Bir adam getireceksin ve o adam hakkında diyeceksin ki seni izleyen futbolseverlere; " Rijkaard'ın zamana ihtiyacı var. Barcelona'da kendisine bu şans tanındı ve başarı geldi. Galatasaray'lıların tek ihtiyacı sabır" Peşinden de diyeceksin ki; "B planı yok. Go Home Rijkaard. Galatasaray taraftarını kandıramazsın. Total futbol oynatmıyor. Çıkar Barcelona'yı ne kariyeri var."
Aslında tahammül edemediğimiz eleştiri değil. Eleştiri iyidir. Ama "eleştiri" iyidir. Karalamak değil. Karalamaya çalışmakta iyi değildir. Her takım, her oyuncu, her insan eleştirilir... Tahammülsüzlüğümüz, iki yüzlülük ve karalamak!! Dün, "Galatasaray'lı olduğumdan dolayı gurur duydum onun gelmesiyle" diyen adamın, bugün "Go Home" diye bir yerlerde program yapma çabasından, bir kanala kapağı atma hareketlerinden, gündemde kalma çabalarından dolayı karalamaya çalışmasına tahammül edemiyoruz. 34 haftalık bir fikstürde ilk 8 haftada 19 puan almış bir adamın, Uefa grup maçlarında grup lideri olan adamın tutup 8 haftada "Neden Total Futbol oynatamadı? Total futbol oynatmıyor" şeklinde eleştirilmesi de absürt yahu. Koskoca Barcelona takımı da 8 haftada mı öğrendi bu işi? Ya da yıllardır Galatasaray bu sistemin ender kullanıcılarından, Rijkaard gelmeden makine gibiydi de, bizim mi haberimiz yok? Iniesta - Xavi anne karnından mı oyunu 2 yönlü oynamayı öğrendi?
Hasbelkader gönderilip yerine başka hocalar gelse mesela;
Ferguson gelse; "Yıllardır İngiltere'den dışarı çıkmadı. Orada hazır kurulu sistemi var. Burada yapamayacağı belli"
Capello gelse; "Adam başarıya doymuş. Hem Galatasaray savunma mı oynayacak? İtalyanlar gibi oynayamaz"
Guardiola gelse; "2 senelik çaylağı getirdiniz. Hazır sisteme kondu. Ona sistemi veren Rijkaard'dı. Onu neden gönderdiniz madem hemen"
Mourinho gelse; "Avrupa'da Porto hariç ne yapmış? Chelsea - Inter felan boş"
Benitez gelse; " O rotasyonu burada yapamazsın arkadaş"
Demeyecek misiniz? Demeyecek miyiz? Eleştirilmeye karşı değiliz. İkiyüzlülüğe, karalamaya, ilk düştüğünde bir tekme de ben vurayıma karşıyız.
2000 yılının Nisan 6'sı idi. Galatasaray'ın kupa finali ile önündeki tek engel, hırslı, genç, geleceğin yıldızlarının kadrosu olarak gösterilen Leeds United idi. Leeds'in en önemli silahı, 10 numarası, süper solağı Harry Kewell idi. Sahaya, arkasında ellerindeki kalkanlarını kaldırmış polislerin fonunda şaşkınlıkla çıkıyordu. Reklam panolarının üzerinde koca kafalı bir çocuk, elinde topu ile maç boyunca bir kendi takımının 10 numarasını, bir rakibinin 10 numarasını izlemesi eşliğinde sahada performans gösteren Kewell, takımının 2-0 mağlup olmasını engelliyemiyordu. Bilemezdi ki, o gün taca çıkan topu kendisine atan koca kafalı çocuk yüzünden, yıllar sonra sol kanat oyunculuğından çıkıp, sağ kanata geçecekti. 2.maçta da Hagi'nin penaltısı ve Hakan'ın golünden sonra sinirlerine hakim olamayıp oyundan atılıyor ve Terim'in ifadesiyle; " Zaten o atılınca rahatladık. Maç tamamen onun atılmasıyla koptu" şeklinde evine dönüyordu. O maçta da, yıllar sonra teknik direktörü olacak adamla sürekli karşı karşıya geliyor, rakibinin kendisi gibi genç yıldız adayına yaptığı el hareketi yıllar sonra farkediliyordu.
O, Leeds'ten Liverpool'a geçiyor sakatlıklara rağmen Milan Baros ile beraber 2005'te Şampiyonlar Ligi Finaline çıkıyordu. Hep, fantezi futbolların, kurulan kadroların, sol ayakla top oynayanların, sol kanatı idi İngiltere'yi takip edenler veya etmeyenler için. 2007'de bir kez daha Şampiyonlar Ligi finali oynadı. Bu kez Kaka'ya takıldı.
