizim için önemli olan kısım zeminin durumu.

Zeminin sahip olması gereken özellikler var. Gereklilikleri var. Sahanın, alttan ısıtma sistemine sahip olması zorunlu. Bu zorunluluk da yetmiyor, bunun olmasının yanında zeminin futbol oynamaya elverişli olmasını da kulüp kesinlikle sağlamak zorunda. Sahada ne olursa olsun futbol oynanmasından kulüp sorumlu. Bu sebeple Bursaspor'un sahasında düzenlemelere gidildi ve sahanın sahip olduğu altyapı, drenaj, alttan ısıtma gibi etmenler yapılmak zorunda kaldı. Bakın yapıldı demiyorum, yapılmak zorunda kaldı diyorum Ahmet Çakar gibi. Niye zorunda kaldı? Çünkü, cezası var.

Uefa, aynı kitapçıkta diyor ki; Sahanın futbol oynanmaya elverişli olmaması durumunda, ev sahibi takım, deplasmana gelen takımın bütün masraflarını karşılamak mecburiyetindedir. Bütün masraflarını. Seyahat masrafları, konaklama masrafları vs. vs. Hepsi ev sahibinin cebinden çıkacak. Dahası yetmiyor, diyor ki Uefa; eğer bu şartlar sağlanamıyorsa, maçlar başka bir stadyumda oynanır. Bu stadyum da, istenilen gereklilikleri sağlamak zorunda olan bir stadyum olmalıdır. Maçın saatini ve yerini de son olarak Uefa belirler.

Anlayacağımız dilde ifadeyle; Yapmazsanız, yapacaksınız. Yapmazsanız, cezasını ödemek zorunda kalırsınız.

Adı Süper olan ligimizde de bu gereklilikler bir istense keşke. Ama nerede. Her sene buz pateni müsabakaları yapılan Sivas 4 Eylül Stadı da Şampiyonlar Ligi elemesi oynanacağı için bir anda futbol sahasına dönüşmüştü. Darısı diğer takımların başına. Umarız hepsi Şampiyonlar Ligi'ne gider de biz de sahaları tarla, buz pisti olarak değil futbol sahası olarak kullanırız...