2008'in yazında uzun saçlı, genç bir yönetici, belki Arda gidecek diye, belki izlediği İngitere lig maçlarından dolayı hayranlığından, belki Murat Kosova ismini güzel telaffuz ediyor diye, belki Hagi'den sonra soluyla bir adam topa vursun diye, belki sürekli oynadığı CM - FM'lerde takımına hep getirdiğinden, belki izlediği 2005 finalinin hücum hattına iç geçirdiğinden, belki de sadece Galatasaray forması yakışır bunun üzerinde diye Avustralya'lıyı getirdi. Arda Turan'ın sol kanat oynadığı zamanları saymazsak, uzun zamandır sol kanat görmeyen bünyelere, hemde safkan bir sol kanat görmek şaşkınlık verici idi. Harry Kewell'dı yahu adam. Hep ekranlarda izlediğimiz, iç geçirdiğimiz adamdı bu neticesinde.
Geldi, Almanya'da süper kupa finaline çıktı. Koştu, koştu, koştu, sıçradı, vurdu. Gol attı. Yaklaşık 10 saniye sürmedi golle buluşması yeni forması ile. Şu tabloyu gördükten sonra bir insan neden sevinmesin ki... Bir kanat oyuncusu, ters taraftan içeri kat ederek topa vuruyordu. Hemde ilk saniyelerinde bunu gol olarak yapıyordu. Peşinden, Sabri Sarıoğlu'nun yıllardır yapamadığı kanat atağını 20 dakikalık performansı ile yaparak, asistini de yapıyordu. İlk lig maçında da aynısını yapıyordu yine.
Topa vuruşu, orta keserken vücudunun aldığı şekil, top kontrolü, saha içerisindeki tavırları, ön direğe koşuları hatta Olympiakos maçında rakibe çektiği "Oooo come on, fuck off"u bile farklıydı. Tam futbolun profesyoneliydi yani her haliyle. Liverpool görüp, 2 final oynayıp, o kadar ağır sakatlığa rağmen buraya yatmaya gelmemesi bile yetiyordu aslında. Herşeyini vererek oynuyordu adam.
Hamburg gibi, Uefa kupası çeyrek finale çıkma maçında 2 maçta toplam 135 dakika stoper oynaması bile hala tüyleri diken diken eden cinstendi. Hele bu stoper oynama isteğini ilk maçta kendisi istemesi, anlatılamazdı. Galatasaray taraftarının kendisine armağanı olan Daddy Cool'da olduğu gibi "He's crazy like a fool" tam ilk maçtaki hareketiydi. Hele Sabri'nin yaptığı bir faulden sonra "Sabri bu kadar, faul yaptığı adam bu kadar, nasıl düşebilir" tarzındaki ifadesi ile bile yardırıyordu o an. Harry Kewell'ın bu yaptığını Avustralya'lılar bile şaşkınlıkla karşıladı ki, Temmuz ayında bile hala FourFourTwo Australia sayısında kapak Harry'nin Türkiye'de stoper oynaması idi.
Geldiğinden beri 1 seneyi devirdi. Oynadığı oyuna bakarsak hani Kewell değil, James olsa ilk 11'de felan düşünmezdik. Onun sahada bir şekilde var olması bile yetiyor aslında. Koskoca maç boyunca tutup adam gibi bir orta açması bile yıllardır göremediğimiz şeyi izleyen bizlere mutluluk veriyor be. Onun kanat bindirmelerini felan izlemeyi beklemiyorum. Çok çok iyi oynamasını felan da beklemiyorum. Sahaya çıkıp, işini yapsın yeter. Hatta kendi açımdan söyleyim; Galatasaray'dan gittiği zaman Galatasaray kariyeri sadece Beşiktaş maçında Milan Baros'a indirdiği toptan veya Ulrich Rame'yi emekliye ayırdığı golden ibaret olsaydı bile yine onu izlemiş olmanın verdiği keyif başka olacaktı. İşte Kewell'ın romantizmi bu belki de. Koskoca yazı, şu duyguyu açıklamak için.
Bir gün oğlum olursa, önce bu adamın Liverpool'da oynadığı 2-3 maçı izleteceğim. Peşinden Hamburg maçının 2.yarısının tamamını izleteceğim. İzlesin ki, ileride yabancı bir futbolcuya yıldız demeden önce 2 kez düşünsün.
Türkiye A Milli Futbol Takımı. Bulamadıkları yol da, Zimbabwe civarlarında bir köy değil. Düsseldorf'tan, Venlo'ya giderken. Keisuke Honda deseymiş birisi otobüste sokaktaki adamla Venlo'yu gösterirmiş ama olmamış. 50 dakikalık yol 2 saat sürmüş. Yol nasıl bulunmuş peki? Yoldan geçen bir Hollanda'lının otobüse alınıp, yolu göstermesi ile.
F.T; Sorry, we lost the way. V.V; Everything is something happened. F.T; Lan, How can we go to the Venlo? V.V; Yol on the tabela.
Yeri geldi yürüyerek kazandılar, yeri geldi savunarak kazandılar, yeri geldi oynayarak kazandılar, yeri geldi rakiplerinin son saniyelerdeki hatalarını affetmeyerek kazandılar. Hep bir şekilde kazanmanın yolunu buldular.
8 haftada 24 puan. Çok büyük başarı. Başrolü bu adamın. Hele Galatasaray, tarihinin en iyi başlangıcını yapmışken...
Frank Rijkaard'ın maç sonunda yaptığı açıklama buydu aslında. Mağlubiyet hakkında; "Bireysel olarak düşünmemeliyiz. Beraber oynayıp, beraber kaybediyoruz. Sorumlu olan benim ve bu mağlubiyeti üstleniyorum" demişti maç sonrasında. Dinlemediğim için maç sonunu, netten takip ettiğim kadarı ile Rijkaard mağlubiyetin suçunu Terim'e attı gibilerinden bir imaj yaratıldı. Aslında olay sadece; "Yorgunluk, eksikler var takımda bu mu etken mağlubiyette" gibisinden bir soru idi. O da sakat olduğu için oynatılmamasını istediği halde oynatılan oyuncusundan bahsetti.
Evet, o kendisinin Arda Turan olarak farklı şekilde manşetlere yazılmasını sağlayan, diğerlerinden farklı olmasını sağlayan özelliklerini Hasan Şaş'laştırmaya başladı 3 maçtır. Bomboş adamlara pas atmayı, 4 kişinin arasından çalım atmaya tercih eder oldu. Bu 4 adamdan bir şekilde kurtulunca da, şut çekmeye başladı. Sırtındaki 10 numaranın ve oynadığı mevkiinin yeri gol atmak değildir. Öncelikli olarak değildir. Gol attırmaktır. Asist yapmaktır. Çalım atıyorsa bile yanına, aynı adamı 3 kere geçmek için çalım atmaz, dikine çalım atar. Messi, enine çalım atması ile, gol atması ile Messi olmamıştır. Dikine çalımları ile Eto'o'ya boş kaleye attırması ile Messi olmuştur.
Galatasaray hücum hattı, Türkiye'nin en iyisidir. Ne zaman en iyisidir? Bir takım halinde mücadele ettiği zaman en iyisidir. Bireysel olarak çalıştığında ise Strum Graz'dan, Ankaragücü'nden kötü bir hücum hattına sahip olmaktadır. Neden? 1'e 4 hücum etmekten. Topu alan, defansın kucağında kalıyor da ondan. Oraya düşüyor kendi isteği ile.
Servet bile hala adam geçerek orta kesmeye felan çalışmakta. Servet'ten bahsediyoruz yahu. Servet. Galatasaray formasında oynadığı zamanlar için, stoper'in savunma konusunda sözlük anlamı. Arsenal stoperi Vermealen'in bu sene Gallas'la beraber kaç gol attığına bi' baksın Servet. Nasıl atmış? Avrupa'daki stoperlerin bu sene attığı gollerin veya yaptığı asistlerin, yapmaya çalıştığı şekilde olup olmadığını görsün Servet.
Herkes bencilleşiyor Galatasaray'da. 3 pas yapmıyor. Yapamıyor. Duran topları Arda sağ elini kaldırınca ön direğe, frikiklerde arka direkteki Servet'e atıyor. Az farklı çalışın. Herkes kendine oynarsa, hiçbir yere oynayamaz bu takım. Hiç bir takıma da gidemezler.
Gelecek zamanlı bir fiil olmasına rağmen, doğru bir bilgi bu. Kendisi Antalyaspor maçının sonucu her ne olursa olsun istifa edeceğini açıkladı. Yönetim kabul etmez ama Sivasspor'un dinamiklerinde farklı şeyler olacak. Ya kenetlenirler, ya da şarampol.
Giderse de, Sivasspor'un başında son 2 senedir olanlardan dolayı Ümit Kayıhan, Güvenç Kurtar gibileri görmek Bülent Uygun'dan daha büyük bir kayıp olur.
İbrahim Kaş, Yusuf Şimşek, Rüştü Reçber. Nihat da var ama neyse. Yıllardır değişmeyen mentalitenin son örnekleri bunlar. Rehabilitasyon. Moral vermek. Gana Milli takımı gibi kadroya çağıracak toplam 23 futbolcuya sahibiz ya, sakat, hasta, cezalı, kötü oynuyor, aylardır oynamıyor, takımı yok, farketmeden çağırıyoruz. Formda olanları da "Terim Yasaları"na uymadığı için kadroda göremiyoruz. Aylardır takımı olmayan Hakan Şükür'ü, yine aylardır kendi takımında kadroda göremediğimiz Emre'yi zamanında gördüğümüzden pek yadırgamıyorduk zamanında. Performansın adam çağırmak konusunda kadroda maksimum 1 adamla sınırlı kalması şaşırtmıyor yani. 23 kişi olunca, herkes kendi takımından kimi çağırmış, en çok bizden mi çağırmış diye bakarken yine "efsanevi Terim sistemimizin" getirdiği bir boşluğu yine göremiyoruz. Defansif Orta Saha!
Hani aylardır yok mu bir Türk, Brezilya'lı oynatıyor diye höykürmekten başka bir gündem getirmeyen basın'ın Türk'ün bile o mevkii de 23 kişide sadece 1 adet (o da Ceyhun Eriş'miş) seçildiğini görmemesi, aslında oynamayan taşların nedeni. Ceyhun Gülselam dışında bir tane o bölgede oynama yeteneği olacak adam yok. Devşirme var. Eskiden adam devşirdiğimiz yere, şimdi mevkii devşiriyoruz. Mustafa Sarp ve Mehmet Topal yok. Mehmet'in Strum Graz maçındaki hali bile Ceyhun'u cebinden çıkartır. Nuri'nin de fizik ve oyun olarak Emre'den farklı bir defans anlayışı yok. Sadece Ceyhun Gülselam. O da 3-5-2'nin sağına geçti mi tamamdır.
Bize sistem gerek. Sistem yerleştirecek bir adam gerek. Sistemsizlik, sistem oldukça çok rehabilitasyon kadrolar, çok vatan, millet, hücum takımları izleriz.
1.Hafta 07.08.09 Cuma İ.B.B - Beşiktaş 2.Hafta 17.08.09 Pazartesi Beşiktaş - Antalyaspor 3.Hafta 22.08.09 Cumartesi Gençlerbirliği - Beşiktaş 4.Hafta 28.08.09 Cuma Beşiktaş - Gaziantepspor 5.Hafta 12.09.09 Cumartesi Galatasaray - Beşiktaş 6.Hafta 19.09.09 Cumartesi Beşiktaş - Kayserispor 7.Hafta BAY 8.Hafta 03.10.09 Cumartesi Beşiktaş - Denizlispor
Üstteki cümleyle bitirmişti yazısını. Pana maçından sonraydı bu, Galatasaray erken bulduğu golle rahat kazanmıştı maçı. Ondan önce de Beşiktaş maçında göze batmıştı Sabri; Yine bir erken golle gelen rahat bir galibiyetti. Sabri ne hakemlerle ne de futbolcularla uğraşmıştı, topuna bakmıştı sadece ve beğenilmişti.
Dünkü S. Graz maçından sonra "döndü Sabri". Bildiğimiz ve alışılagelmiş Sabri olmaya karar verdi. Gerilim yaramıyor Sabri'ye, Kaos'tan besleniyor herhalde. Hem oyunu bozuluyor, hem de psikolojisi.
***
Bir diğer konumuz Şildenfelt... Daha adını bile yazmaya uğraşamıyorum. "Schildenfeld" falan olsa gerek, dikkat etmedim hiç, ama adama bir şeyler olmuş: "O eski halinden eser yok şimdi", bu kararı bir maçta vermek zor tabii; işin şakası olsun bu da.
Galatasaray maçını izlerken iki şeyden korktum.
1- Şildenfelt'in gol atması
2- Maçı Yıldırım Demirören'in de izlemesi.
Demirören Ferrari'yi, Sivok'u yollar; onu getirir falan mazallah. Adama İstanbul yaradı, Beşiktaş'a göz kırptı adeta. Beşiktaşdakilerin aldığı dolgun maaşlar "gözünü açmış" herhalde!
"Ben kendimin Avrupa'da stoper oynayan oyunculardan farkı olduğunu düşünmüyorum. Mesela bende Terry gibi Ferdinand gibi sadece keser, önümdekine vererek oynarım. Hem de çok iyi oynarım. Ama hep daha fazla katkıda bulunma isteğim yüzünden ileri çıkıyorum, hücuma katılmaya çalışıyorum. Bunu yaparken de hata yapıyorum işte."
Servet Çetin
Stoperliğine tek kelime laf ediyorsam adam değilim. Lugano ile yanyana oynasa gol yememe rekoru kırarlar hatta. Kızdığımız, bozulduğumuz nokta hücumda etkinlik alma çabası. Ferdinand, Terry sadece hücuma kafa vurmaya gidiyorlar. Top kaptırılınca da 7.5-8 saniyede 60-70m'yi koşup savunmaya dönüyorlar. Servet ise maçta taç çizgisinde Elano boş dururken, kendisi gitmeye çalıştı, atağı mahfetti. Dünyada Servet'in mentalitesinde başarılı olabilmiş tek adam Lucio'dur. O da adam geçmez. Ver-kaç'ları harika yapmasıyla atağa girer. Sen basit oyna. Kendini bilmene rağmen bunu yapma. Lütfen.
Başka bir şey bulamıyorum arkadaş yazacak. Eskişehir maçının tekrarını izlettiler bize iyi mi? Bomboş pozisyonda kaçan voleye kadar hemde. Ama bir şey gösterdi bu deja vu. B planı yapınca Galatasaray, takım savunması çöküyor. Gelen pozisyon, kaleye tehlike oluyor.
Takıma tavsiye, Galatasaray Hamamı'na gitmeleri. Bu kadar pozisyon kaçırmaları hayra alamet değil. İçeride Dinamo'yu yenmesi halinde Galatasaray çok büyük avantaj yakalar. Lakin, eskisi gibi gol atmayı hatırlamalılar.
Yerini 30.dakikalar civarında Yusuf'a bıraktığında sakatlanıp çıktığını düşünmüştüm. Durum vahim ötesiymiş. Fibula kemiği kırılmış Holosko'nun. En az 2 ay sahalardan uzak kalacağı düşünülüyormuş.
Bir Beşiktaşlı olarak itiraf etmem gereken bir şey varsa o da Edu Cisse'ye en çok "söven" taraftar olduğumdur. Ben sadece cahilliğime veriyorum bu yaptığımı. Harbiden cahillikmiş hani. CSKA maçından önce Beşiktaşlılık Blogumda bir yazı yazmıştım. "Cisse Olamayanlar" diye. (O yazı burada)
Harbiden ahını aldık adamın. Ernst'in olmadığı maçlarda "Ernst olmasını" bekledik, Ernst gelince "Cisse"yi tanıdık.
Beşiktaş geçen sezondan sonra ne kaybetti deniliyor: Cisse'yi kaybetti.
Ernst-Cisse zamanında ülkenin en sağlam ortasahası Beşiktaş'ındı. Cisse gidince sırasıyla Fink, Tabata, Ekrem geçti oraya. Fink'le başladı Denizli, sonra ne olduysa vazgeçti. Topu alan orta alanı rahatça geçiyor artık.
Ekrem'de karar kıldı Hoca. Ekrem'i oynatma sevdasına bağlıyorum bunu.
Ekrem, Cisse veya Fink olamaz, açıkta ya da bekte oynar.
Sağ bekte de Kaş sevdası başladı...
Ama niye orta sahada Fink yok???
Anlamak güç...
Ah ulan Cisse, ne adammışsın da değerini bilememişiz.
Arda'sız Galatasaray, Alex'siz Fenerbahçe gibi kaldık; Bilica'sı elinden alınmış Sivasspor gibi.
- Sevindirici haber, top rakip ağlara gidiyormuş.
Ayrıntı: Çivili Krampon'da
Maçı zaten "maç" gibi izleyemedim. Zerre de keyif alamadım. Maç yazısı uzun uzun yazmak huyum değil. Beğendiğim yazılardan birkaçı.
Takımda topu ayağına alıp da beni heyecanlandıran İsmail Köybaşı'ndan başka bir Allah'ın kulu yok. Seviyorum bu çocuğu. Bir maç daha İbrahim Üzülmez'e tahammül etmek istemiyorum. Hata yapacaksa İsmail yapsın, razıyım. Sanki Üzülmez Puyol oldu da "savunması daha iyi" diyerek hâlâ oynatılıyor. İbrahim'in savunma özelliği 10 üzerinden 5 ise, İsmail 4.5 olsun. Yavrumsun İso!
Not: Yalvarıyorum taraftara şu İsmail'e saha kenarından sövmeyi-saymayı aklınızdan geçirmeyin. Dünyada nadir yetişen, memlekette hiç yetişmeyen bir mevkiinin adamı. Kaybeden Beşiktaş olur.